DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 10-03-2022 15:31

Tarih Felsefesinin Gerekliliği

Anlamak çok önemlidir. Öyle ki, ‘varoluş hakikatini anlamak oluşturur’ diyecek kadar. Çünkü hangi konuda olursa olsun, yaşanacak her süreç ve oluşacak her neticeden önce bir ‘anlama’ vardır. ‘Anlamak’ insani bir niteliktir. Bu insani nitelikten yoksun olmak, insanı ya lüzumsuz bir varlık haline getirir ya da ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen tehlikeli varlığa dönüştürür. Tabir caizse, ‘anlamak’ insan tasavvurunun ana rahmi gibidir. Onun için anlamayı, özellikle de doğru anlamayı nimet cinsinden ele alıyor ve hayat yolculuğundaki en büyük nimetlerden biri olarak kabul ediyorum. 

İnsan doğru anlayınca doğru hareket etme imkânına kavuşmuş olur. Peki, doğru anlama imkânına kavuşan her insan doğru hareket eder mi? Her doğru anlayanın doğru hareket ettiğini söylemek mümkün değildir. Burada doğru hareketi pas geçen “an’lık getiri” diyebileceğimiz önemli bir etmen devreye giriyor. An’lık getiri, anlamanın oluşturduğu somut seküler kazançtır. Troller, kiralık katiller, makam, mevki sevdalıları, yanlış ticaret erbapları… doğru anlamanın gereğini en çok ihlal edenlerdir. Bilmeden yanlış tercihte bulunmak ayrı, bilerek yanlış tercihte bulunmak ayrıdır. Burada söz konusu edilen, bilerek yanlış tercihte bulunmadır.

Yanlış anlamayla ilgili varacağımız yargı için herhangi bir müphemlikten söz edemeyiz: İnsan yanlış anlayınca yanlış hareket eder. Böyleleri için bir umut sahibi olunabilir. Bir ihtimal de olsa, doğru anlama imkânıyla beraber doğru hareket imkânı da oluşacaktır. Doğru anlama imkânı için birçok etmen gerekir. Doğru bağlam, doğru bilgi, doğru dil, doğru zaman ve doğru muhatap akla ilk gelen etmenlerdir. Bütün bu doğru etmenlerle birlikte, muhatabın anlama kanallarının da açık olması gerekir. İnsanın anlama kanallarının açık olması için, insanın anlamaya niyetli, istekli ve iradeli olması gerekir. Anlamak için niyet, istek ve iradesi olmayan birine, doğru anlama adına insanın yapabileceği hiçbir şey yoktur.    

Anlamayı en üst düzeyde gerçekleştirmek için, anlamanın ihtiyaç haline gelmesi gerekir. Bilindiği üzere bir ihtiyaç giderilmediği zaman, o ihtiyacın oluşturacağı bir rahatsızlık olacaktır. Anlamak olgusu, ihtiyaç düzeyinde bir duyarlılıkla ele alınmadıkça, yanlış anlamalar ve dolayısıyla yanlış değerlendirmeler de bitmeyecektir. Bunun için de insanı edimsel manada bağlayıcı değerler olmalıdır. Varlıklar gibi değerlerin de doğaları vardır. Her değer, sahip olduğu doğa gereği, belirlediği sınırlar dâhilinde nitelikli hareket imkânı sağlar. Anlamak suretiyle değerlerin içselleştirilmesi, disipline edici bir otokontrol yeteneğini de beraberinde getirir. Değerler tasavvuru, tasavvur kişiliği ve kişilik de yaşamı oluşturur. İnsan için anlamlı yaşam, değerlerle anlamlı hale gelen yaşamdır. Bütün bu edimsel durumlar, aktif bir anlama yeteneği sayesinde gerçekleşir.

