ANALİZ
Giriş Tarihi : 17-04-2024 20:14

İslam Özkan Yazdı: İsrail-İran Restleşmesi ve Bölgesel Jeopolitik

İslam Özkan Yazdı: İsrail-İran Restleşmesi ve Bölgesel Jeopolitik

İslam Özkan, yeniarayis.com’da “İsrail-İran Restleşmesi ve Bölgesel Jeopolitik” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı:

İsrail’in Şam’daki İran konsolosluğunu vurması, uluslararası hukuk açısında İran’a meşru savunma hakkını verdi. İsrail’in böyle bir saldırıyla, Telaviv yönetimini gözü kapalı destekleyen ABD’yi provoke edip doğrudan bölgesel bir savaşın içine dahil etme motivasyonu vardı şüphesiz. Dolayısıyla, Ortadoğu geniş çaplı bölgesel bir savaş tehdidi altındadır.

İsrail’in dokunulmaz sayılan kırmızı çizgileri hiçe sayarak Şam’daki İran konsolosluğunu vurması, uluslararası hukuk açısında İran’a meşru savunma hakkını verdi. Ancak konu salt, uluslararası hukuk açısından ele alınabilecek bir konu değil. İsrail’in böyle bir saldırıyla, Telaviv yönetimini gözü kapalı destekleyen ABD’yi provoke edip doğrudan bölgesel bir savaşın içine dahil etme motivasyonu vardı şüphesiz.

Dolayısıyla, Ortadoğu geniş çaplı bölgesel bir savaş tehdidi altındadır; Washington’ın İsrail’in güvenliğini savunacağını açıklamasının ardından Tel Aviv, şu anda uluslararası güvenliğe doğrudan ve acil bir tehdit oluşturduğu açıktır. Netanyahu’nun iddia ettiği gibi İsrail’in herkesle başa çıkabilmesi mümkün mü, göreceğiz. Netanyahu’nun İran saldırısının ardından elinin rahatladığı şeklindeki okuma biçimi oldukça sorunlu. Bir, her şeyden önce zaten Batı bütünüyle İsrail’in yanında, Netanyahu’yla geçmişten beri gelen anlaşmazlıklar ise özde değil tali bir mesele. Her ikisi de Hamas’ın yok edilmesini savunuyor ama yöntemde, Gazze’yi sonraki süreçte kimin yöneteceği gibi hususlarda farklılaşıyorlar. İkincisi, İsrail’in Demir Kubbe savunma sistemi birçok füzeyi düşürse de bazılarını düşüremedi, bu da onun vurulamaz bir güç olmadığını ortaya koydu. Ayrıca atılan füzelerin İsrail’e düşmemesi için Amerikası, İngilteresi, Ürdün’ü harekete geçti ve İsrail’i korumak için bütün imkânlarını harekete geçirdiler. Bu yüzden tek bir füzenin dahi İsrail askeri üslerine ulaşması, yeterlidir. Söz konusu ülkeler müdahale etmeseydi, İsrail yüzlerce drone ve füzeyi düşürebilecek miydi? Sanmam.

Dengeli bir yaklaşımla geçtiğimiz gece olanları okumak gerekirse, İran beklentiler çerçevesinde hareket etti, savaşa neden olacak abartılı bir yanıt vermekten kaçındı ama misillemesi güçsüz değildi. Yüzlerce drone ve balistik füzeden bahsediyoruz. Dehşet dengesi ya da angajman kuralları denen şey yerle bir oldu. Artık Ortadoğu’da yeni bir denge var. Bölgede yeni bir aşamaya geçildi.

BÖLGEDE YENİ BİR AŞAMAYA GEÇİLDİ

Dengeli bir yaklaşımla geçtiğimiz gece olanları okumak gerekirse, İran beklentiler çerçevesinde hareket etti, savaşa neden olacak abartılı bir yanıt vermekten kaçındı ama misillemesi güçsüz değildi. Yüzlerce drone ve balistik füzeden bahsediyoruz. Dehşet dengesi ya da angajman kuralları denen şey yerle bir oldu. Artık Ortadoğu’da yeni bir denge var. Bölgede yeni bir aşamaya geçildi.

