RÖPORTAJ
Giriş Tarihi : 24-11-2022 00:00   Güncelleme : 24-11-2022 09:56

Ejder Okumuş: İbn Haldun sosyolojiyi Comte’dan yüzyıllar önce keşfetmiştir..

Ejder Okumuş: İbn Haldun sosyolojiyi Comte’dan yüzyıllar önce keşfetmiştir..

Prof. Dr. Ejder Okumuş, dinin toplumsal rolü ve din-toplum ilişkileri üzerine çalışmalar yapan hocalarımızdan bir tanesi.

Şu anda ASBÜ İslami İlimler Fakültesi Din Sosyolojisi Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdüren Ejder Okumuş, bu çerçevede İslam düşünürlerinin sosyal teorisi, Kur'an'da toplumsal konular, İslam ve toplumsal değişim gibi birçok konuyu eserlerinde ele alarak bu alana zengin katkılar sundu.

Öğrencileriyle ve okurlarıyla samimi ve içten bir bağ kuran, inandığı değerleri ilmek ilmek gönüllere işleyen Ejder Okumuş’un birçok kıymetli eserleri ve tercüme kitapları bulunmaktadır.

Ejder Okumuş’un eserlerinden bazıları: Türkiye’nin Laikleşme Serüveninde Tanzimat 3. bs. 2017 (İnsan Yayınları); Gösterişçi Dindarlık 2. bs. 2017 (Ark Kitapları); Dinin Meşrulaştırma Gücü 2005 (Ark Kitapları); Kur’an’da Toplumsal Çöküş 5. bs. 2015 (İnsan Yayınları); Osman­lı’nın Gözüyle İbn Haldun, 3. bs. 2017 (İz Yayıncılık); Toplumsal Değişme ve Din, 4. bs. 2015 (İnsan Yayınları); Zamanın Toplum­sal Gerçekliği (2011) (Ark Kitapları); Siyasette Din İstismarı Tar­tışmaları 2011 (Ark Kitapları); Evliya Çelebi’nin Gözüyle: Gezdi Gördü Yazdı 2012 (Lotus Yayınları); Boş Zamanlar Kitabı 2013 (Akis Kitap); Dinin Toplumsal İnşası 2015 (Akçağ Yayınları); Din ve Toplumsal Çatışma 2017 (İnsan Yayınları); Güven Toplumu 2017 2. bs. (Maarif Mektepleri); Din ve Kültür 2017 (Maarif Mek­tepleri).

Hertaraf Haber olarak İslam, toplum ve sosyolojiye dair hocamıza yönelttiğimiz sorulara aldığımız cevapları iki bölüm halinde okuyucularımızın istifadesine sunuyoruz.

Ömer Budak/ Hertaraf Haber

Ejder Hocam, öncelikle Hertaraf Haber olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ederiz, sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Ben de çok teşekkür ederim Ömer Bey. Ben 1967 Kahramanmaraş doğumluyum. Gerçi annemle yaptığım son hesaplamalara göre 1966'lı çıkıyorum. Tabii ilkokul, ortaokul ve liseyi Kahramanmaraş'ta bitirdikten sonra Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni kazandım. Üç yıl orda okudum sonra yatay geçiş yaparak Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde fakülte yıllarımı tamamladım.

Ondan sonra yaklaşık 5 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra üniversiteye intisap ettim, ardından araştırma görevliliği, öğretim üyeliği derken bugün Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi'nde din sosyolojisi ana bilim dalında öğretim üyesi olarak devam ediyorum. Oraya gelinceye kadar tabii Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Dicle Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde görevler yaptım. Hem araştırma görevliliği hem hocalık yaptım. Şuan çalıştığım yerde özellikle modernleşme, toplumsal değişim din ilişkileri, dindarlık, tarihsel sosyoloji, İbn Haldun gibi konularda çalışmalar yapıyorum.

Bir taraftan lisans ve lisans üstü öğrenciler yetiştiriyoruz, diğer taraftan da tabii ki araştırmalar yapıp yazmaya devam ediyorum. Siyaset bilimiyle ilgili "Kınalızade Âli Efendi'de Ahlak ve Siyaset" isimli çalışmam da şu an inşallah bir yayınevinde baskıda. Dolayısıyla çok çeşitli konularda, din sosyolojisi çerçevesinde çalışmalar yapıyorum. Siyaset-din ilişkileri de hiç kuşkusuz bunlardan biri. Elan bu üniversitede İslami İlimler Fakültesi'nde çalışmalarımı sürdürüyorum.