Aktif anlama yeteneği, aklın kullanımıyla ilgili bir durumdur. İnsan aklederek, tefekkür ederek, düşünerek sürekli olarak yeni anlamların kapısını aralamaya çalışır. Anlamakla varılan her anlam, insanın yarını için sağlıklı kararlar vermesinin zeminini oluşturur. İnsan nerede ve nasıl bir zeminde olduğunu bilmek ister ki, ona göre bir duruş sahibi olsun ve bir hareket tarzı geliştirsin. Bir duruş ve hareket tarzına sahip olan insan, aktif anlama yeteneği sayesinde, hayattaki hatalardan en asgari düzeyde etkilenir. Yine aynı şekilde insan, hatalarla oluşan acı gerçeklerden emin olmak için de, elde bulunan bütün olanakları titizlikle değerlendirir. İnsan için var olan olanaklar içinde tarih, çok önemli bir olanak anlamına gelmektedir. İnsanın tarih olanağından en doğru biçimde yararlanması için, tarihi canlı ve dinamik yapısıyla bilinç düzeyine çıkarmalıdır. 

Tarih insanla ilgilidir, iradesiz varlıklarla ilgili değildir. Onun için iradesiz varlıkların tarihinden söz etmiyoruz, fakat insanlığın tarihinden söz ediyoruz. Çünkü insan akıl ve irade sahibidir. İnsan gözlem yaparak tanıklık ediyor. Gözlemlediği, tanıklık yaptığı varlıkları, olayları bilinç düzeyine çıkarıyor; karşılaştırmalar, kıyaslamalar yapıyor. Neyin ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Sürekli aktif bir anlama gayretiyle, hem kendisi hem de bulunduğu yer hakkında yargılar oluşturuyor. İnsanın bütün tanıma ve tanımlamaları hep anlama faaliyetiyle mümkün oluyor. İnsan bu şekilde bulunduğu yer hakkında bilgi sahibi oluyor, bir kanaate varıyor. Bilgi ve tanıma sorumluluğu, sorumluluk ise eylemi getiriyor. İnsan bu şekilde tarih yaparak tarihe geçiyor. Tarih yapımının neticesi ise kültür ve medeniyet oluyor.

İnsan, benimsediği role uygun bir yaşam tarzına sahip oluyor. Yaşam tarzının, değer yargılarına sıkı bir şekilde bağlı olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde insanlık tarihi de yaşam tarzlarının, değer yargılarının tarihi oluyor. İnsan yaşamı dediğimiz olgu, değerlerin oluşturduğu ilişkilerden başka bir şey değildir. İnsan ilişkileri de bütün zamanlar boyunca hep aynı şekilde ve yeknesak değil; sürekli bir değişim, dönüşüm ve gelişme içinde olmuştur. Biz bu değişim, dönüşüm ve gelişim durumuna tekâmül diyoruz. İşte tarihi sadece yaşanmış birtakım olaylar dizisi olmaktan çıkararak, bir ilim, bir disiplin yapan şey, bu tekâmül sürecinde işleyen kanun ve kurallardır. Tarih felsefesinden maksat da insanın bu kanun ve kurallarla ilgili sahip olduğu düşünceler üzerinde düşünmektir. Yani bir bakıma insanın tarihle ilgili sahip oldukları üzerinde yeniden bir düşünüş eylemine girişmektir.

Tarih felsefesinin gerekliliğine geçmeden önce, tarihle ilgili detaylar üzerinde biraz daha durmamız faydalı olacaktır. İbn Haldun, iktisadi faaliyetleri ve bunların etkilerini incelediği ilim dalına “tarih” adını verir. İnsanların biraraya gelerek cemiyetler halinde yaşamalarına yol açan iki faktörden biri iktisadi, diğeri de emniyetle ilgili hususlardır. Tarihi materyalizme göre; toplumun tümüyle üretim şartları, iktisadi yapısını teşkil eder. Toplumun iktisadi sistemi, “alt yapı”sı yani gerçek maddi temelidir; din, hukuk, ahlak gibi kurumlar “üst yapı”ya aittir. Bu sonuncular birinciler üzerine kurulmuş onun tarafından belirlenmiştir. Üst yapı kurumları daima hâkim sınıfların menfaatlerini yansıtır. İbn Haldun’un, toplumsal olayları, insanlık tarihini açıklarken en az ekonomik strüktür kadar önem verdiği “asabiyet” kavramı da, onun tarihi materyalist çizgide olmadığının en büyük işaretlerindendir. Kanaatimizce, İbni Haldun’un asabiyetten kastettiği, kişilerin yaşamlarını anlamlandıran yüksek bir değer, inanç uğrunda gerektiğinde hayatlarını çekinmeden ortaya koyabilme duygusu ve davranışıdır.