İran’ın saldırısı, maddi hasar vermesi açısından değil belki ama doğurduğu ya da doğurması beklenen siyasi sonuçlar bakımından beklenenden daha etkili olduğu söylenebilir. İşgal altındaki Filistin topraklarına düşen İran füzeleri, Hats 1/2 ve 3, Davud Sapanı, Patriot ve hatta Amerikalıların Ürdün’deki THAAD ve denizden SM-3’ü dâhil olduğu sistemleri aşarak hedeflerine ulaştı.

Doğurduğu siyasi sonuçlar açısından ABD korumasındaki İsrail’e yarım asırdır hiçbir bölge devleti böyle bir saldırıyı göze alamadığı göz önüne alınırsa durumun İsrail açısından vahameti az çok anlaşılır.

Öteyandan İsrail kaynakları, İran’ın işgal altındaki Filistin’in güneyindeki Nevatim Hava Üssü’nü 14 Nisan Pazar günü erken saatlerde 15 füzeyle vurduğunu doğruladı. Kaynaklar, bu saldırının ardından üssün ciddi şekilde hasar gördüğünü ve artık kullanılamaz durumda olduğunu bildirdi. Nevatim hava üssü, Necef çöl bölgesindeki işgal altındaki toprakların güneyinde ve rejimin F-35 savaş uçaklarının ana üssü olan Be’er Sheva kenti yakınlarında bulunuyor. Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri geçen yıl bu hava üssünün simüle edilmiş bir örneğine füze saldırısı tatbik etmişti. Bu üs İran’ın batı sınırlarından yaklaşık 1100 km. uzağında kalıyor.

Arap dünyasında sadece bu son saldırı değil, genel olarak İran konusunda bir bölünme var. Bazıları, İran’ın başta Irak, Yemen ve Suriye olmak üzere olumsuz rolüne odaklanırken bazıları da Arap dünyasındaki Amerikan karşıtlığına odaklanıyor. Birinci tutum İran’ı İsrail’den daha büyük ve daha tehlikeli bir tehdit olarak görürken diğeri ise kurtarıcı olarak görüyor.

ARAPLARIN İRAN’A KARŞI TUTUMU

Arap dünyasında sadece bu son saldırı değil, genel olarak İran konusunda bir bölünme var. Bazıları, İran’ın başta Irak, Yemen ve Suriye olmak üzere olumsuz rolüne odaklanırken bazıları da Arap dünyasındaki Amerikan karşıtlığına odaklanıyor. Birinci tutum İran’ı İsrail’den daha büyük ve daha tehlikeli bir tehdit olarak görürken diğeri ise kurtarıcı olarak görüyor.

İran’ın çıkarlarından kaynaklanan endişeler ve uyarılar farklı derecelerde anlaşılabilir, ancak asıl sorun, Amerikan politikasına uyumlu olmak ve bölgenin kültürünü, sosyolojisini, ekonomisini ve hepsinden önemlisi tarihi arka planına tehdit oluşturan İsrail yerine İran’ı en büyük varoluşsal tehdit olarak görmektir. Bu mantığın doğal sonucu, İsrail’i Arap dünyasının “doğal” bir müttefiki olarak gören miyopluktur ki bu, epey sorunlu bir yaklaşımdır. İran devletinin stratejileri, yaklaşım biçimi vesaire elbette eleştirilebilir, ancak eleştirmek başka varoluşsal bir tehdit olarak görmek başkadır. Bu tutumun biraz derinine inildiğinde mezhebi, dini, jeopolitik ve tarihsel patolojileri görmek mümkün.

Amerikan politikası açıktır, ana çıkarı tek süper güç olarak kalabilmek ve bölgesel hegemonyayı, Filistin sorununu çözümsüzlüğe mahkum etmek, öte yandan da Filistin halkının haklarını sadece kısmen kabul ederek İsrail-Arap askeri güvenlik ittifakını bunun üzerinden kurma stratejisine yaslanmaktır. Elbette kurulması düşünülen hatta kısmen de başarılı olunan Arap-İsrail ittifakının ekseninde Amerikan liderliğinin yer alması öngörülmektedir. İsrail-Arap işbirliğini normalleştirmek ve hızlandırmak, Amerikan planını tamamlamanın bir parçasıdır. Bu tabloyu kabul ettirebilmek için elbette İran’ın en büyük varoluşsal tehdit olduğu klişesi bir sakız gibi çiğnenir durur.