Biraz önce Kahramanmaraş'ta dünyaya gözlerinizi açtığınızı söylediniz. "Evliya Çelebi'nin Gözüyle" isimli eserinizde de onun gözünden Maraş'ı bizlere resmetmiştiniz. Peki sizin gözünüzde Kahramanmaraş ne ifade ediyor? Kahramanmaraş'ın sizin serüveninizdeki yeri nedir?

Tabii herşeyden önce fıtri bir tarafı var işin. Şöyle ki insan doğduğu yerle, dünyaya geldiği yerle bütünleşiyor. Benim şu kısa ömrüme baktığınızda Maraş'ta belki de kaldığım zamanlar daha az bir yekün tutuyor. Hep seyahat halinde, farklı illerde çalışıyoruz. Fakat Maraş tabii ki benim için önemli. Gittikçe daha da güzelleşen bir şehir.

Nispeten coğrafi olarak, mekan olarak içeride kalan bir şehir. Dolayısıyla rahmetli Rasim Özdenören'in dediği gibi Maraş'a geçerken uğranmaz, Maraş'a özel olarak gidilir. Esasen Maraş'ın belki de düşünce ve edebiyat boyutunu da onun bu yönünde aramak lazım. Yeri gelmişken söylemek isterim, edebiyat itibariyle de kültür itibariyle de Maraş gerçekten önemli şehirlerimizden biri. Hatta Türkiye'de edebiyat denildiğinde, şiir denildiğinde belki de ilk akla gelen yer veya birkaç yerden biri. Bu yönüyle Maraş'ı önemsiyorum. Bu yönü Maraş için büyük bir şans. Maraş'ın kendisi böyle bir edebiyat üretiyor, düşünce üretiyor. Bu yönüyle önemli ve Maraş'tan hiç kopmadım. Maraş'ta zaten ailemiz, büyüklerimiz, akrabalarımız, eşimiz dostumuz var. Gidip geliyoruz. Her şeyden önce dediğim gibi Maraş şehir açısından baktığımızda bir güzellik, tarih açısından baktığımızda bir derinlik barındırıyor.

Hocam Batı geleneği sosyolojinin kurucusu olarak genellikle Auguste Comte'u göstermektedir. Ancak son zamanlarda bunun doğru olmadığı, ilm-i Umran'ın mucidi İbn Haldun'un sosyoloji biliminin kurucusu olduğu söyleniyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? Bu iki isimden önce kesin surette sosyolojik düşünme biçiminin olmadığını söyleyebilir miyiz?

Tabii Auguste Comte Batı sosyolojisi için bir dönüm noktası. Önemli bir isim. Fransa'da yaşayan bir bilim insanı olarak Fransa'nın içinde bulunduğu toplumsal problemlere çözüm üretme peşinde olan biri. Sosyoloji sözcüğünü ilk defa kullanmış ve sosyolojiyi bir bilim şeklinde Batı'da kuran kişi olarak ünlenmiştir.

Fakat genel anlamda olaylara sosyolojik yaklaşma ve sosyolojik düşünme dediğimiz zaman bunu ilk gerçekleştirenin İbn Haldun olduğunu söyleyebiliriz. Yani Auguste Comte'dan yüzyıllar öncesinde, İslam dünyasında İslam coğrafyasının bir tarafında, Kuzey Afrika'da İbn Haldun 14. Yüzyılda sosyolojiyi icat etmiştir, keşfetmiştir. Bunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz, çünkü onun İlm-ul Umran dediği, umran ilmi dediği şeyin içeriği, konusu hem de yöntemi söz konusu olduğunda bunun sosyoloji olduğunu görüyoruz.

Bu hiç kuşkusuz modern batılı sosyoloji değil, bu İbn Haldun'a özgü bir sosyoloji ama öyle bir sosyoloji ki bunda evrensellikleri ve yerellikleri birlikte görebiliyoruz. Yani bugün biz hala İbn Haldun'u konuşuyorsak, onun toplumsal görüşleri bugün hala bütün dünyada sosyolojiyle ilgilenen, sosyolog olan kişiler tarafından gündeme getiriliyorsa, hatta zaman zaman Batı'da sosyolojinin içine düştüğü krizden bahsedildiğinde İbn Haldun'un kavramlarıyla bu krizden daha kolay çıkabileceğimizi öne süren Batılı sosyologlar varsa İbn Haldun'un önemi kendiliğinden anlaşılır.

İbn Haldun'dan önce toplum olayları elbette ele alınmıştır. Entelektüeller, düşünürler, filozoflar, bilginler topluma bigâne kalabilirler mi? Bunlar kuşkusuz toplumu ve toplumsal problemleri ele almıştır. Ancak burada ele alma biçimi daha çok felsefi düzeyde olmuş. Bunlar bizim bugün sosyolojik düşünme dediğimiz veya sosyolojik perspektif dediğimiz sosyolojinin bir bilim olarak kendi ilkeleri çerçevesinde ortaya konan bir yaklaşım değil, daha çok felsefi olarak ortaya konan yaklaşımlar. Subjektif bir inanca dayalı, bir düşünceye dayalı yaklaşımlar. Ama bunlar da hiçbir zaman yabana atılacak, sosyolojik değil de önemsiz addedilecek şeyler değil. Fakat teknik olarak, düşünme biçimi itibariyle sosyolojik değil.


Mukaddime’nin Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’nda yer alan Pîrîzâde tercümesine ait Türkçe yazma nüshasından örnek sayfalar. 
 

Benim kanaatime göre dünyada bilim tarihinde ilk sosyolog İbn Haldun'dur. Bunu da Batıda sosyologların bilmemesi mümkün değil. Yani Auguste Comte'un Durkheim'in ve diğer birçok sosyoloğun İbn Haldun'dan haberdar olmamasının imkanı yok. Mutlaka haberdardırlar ama Batıda sosyolojinin kuruluş sürecinde İbn Haldun'dan hiç bahsetmediklerini görüyoruz. Her ne kadar Batıda farklı bilim insanları, tarihçileri, filozoflar ve düşünürler İbn Haldun'dan bahsetseler de sosyologların başlangıçta bahsetmediklerini görüyoruz. Daha sonra tabii herkes İbn Haldun'dan bahsediyor, İbn Haldun'dan yararlanıyor, onun ne kadar büyük bir sosyolog olduğundan söz ediyor. Keşke ilk sosyologlar da ondan söz etselerdi, çünkü İbn Haldun bal gibi de olaylara, hadiselere sosyolojik bir perspektifle bakıyor. O güne kadar da İslam dünyasında ve dünyanın diğer kısımlarında hiç olmamış bir düşünce biçimini, bir yaklaşım tarzını ilk defa ortaya koyuyor. Bu bakış açısının içinde yer aldığı ilme de Umran ilmi diyor. Şimdi Umran ilmini ben sosyoloji olarak görüyorum. Neden? İbn Haldun elbette aynı zamanda bir tarihçidir, iktisatçıdır, bir İslam hukukçusudur. Bir antropolog olarak görülebilir. Ama Umran ilmiyle daha çok sosyoloji yaptığını Mukaddime'nin bütün bölümlerini incelediğimizde görüyoruz. Çünkü bütün bölümleri tek tek sosyolojiyi bize veriyor, sosyolojinin bugün modern anlamda ele aldığı konuları ele alıyor ve o konuları ele alış biçimi de sosyolojik bir yaklaşımla ortaya konuluyor. Bir de Umrana verdiği anlam önemli. İlm-ul Umran derken şimdi Mukaddime'nin hemen başlarında kendisi Umranın içtima anlamına geldiğini söylüyor. İçtima ne demek? Toplum demek. Öyleyse ilm'ul Umran eşittir ilm'ul İçtima oluyor. Bugün ilm'ul İçtima modern Arapçada sosyolojinin karşılığıdır.

O elbette bunu modern anlamda söylemiyor, ama kendi döneminde kendi döneminin insanı olarak ilm'ul Umran'a toplum bilimi olarak tanım koyuyor ve o çerçevede de konuları ele alıyor. Elbette Fransa'da yaşamıyordu, Fransızca sosyoloji demeyecekti. Arapça olarak bunu söylüyordu. Benim kanaatim şu, eğer Müslümanlar İslam medeniyetinin altın çağlarındaki gibi güçlü olmaya, medeniyet üretmeye devam etselerdi ve çok güçlü olsalardı sosyoloji kelimesi yerine bugün Umran ilmi kullanılacaktı. Batıda muhtemelen "science of Umran" diyeceklerdi, ya da "Umranoloji" diyeceklerdi belki de. Bunu belki de sosyologlar Batı dillerine çevireceklerdi. Ama tarih öyle devam etmedi.Müslümanların ne yazık ki dünyada tarih yapıcı, tarih yazıcı özne, fail durumundan çıkmalarından dolayı Batıda kendi dilleriyle ortaya koydukları bilim bugün evrensel düzeyde sosyoloji olarak konuşuluyor ve yazılıp çiziliyor.

Çağdaş dönemde Müslümanların yetiştirmiş olduğu sosyologlar var mıdır? Varsa kimdir bunlar ve neyi başarmıştır?

Tabii Müslümanlar tarafından bu İbn Haldun çizgisi çok iyi devam ettirilememiş, onu söyleyelim. Ama bu İbn Haldun'un hiç anlaşılmadığı, Müslümanların İbn Haldun'u anlamadığı, okumadığı anlamına da gelmiyor. Mesela sadece Osmanlı toplumunda birçok entelektüel, birçok tarihçi İbn Haldun'u okumuş anlamaya çalışmış, hatta siyasi olarak da sosyal olarak da İbn Haldun'un çöküşle ilgili görüşlerini Osmanlıya uyarlamaya çalışarak acaba Osmanlının ömrünü nasıl uzatabiliriz şeklinde yaklaşımlar geliştirmeye çalışmışlar. Hem yöneticiler hem entelektüeller İbn Haldun'a çok ilgi duymuşlar.

Arap dünyasında aynı şekilde İbn Haldun'la ilgilenenler var, İran'da aynı şekilde İbn Haldun'la ilgilenenler var. Ama topyekün ben bunun en fazla Osmanlıda yoğun olduğunu görüyorum. Osmanlıda son dönemlere, Ziya Gökalp'e kadar İbn Haldun etkisi çok iyi gelmiş. Mesela çağdaş dediğimiz zaman Ahmet Cevdet Paşa'yı başta sayabilirim. Ahmet Cevdet Paşa İbn Haldun'un çağdaş bir mümessilidir. Çağdaş dönemde eserlerinde onun görüşlerini biraz daha genişleten bir insandır.İbn Haldun'un Mukaddime eserinin başka bir dile çevrilişi ilk olarak 18. yüzyılda Türkçeyle gerçekleşmiştir. Hem de bir Osmanlı bir alimi olan Şeyhülislam Pirizade Mehmet Efendi tarafından çevrilmiştir. O altı ana bölümünden beşini çevirmiştir, son bölümünü de Ahmet Cevdet Paşa çevirmiştir ve sultanın fermanıyla yayınlanarak okullarda okutulmuştur.

Cumhuriyet öncesi ve sonrası yani Tanzimatlı yıllardan itibaren İbn Haldun'a ilgide biraz düşüş görüyoruz. Ama daha sonra Batıda çok büyük bir ilgiyle karşılaşıyoruz. Hatta Batıdaki ilginin bize tezahürüyle bizde görebildiğim kadarıyla tekrar 1950'lilerden sonra İbn Haldun'a ilgi artmaya başlıyor. Son zamanlarda da daha yoğun bir ilgi var.

Şimdi bu çerçevede bir İbn Haldun çizgisinden bahsedebilir miyiz? Belki bu zor. Ama Ahmet Cevdet Paşa'dan itibaren önemli isimler var, mesela Said Halim Paşa var. Ben onu da sosyolog olarak değerlendiriyorum. Çok önemli bir isim. Toplumsal problemleri çok iyi gözlemleyen, ve "Buhranlarımız" eseriyle de farklı konulardaki krizlerimizi, problemlerimizi gören ve sosyolojik analize tabi tutan bir insandır Said Halim Paşa. Onu rahat bir şekilde söyleyebiliriz.

Diğer taraftan Ziya Gökalp önemli bir isim. Tabii Müslüman sosyologlar derken, ben "Müslümanların yetiştirmiş olduğu" ifadesine biraz daha geniş bakıyorum. İslam toplumlarında yetişmiş, solcu, sağcı, İslamcı, Marksist, ateist ne olursa olsun fark etmez. Ben daha çok medeniyet perspektifiyle bakıyorum, tarihe de böyle bakıyorum. Müslümanların yetiştirdiği, Müslüman toplumdan çıkmış kim olursa olsun. Sonuçta o, o kültürün çocuğu. Meseleye İslami perspektifle bakmayabilir. Kimlik olarak Müslüman olmayabilir. O da Müslüman sosyolog sayılır. Batılılar da öyle bakar zaten. Mesela Şerif Mardin. Şerif Mardin bu çerçevede önemli bir isim. Türk vatandaşı olarak elbette daha çok yurt dışında çalışmış, orda eserlerini yazmış ama ele aldığı konulara baktığımızda İslam sosyolojisiyle karşılaşırız. İslam sosyolojisiyle kastettiğim İslam din sosyolojisi, yani Türkiye başta olmak üzere Müslümanların problemleri. Türkiye'deki toplum problemlerini incelemiş, tabii Şerif Mardin biraz bugünün insanı ama ondan önce yine Ziya Gökalp'le birlikte Prens Sabahattin mesela önemli bir isim.

Çağdaş dediğimizde geniş bir dünya aklımıza geliyor. Biraz İslam dünyasını hep birlikte düşündüğümüzde Mısır'dan, İran'dan, Tunus'tan, Cezayir'den, Türkiye'den, çeşitli Arap bölgelerinden önemli isimler görüyoruz. Tek tek belki bunları saymak mümkün olmaz ama bu isimlerin her biri kendi çapında önemli çalışmalar yapmış ve bir kısmı bugün de yapmaya devam ediyor. Mesela Mısır'da baktığımızda Ali Abdulvahid el-Vafi var, Mısır'da sosyolojinin gelişmesine önemli katkıları olmuş ve birçok eser vermiş bir isim. Yine Hasan Hanefi var, onu da felsefi yaklaşımlarının yanı sıra bir sosyolog olarak görmek lazım. Önemli sosyolojik çalışmaları var. Yine Mısır'dan Hasan es-Saati önemli. Hakeza Muhammed Arkun, İzzet Hicazi önemli isimler. Bizde Hilmi Ziya Ülken, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu önemli sosyologlar. Belki tek tek saymaya gerek yok ama yine mesela Mısır'da bugün Samiye Mustafa Haşşab diye bir sosyolog var, İslam sosyolojisiyle ilgili teknik çalışmaları var. Aynı şekilde Nermin Abadan Unat, Behice Boran var. Bu isimleri saymak lazım. Bunlar hakikaten Türkiye'de sosyolojiye katkısı olan insanlar. Yine bu tarafa doğru geldiğimizde Necdet Subaşı bize çok önemli çalışmalarıyla katkıda bulunmuştur. Mehmet Bayyiğit hakeza öyle. Ünver Günay, Erol Güngör öyle. Erol Güngör'ün de hakikaten hem psikoloji ve hem de sosyoloji alanlarındaki çalışmalarıyla özellikle Türkiye'deki sosyal problemlerle ve bilhassa da Müslümanların problemleriyle ilgilenmesi ve bunlara sosyolojik analizlerle katkıda bulunması önemli.İstanbul sosyoloji ekolünden Baykan Sezer, Korkut Tuna var. Türkiye'nin yetiştirdiği sosyolog olarak yine Yasin Aktay, Mustafa Aydın ve Nilüfer Göle'yi sayabiliriz.

İsimleri çoğaltabiliriz. Günümüze geldiğimizde de pek çok sosyologdan bahsedebiliriz. Bazı şeyler yapılıyor ama ortaya koyduğunuz çalışmaların ses getirmesi, bilim olarak sosyolojiyi geliştirmesi, sosyolojik teoriler ortaya konulması bu çerçevede bir süreç gerektiriyor. Bir zaman dilimi gerekiyor ve bunun için henüz orada değiliz. Yoksa Türkiye'de ve diğer Müslüman ülkelerde çok önemli ve güzel çalışmalar yapılıyor. Türkiye'yi onlara göre biraz daha şanslı görüyorum, Türkiye'de üniversitelerin sosyoloji bölümleri ve buradaki hocaların çalışmaları biraz daha oturdu ve birçok çalışma yapıldı. Pek çok lisansüstü öğrenci yetiştirildi. Yine ilahiyat fakültelerinde din sosyolojisi ana bilim dalında çok önemli çalışmalar yapılıyor, tezler yapılıyor, öğrenciler yetiştiriliyor. Böyle bakıldığı zaman geleceğe ümitle bakabiliriz.

Ama tabii bütün bunların içerisinde hem genel olarak sosyoloji planında hem de İslam sosyolojisi denildiğinde akla gelen bir isim var, Ali Şeriati. Ali Şeriati tabii kendi çapında sosyolojik yaklaşımlarıyla hem kendi ülkesi İran'daki durumu hem de genel olarak bütün Müslümanların durumunu sosyolojik analize tabi tutmuş, sosyolojik perspektifle anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmış. Toplumdaki bütün problemleri neredeyse ele almış, dert edinmiş, hatta özel anlamda da İslam sosyolojisini savunmuştur. Onu da bilimsel olarak savunmuştur ama orda tırnak içerisinde kısmen "Müslümanca" bir sosyoloji savunur. Kuran ve sünneti merkeze alan bir duruşu esas alır. Dolayısıyla Ali Şeriati ismini de burada hassaten zikretmek gerekir diye düşünüyorum.

Bilimde objektiflik ve tarafsızlık, öznenin dünya görüşünden kendisini tamamen soyutlaması ve bu şekilde nesneyi gözlemlemesi gibi iddialar pozitivizmden sonra çokça eleştirildi. Sosyoloji için bu konuda neler söyleyebiliriz? Sosyoloji sosyoloğun tamamen tarafsız bir şekilde toplumları gözlem ve analize tabi tuttuğu bir bilim midir, yoksa kendi zihnimizdeki şablonları seçtiğimiz örnekler doğrultusunda topluma yüklememiz konusu mudur?

Aslına bakarsanız bu konuda çok farklı paradigmalar, yaklaşımlar var. Burada felsefi olarak arka planda objektivizmin ve idealizmin bulunduğu, aynı zamanda bunlara bağlı olarak başlıca pozitivizmin açıklayıcı bakış açısının ve anlamacı bakış açısının bulunduğu ekoller var. Bu çerçevede sosyolojide açıklayıcı ve anlamacı paradigmalardan hareket edilir. Yani her ikisi de farklı ilke ve esaslara sahiptir ve araştırılan olguya o çerçevede yaklaşırlar.

Ayrıntılara çok girmeden şunu söyleyebilirim: Bir sosyolog ve genel anlamda bir bilim insanı ne kadar objektif ve aynı zamanda buna bağlı olarak tarafsız olursa olsun, onun ve araştırdığı şeyin insan olduğu gerçeğini unutmamak lazım. İnsan ve insan davranışları Durkheim'in dediği gibi nesne olamaz, Durkheim nesne olarak görmemiz gerektiğini söyler. Tabii stratejik olarak bir bilim insanının tarafgir olmaması, kendi ön yargılarını işin içine katmaması için nesne olarak görmesi gerektiğini söyler. Onların endişesi de yabana atılacak bir şey değil. Fakat son tahlilde biz insanız, araştırmacı da insan. Duygularımız var, düşüncelerimiz var, inançlarımız var. Bunlar değişiyor, hep aynı da değil. Dolayısıyla biz böyle bir insan olarak araştırma yapıyoruz, insan davranışlarını, eylemlerini, insanlar arasındaki ilişkileri ve toplumu böyle inceliyoruz. Toplum da canlı ve dinamik, insanlar da canlı ve dinamik. Onların da duygu ve inançları, sürekli değişen yönleri var.Bu yüzden onları nesne olarak görmek ve onlara objektif olarak yaklaşmak, onlarla bizim aramıza mutlak anlamda mesafe koyabilmek yüzde yüz mümkün değil, bunu da bilmek lazım. Fakat son tahlilde ilkesel olarak böyle bir ilkeyle de hareket etmenin ben şahsen faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü benim bu söylediğim parantez içi şeyleri de dahil etmek üzere hareket edersek objektiflik her halükârda bence en azından daha doğru ve gerçekçi sonuçlara ulaşmak bakımından faydalı bir ilkedir. Ama burada pozitivist paradigmada olduğu gibi, o paradigmayı benimseyerek oradan hareket edenlerde olduğu gibi insanların davranışlarını, toplumsal ilişkileri dışarıdan bakarak tanımlamanın ve açıklamanın da problemli ve eksik olduğunu söylemek istiyorum. Onun için yorumsamacı ve anlayıcı yaklaşımların bu konuda insan ve toplum araştırmaları için daha önemli olduğunu, avantajları daha yüksek bir yaklaşım olduğunu söyleyebilirim.

Sosyolojinin dine bakış açısı nedir? Genellikle sosyolojinin dinin aşkın ve bütüncül yönünü ihmal ederek sadece ona belli başlı alanlarda toplumsal bir rol biçtiğini sıklıkla duymaktayız. Ancak bu bakış açısı, İslam dinin bütüncül yönüyle çelişmiyor mu?

Tabii ki sosyolojinin dine bakış açısı sosyolojiktir, iddiası odur. Ne demek bu? Yani sosyoloji ve sosyolog dini sosyolojinin sınırları içerisinde inceler. Toplumsal gerçeklik içinde dinin gerçekliği nedir? Din toplumu nasıl etkiler, toplum dini nasıl etkiler? Bu sorulara cevap arar. Bu manada dinin toplumda nasıl yaşandığını inceler. Nasıl karşılık bulduğunu, nasıl tezahür ettiğini araştırır. Kendini böyle sınırlandırır.

Klasik sosyologlar böyle bir yanlışa düşmüşler. Bir kısmı ideolojik baktığı için, bir kısmı da toplumsal gerçekliği doğru okumadıkları için dinin toplum tarafından üretildiğini, dinin kökeninin animizm, natüralizm veya totemizm olduğunu, çok farklı kültür ve toplum şartları altında doğduğunu, dolayısıyla toplumsal şartlara göre de dinin zayıflayabileceğini ve ortadan kalkabileceğini söylemişler. İlerlemeci perspektifle, evrimci perspektifle geldiğimiz gelişme durumuna bakmışlar ve demişler ki din yavaş yavaş yok olacak. Batı toplumlarını esas almışlar ama genelleme yapmışlar. Bu büyük bir yanlış tabii. Kaldı ki Batı için de doğru değil, bu kehanet tutmamıştır, doğru çıkmamıştır.

Neden bu yanlışa düştüler? Burada sosyolojinin yaklaşımı şu olmalıydı: Ben sosyolog olarak dine yönelirken, dini araştırırken dinin toplumsal gerçekliği ile kendimi sınırlandırıyorum, dini sınırlandırmıyorum. Sosyologlar böyle bir yanlışa düşüp dini sınırlandırmışlar ve dini metafizik ve vahiy boyutuna girmemeleri gerekirken onu zaman zaman inkar eden bir tutum izlemişler. Halbuki sosyolojinin işi bu değil. Sosyoloji toplumsal gerçeklikte dini inceliyor. Sosyolojinin bütün bilim dallarının olduğu gibi bir haddi hududu var. Fakat bunu aşan ve üzerine vazife olmadığı halde dinin kökenlerini ve metafizik boyutunu inkara işaret eden bazı yaklaşımları ortaya koymaya çalışan sosyologlar olmuş. Ama bir bilim olarak sosyolojinin ve din sosyolojisinin dine yaklaşımı dinin toplumsal gerçekliğini anlamak ve anlamlandırmaktır.

Devam Edecek..

hertaraf.com

ZehraZehra

seyyidezehra@outlook.com