Konumuza ışık tutması bakımından Ali Şeriati’nin tarihle ilgili görüşlerini belirtmemiz aydınlatıcı olacaktır. Tarih, şimdiki zamanı ortaya çıkarmış olan geçmiştir. Tarih geleceğe dönük bir harekettir. Tarih, insan türünün ömrüdür. Gerçek bir insan gibidir; doğumundan şimdiye kadarki ömür sürecinin üzerinden seneler geçmiştir, şekil almıştır, şahsiyet bulmuştur. İnsan nev’i de, ömrü boyunca tarihte hayat sürmüş ve şimdiki şekle ulaşmıştır. İnsan tarihte mahiyet alan bir varlıktır. Binaenaleyh tarih, insanın niteliğini meydana getirendir. Bu açıdan tarih, insani dönüşümün veya hayvani sapmaların macerasıdır. Ömür, bir toplum veya gerçeğe bağlanmış insani bir süreçtir. Zaman içinde yol alması sırasında harekete sahiptir ve değişime uğramaktadır. Muayyen kanunları ve sabit, müşahhas kaideleri takip ediyor. Tarih insanın geçmişini tanımak değildir. İnsanın ve insan toplumunun niteliğini, nasıl olduğunu, değişme kanunlarının sebeplerini ve faktörlerini, tekâmülünü, hastalığını, zaafını, selametini ve kudretini tanımaktır. Tarihin konusu geçmiştir, fakat hedefi şimdi ve gelecektedir. Konusu ortadan kalkmıştır, fakat hedefi olan insan, daima (dünyanın sonuna kadar) olacaktır. Tarih insana haber vermek için geçmişe gidiyor. İnsanın yarısı geçmiştedir, diğer yarısı ise gelecektedir. 

Tarih felsefesini içerik olarak Ali Şeriati’nin fikirleri bize açıklıyor. Burada yazının başından itibaren dikkatleri çekmeye çalıştığım “anlamak” kavramıyla vurguladığım insanın bizatihi kendisidir. Tarih ve felsefeyi el ele tutuşturan amaç, şimdiki zamanda insanı kendilik bilincine götürecek, kendini anlamaya yönelik bir amaçtır. İnsanın kendine yönelik, yani kendini anlamaya yönelik gayret, daha çok felsefik bir gayrettir. Felsefik gayret sadece tek bir şey üzerinde düşünmez. Bir taraftan bir şey üzerinde düşünürken, diğer taraftan o şey üzerindeki düşünceleri üzerinde de düşünür. Burada insanın ne kadar merkezi bir konumda olduğunu fark etmek önemlidir. Yani aslında insan bir varoluş mücadelesi veriyor ve verdiği bu varoluş mücadelesi için tarihten de yararlanıyor. Ali Şeriati’nin yukarıda zikrettiğim şu tespitini tekrar dikkatlere arz edeyim: Tarih insanın geçmişini tanımak değildir. İnsanın ve insan toplumunun niteliğini, nasıl olduğunu, değişme kanunlarının sebeplerini ve faktörlerini, tekâmülünü, hastalığını, zaafını, selametini ve kudretini tanımaktır. Peki, bütün bunları niçin yapmalıdır? Doğru dürüst bir varoluş sahibi olmak için.