Ancak Çin’in İran’la S. Arabistan’ı barıştırma hamlesine her iki tarafın da hevesli olması, İran’ın bu varoluşsal bir düşman meselesini aslı astarı olmayan bir anlatı olduğunu gözler önüne serer niteliktedir. Şayet görüşmeler net sonuca ulaşır ve başarılı olursa İsrail’in gerçekleştirmek istediği İsrail yanlısı Sünni bir koalisyon yerine, İsrail karşıtı bir Sünni-Şii koalisyonu kurulması içten bile olmayabilir.

Özetle, Arap dünyası ile İran arasındaki ilişki, yıllardır devam eden ve hala devam eden korkularla dolu. Her ne kadar İran’ın Arap Körfezi ülkelerindeki Şii nüfuzundan kaynaklanan korkular KÖrfez ülkelerinin kendi algı dünyalarında belirli bir gerçekliğe tekabül edebilir. Ancak bu ülkelerin tepkileri genellikle Amerikan ajandasına göre şekillendiğinden bu durum, bölgesel sorunlara dair sağlıklı bir çözüm üretmeyi de mümkün kılmıyor.

Aslında bölge gazetelerinde yazan çizen birçok yazar ve entelektüel, Arap-İran ilişkisinin en uygun çözümünün Arapların İran’la karşılıklı olarak haklarını savunma taahhüdüne dayalı olarak Tahran’la diyalog ve müzakereden geçtiğini düşünüyor.

SAĞLIKLI DİYALOĞUN YOLLARI

Aslında bölge gazetelerinde yazan çizen birçok yazar ve entelektüel, Arap-İran ilişkisinin en uygun çözümünün Arapların İran’la karşılıklı olarak haklarını savunma taahhüdüne dayalı olarak Tahran’la diyalog ve müzakereden geçtiğini düşünüyor. Washington’un Arap-Fars ilişkilerine müdahale etmesine, buna yön çizmesine ve kavramlarını belirlemesine izin verdiği vasattan ne Farsların ne de Arapların kendi yarar ve çıkarına bir sonuç elde etmesi mümkün görülmemekte. Tahran ya da başka bir başkent, Arap dünyasında belirleyici bir güç oluyorsa bu ya söz konusu ülkelerin acizliğinden ya da pusulasızlığından kaynaklanıyor. Türkiye’nin de dahil olduğu Ortadoğu coğrafyası güçlü olsaydı, rotayı kendileri belirler başkalarının kendilerinin yerine rota belirlemesine müsaade etmezdi. Şayet böyle bir rota/yön/kıble gibi dertleri varsa tabii.

Son Gazze olayları gösterdi ki zihinleri Batı’nın siyasi hegemonyasından özgürleştirmediğimiz sürece sömürgeci güçler Gazze’deki soykırım benzeri toplu imha, işgal, katliam politikalarından asla vazgeçmeyecek. Ezilen ve kişilikleri yok sayılan uluslar, şahsiyet sahibi olmak yerine şahsiyet sahibi olan ya da olmaya çalışan aktörleri, kendilerine düşman bellerlerse hiçbir zaman özne olamaz, sürekli olarak başkalarının belirleyici olduğu bir zeminde edilgen/pasif aktörler olarak varlıklarını sürdürürler.

Amerikan hegemonyasına karşı mücadele edecek her milletten öznelerin yokluğu, kendi ajanda ve gündeminin olmayışı, halkların mezhebi, dini ve jeopolitik temeldeki bölünmüşlüğü, Türkiye dahil İslam dünyası İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım suçuna sessiz kalıyorsa, halen sömürge yönetimler olmaktan çıkamamış, kendi çıkarlarımız ve ezilen halkların çıkarları için değil, siyonist projenin bir parçası olarak İsrail ve Batı çıkarlarına hizmet ettiğimiz gerçeğini yaşıyoruz demektir. İsrail’in Suriye’yi, İran’ın diplomatik temsilciliklerini vurmasına sessi kalınması, bir sonraki hedefin kendileri olma ihtimalinin hiç de düşük olmadığını gösterir. Soykırım, bölgedeki esas sorunlu ve patolojik yapının İsrail olduğunu, diğer bütün tali sorunların aslında İsrail’in varlığından kaynaklanan sorunlar olduğunu bizlere göstermektedir.

ZehraZehra

seyyidezehra@outlook.com