İnsanlık tarihi değişik varoluşların sahne aldığı bir tarihtir. Bu varoluşları nitelik olarak dinler ve düşünceler, nicelik olarak da kültürler ve medeniyetler meydana getirmiştir. İnsanın yapması gereken öncelikle bütün bir insanlığın tarihini dikkate almaktır. İnsanlık tarihi içinde insanın kendi tarihinin nitelik ve niceliğinin bireysel ve toplumsal varoluş bağlamında kritik edilmesi, gerçek anlamda bir tarih felsefesi yapmak anlamına gelecektir. Bu kritiği yapacak kişinin, kişilik sorunları çözülmüş olmalıdır. Yani kim olduğunu, niçin yaşadığını ve ne yapması gerektiğini bilmelidir. Kişi, kendisiyle ilgili, yaşamla ilgili, yapılması gerekenlerle ilgili ne yapacağını bilmiyorsa, yani herhangi bir istikamet sahibi değilse, tarihten sağlıklı bir şekilde yararlanması mümkün olmayacaktır. 

Tarih felsefesini Müslümanlar açısından kritik etmek demek, en önemli sorunsalla yüzleşmek demektir. Bu sorunsalın aslında büyük bir yoksunluktan kaynaklanan yüzyılları kapsayan çok boyutlu bir sorunsal olduğunu söyleyebiliriz. Bu, Hazreti Peygamber’in vefatıyla emareleri belirmeye başlayan ve gittikçe dallanıp budaklanarak tüyleri ürperten olaylarla devam eden bir sorunsaldır. Geçmişten ders alınmayınca, yaşananlar sorgulanmayınca, ortaya çıkacak olan da vahşet olur: Siyaset akideleşir, adalet şahsileşir.

Tutsaklık zincirlerini kırarak özgürlüğe kavuşmuş bir topluluğun, özgürlük peygamberinin ardından adım adım kaosa gidişi son derece ilginçtir. Bu durumun çok iyi tahlil edilmesi icap eder. Bir laboratuar niteliğindeki saltanat öncesi hilafetli yıllarda, temel ilkeler bazında kurumsallaşmaya gidilemedi. Çünkü hiç devlet olmamış bir topluluk söz konusuydu. Kurumsal yapıların olmadığı yerde, özgürlük alanları genişler; fakat bu sefer de güç sahiplerinin baskı oluşturmaları söz konusu olur. Çoğul ve heterojen yapılar ortadan kalkar, tekil ve homojen yapılar meydana çıkar. Onun için temel ilkelerin teminatı olacak kurumları oluşturmak gerekirdi.

Tarih felsefesinin gerekliliği derken, bugünden geçmişe bakmak akla gelmelidir. Eğer bugünün imarı bizim için önemli ise, bakışımızı duygulardan ayırmasını bilmemiz gerekir. Öyle ise ne yapmak gerekiyor? Aklımızı harekete geçirip düşünmemiz gerekir. Eleştirel bir bakışla olaylara ışık tutmamız gerekir. Bugün üzerimizde bulunan, nice ayrıştırıcı, ötekileştirici tohumların yeşerdiği ölü toprağından kurtulmamız gerekir. Beş yüz senedir içine girdiğimiz fetret döneminden çıkıp, yeniden tarihe dönmek istiyorsak, tarihte kalan kavgaları bugüne taşımayı bırakmalıyız. Bu, havanda su dövmekten farksız bir durumdur. Geçmiştekilerin kavgası bitti. İyi-kötü, haklı-haksız onlar kavgalarını yaptılar. “Kavganın”, mücadelenin sırası bizdedir. Asıl bizim ne yaptığımız, ne yapmamız gerektiği önemlidir. Önce bu zamanda olup olmadığımıza karar vermeliyiz. Sonra bizim kendimiz olup olmadığımızı düşünmemiz gerekir. İnsan bir başkası olarak, kendisi adına hiçbir mücadele veremez. İşte kendimiz olunca, bu zamana gelince tarih felsefesinin gerekliliğini duyumsayınca, daha sağlam adımlar atacak, hem kültürümüzle hem de medeniyetimizle var olma imkânını da kazanmış olacağız.

“Deki: “Yeryüzünde dolaşın da daha öncekilerin sonları nasıl oldu, bakın!” Onların çoğu müşrikti. (Rum Suresi, 30:42)

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA