DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 14-10-2022 19:05

Mezopotamya’da Hüzün: Engelleri Aşıp Da Geldim...

Hayatın anlamları arasına hüznü de katmak isabetli olur. Hatta hüznün hayatın dominant özelliği olduğu bile söylenebilir. Onun için insanın hayata doğması bir bakıma, insanın hüzne doğması demektir. Zira hayat bir yolculuktur ve her yolculuğun da bir sonu vardır. Sonlu olan, sona doğru gidenin en önemli vasfını hüzün oluşturur.

İnsanın hayat bulmasına en büyük katkı, insanın çevreye uyum sağlamasıdır. İnsan ailesine, toplumuna ve doğaya karşı uyum sağlar öncelikle. Bu hâleler misali dairesel genişlemeye nisyan da arkadaşlık eder. Önce insan bir insan olduğunu, sonra da yolcu olduğunu unutur. Zamanın sağır eden çarkını işitmez olur. Artık bundan sonrası için yaşam, büyük bir gaflet iklimidir.

İnsan en büyük gafleti hüzün konusunda yaşar. Hüznü pas geçmek, hayatı pas geçmektir. En büyük yanılsama, imkânlar tek tek elden çıkınca fark edilir. Gençlik gitmiş, çevre değişmiş ve ölümün soğuk elleri enseye yapışmışken, fark edilen hüznün ağırlığı da taşınmaz olur.

Kişilerin hüznü olur da toplumların olmaz mı? Hatta diğer canlıların ve de coğrafyanın hüznü olmaz mı? Olur elbette. Bazı coğrafyaların hüznü o kadar büyür ki yüreklerin o hüznü kaldırması zor olur. Onun için şiirler söylenir, türküler yakılır. Böylece insan hem yanar, hem de yakar. Mezopotamya, nice kadim medeniyetin yaşanmış olduğu, Kürtlerle özdeşleşmiş bir hüzünlü coğrafyadır.

Selçuklu, Osmanlı derken Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor. Cumhuriyet’le birlikte her şey altüst oluyor. Yönetim tarzı değişiyor. Halkın dili, dini, yazısı, kılık kıyafeti gibi birçok alanda zorlayıcı değişikliklere gidiliyor. Buna karşı tepkiler, isyanlar ve itirazlar olsa da neticede Batılı değerlerle oluşturulmuş bir yapı vücuda getirilmiş oluyor. Şeyh Said İsyanı bütün bu cebri değişimlerden sonra oluyor. Şeyh Said İsyanı, zorla dayatılan Batılı değer yaşam tarzına karşı yapılmış. Olan olmuş, kıyam bastırılmış. Suçlu olarak görülenler darağaçlarında infaz edilmiş. Fakat mesele burada bitmemiş. Genelde bölge insanları, özelde Şeyh Said’in bütün aile fertleri suçlu görülmüş. Sonrasında gelsin baskılar ve gelsin sürgünler.

Bu sürgünü yemiş kişilerden birisi de Abdülmelik Fırat’tır. Abdülmelik Fırat, Şeyh Said’in torunudur. Henüz iki yaşında iken sürgünle tanışmış. Bütün ailesiyle birlikte Edirne’nin Vize ilçesine sürülmüş. Demokrat Parti’den Erzurum milletvekili olarak parlamentoya girmiş. 1960’ta yapılan askeri darbeden sonra Yassıada’da idamla yargılanmış ve beş yıl hapse mahkûm edilmiş.

Abdülmelik Fırat, yaşadığı zamana tanıklık yapmış çok önemli bir kişiliktir. Hayatta yaşanabilecek en ağır hüzünleri yaşamış. Böylesi bir şahsiyetin tanıklığı kadar, hem deneyimleri hem de entelektüel birikimi kuşkusuz çok kıymetlidir. İşte bu önemli yaşanmışlıkların bir kısmıyla bizleri buluşturan bir kitap üzerinden Abdülmelik Fırat’ı biraz daha yakından tanımış olacağız. Söz konusu kitap, Mezopotamya’da Hüzün adını taşıyor. Bu kitap, Abdülmelik Fırat ile üç gün devam etmiş uzun soluklu bir röportajdan oluşan bir kitaptır. Bu röportajı Aydın IŞIK ile Mehmet Ballı yapıyorlar.

Kitabın hemen başlarında bu röportajın hikâyesi dile getirilmiş. Bu röportajın 21 yıllık geçmişi olduğu söz konusu edilmiş. Kamuoyuna mal olan Ercüment Öztürk olayı üzerinden 2000’li yılların karanlık ilişkileri, bu röportaja giden yolu açmış. Aydın IŞIK ve Avukat Mehmet Ballı’nın girişimlerinden haberdar olan Abdülmelik Fırat’ın isteği üzerine, üç günlük konuşma süreci de başlamış. 12 kasetlik bu röportajın zor şartlar altında, tamamı olmasa da çoğunun çözümlemesi yapılmış. Polisler, aramalar derken bütün kasetlere el konulduğu anlaşılıyor. İşte o zamanın üzerinden tam 21 yıl geçmiş.

Abdülmelik Fırat’ı tanımak ve değişik konulardaki fikir ve düşüncelerini söz konusu kitaptan yararlanarak öğrenmeye çalışalım: Şeyh Said hadisesi hakkında bazı kesimlerin içinde olduğu ihanetle ilgili olarak şunlar ifade ediliyor: Mustafa Kemal'in yakınlarından Bitlis valisi Kazım Dirik hatıratında söylüyor: 'Burada başkaldırı durumu var, bana bir grup geldi diyorlar ki, eğer siz bize yardım ederseniz biz karşı durabiliriz' diyor Şeyh Said hadisesini kastederek. Birinci defa Mustafa Kemal, Kazım Dirik'e diyor ki, "Bırak çık gel" orası da onların olsun gibi, meseleyi baştan atmak istemiş. İkinci bir teşebbüs olduğu zaman Mustafa Kemal, Dirik'e demiş ki 'Gel hele bir dene'.  Onların istediği silah, altın, para vs. ne varsa ver. Bunu Kazım Dirik çok enteresan anlatıyor ve diyor ki: 'Bana bu teklifte bulunan insanların ismini de bazı yerlerde söyledim.' Bu liste yok şimdi. 'Bunlardan birisi Hacı Mustafa Hoyti'dir.  Hoytili Hacı Musa beydir birisi de. Kührevi Şeyhi, Şeyh Abdulbaki'dir ve Nursun şeyhidir. Bunlara para da verdik, silah da verdik. Hadiseyi bastırdıktan sonra onları çağırdım. Hem parayı aldım hem de sürdüm onları'. (s.22-23) Doğrusu hiçbir kimse, içinde bulunduğu ihanetten, amaçladığı yararı elde edemez. Yani ihanetin şerri haini de kuşatır. Onun için yetmiş ikinci sayfada der ki; Türklerin bir sözü var bence doğrudur. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” Bu Türk sözüdür. Ben de buna karşın diyorum ki; “Kürt’ün Kürt’ten başka düşmanı yoktur.” Biz bunu aşmadıkça hiçbir şey yapamayız.

(İngiltere ve Fransa kastedilerek) İstiyorlar ki Ortadoğu'da Mustafa Kemal'in kontrolünde bir sistem hükümran olsun. Çünkü Kürtlerle çekişmelerinin derinliği çok gerilere gidiyor. Bugün Avrupa'da kiliselerin arka duvarlarında, hala Selahattin Eyyubi'ye karşı bir kin duyuluyor. Diyorlar ki: 'Bizim Ehl-i Salip hareketimizi engelleyen, kutsal toprakların, Kudüs ve civar o mıntıkaların elimize geçmemesinin nedeni Kürt Selahattin Eyyubi'nin örgütlediği askerlerdir' Bir de İngilizlerin 1920'lerden itibaren misyoner olarak, bilim adamı olarak Hindistan'dan tut Çin'den taa Ortadoğu'da gezen adamlarının raporlarına bakalım. İngiliz milletine ait o raporlarda bu durum çok sarihtir. Hele 1914'te, 1915'e doğru düşüncelerini direkt seslendirebiliyorlar. Diyorlar ki, burada Ortadoğu'da Osmanlı'nın üzerinde harita değişikliği yapılacak. Hudutlar yeniden çizilecek. Kürtleri birlikte tutmanın büyük bir sakıncası var. Bunu çok net söylüyorlar. Çünkü Kürtler örf âdetine bağlı inançlı, bir de mutaassıptırlar. Bizim emperyalist görüşlerimize, direktiflerimize karşı gelirler. Onun için dağıtılması lazım. Bu İngilizlerin, dişi dökülmüş sırtlanın çizdiği rotadır. O bakımdan Kürtler bugün Suriye'de, Irak'ta, Türkiye'de, İran'da, Kafkasya'da dağılmıştır ve belirli bir hudutları yoktur.(...) İşte onun içindir ki, Mustafa Kemal, Kürtleri inkâr ediyor. Bu inkâr edişte yine onların parmağı vardır. Ama o kadar kurnazca kullanmışlardır ki, yani Mustafa Kemal'e tüyo veren, direktif veren onlar. Yani fezlekelerini hazırlayan onlar. Onları da konuşturunca sanki Kürtler İngilizlerle, Fransızlarla, Ruslarla beraber Mustafa Kemal de bunlara karşı mücadele gösteriyor. Bu rejimin özelliği de bu. Aslını hiç kaybetmiyor, gelip senin evini, çoluk çocuğunu öldürüyor. Diyor ki, ben sana iyilik ettim, sen kötü idin. Bunların kafalarında hala bu zihniyet var. Bugün artık dünya küçüldü her şeyi ortada ama İngilizler bunu açıklamaz.

Benim bakış açıma göre Kürtler son derece mağdur edilmiş bir insan topluluğudur. Yoksa bütün dünyadaki mağdurların rengi, dili ne olursa olsun yardımına koşmak da beşeri bir görevdir. Hatta bunu dinle de kısıtlayamazsın. Bir insan Budist de olabilir, Hristiyan da olabilir, Yahudi de olabilir. Zulüm görmüşse, ona el uzatmak insani olarak, İslami olarak bir görevdir. Elbette ki seninle aynı inanca sahip olan sana daha yakındır. Sende hakkı var. Yaratıcı da bu hakkı veriyor, o ayrı bir şey. Öncelikli vazifen anne babana el uzatmak ona tevazu göstermek. Ondan sonra diğer anne babalara, insanlara elini uzatacaksın. Despot, zalim, hunhar rejimler karşısında mücadele edeceksin.

Geliye Zilan'da katliamlar başlıyor. Ne kadar sene sonra, Geliye Zilan'da birkaç basit hadiseden dolayı 40 köy, hayvanıyla, kedisiyle, köpeğiyle katliamdan geçiriliyor. Zilan Deresi'nde en az 5000 insan öldürülüyor. 5.000 insan çoluk çocuk öldürüyorlar ki, bu işin içine iştirak eden benim tanıdığım subaylar vardı, oradan biliyorum.(...)

Mesela Dersim'deki katliama katılan subaylardan birçoğu anlatmıştır bu olayları. Halktan yaşayanlar da vardır. Çoluk çocuk toplamışlar evlere, etrafına odun yığarak yapmışlardır. Bağlamışlardır insanları, 40-50 kişiyi silahla tek tek öldürmektense bir bombayla öldürmüşlerdir. Büyük, çok büyük zulümler yapılmıştır. Velhasıl şöyle diyebiliriz ki, Kürtlerin 1925'ten bu son hadiseler dâhil olmak üzere, en az 500.000 insanı öldürülmüş, 500.000 insanı da sürgünlerde ölmüştür.

Şeyh Said'in başlattığı hareket, Kürtlerin haklarını, yaratıcının onlara verdiği hakları korumak isterken, inançlarını yaşatmak isterken tutmadı. Niye tutmadı?  Çünkü dünyada yükselen başka akımlar vardı. Onlar daha güçlüydü. Bir yandan komünizm bir yandan kapitalist rejimler, ikisi birden Mustafa Kemal'i tuttu. İki sistem de Kürt hareketini kendi sistemlerine karşı tehdit gördü. Etnik olarak değil daha çok dini ve sosyal açıdan tehdit gördüler. Mustafa Kemal'i ise kendi arzu ettikleri sistemin bir payandası olarak, bir aktörü olarak değerlendirdiler. Ve o güç geldi silip süpürdü. Silip süpürdü fakat teslim de alamadı. Ne Kürt halkının içindeki inancı ortadan kaldırabildi, ne de dilini asimile edebildi. Bu kadar zaman içinde yüzde 10'u 20'sini asimile etse, otuzunu asimile etse 70'ni edemedi.

(Bir gazeteci) Dedemi sorduğu zaman demiştim ki; 'elbette ben dedemin misyonuna sahibim. Onun mirasçısıyım.' Bunu çekinmeden söylemiştim. Ben dedemin hadisesini hem sosyal, hem siyasal bakımdan onaylayan, onun doğru olduğuna inanan, bir insanım. Çünkü insanların hakkına, hukukuna beşeri olarak sahip çıkan bir davaya elbette sahiptim ve hala sahibim.

Bu sahipliği kendi kavmiyetimize de anlatamıyoruz. Kürtler için bu kadar bedel ödemiş bir aile, bir fert olarak ben halkımızdan ve aydınlardan hiç ama hiçbir geri dönüş alamıyorum.  

Abdülmelik Fırat’ın sistem ile ilgili görüşleri şu şekildedir:

(Batılılar) Müslüman ülkelerin yöneticilerinin hepsi onların gardiyanlarıdır. Bunların kafaları kendi tarihine, inancına kin duyar hale gelmiştir. Vahşi bir kurt gibidirler. Kurt acıkınca kendi yanındakini yer, buna kurt kanunu denir. (...) Bunu hep vurguluyorum, diyorum ki; bu sistemde kim çok yalan söylerse, kim çok hırsızlık yaparsa, kim çok talancıysa, kim çok zalimse, acımasızsa hep yükselen o olur.  Sistemi öyle kurmuşlar, bu sistem öyle kurulduğu için kindardır.

Diyorum ki; Ecevit'in kökeni Kürt'tür. Dedesi Kastamonu'nun Daday'ında medfun, mezarında Kürt oğlu Mustafa bey yazıyor. Sürgün gönderilmiş. İsmet Paşa Kürt'tür. Hikmet Çetin gibi bir zat Licelidir. Lice topa tutuldu. Yani olur mu bir ilçeyi topla uçakla bombalamak. O da hariciye bakanı, bir kelime konuşmadı. Yani o kadar garip bir durum ki. Kendisine karşı olana hizmet ediliyor. Bilmiyorum iyi ifade edemedim galiba. Düşünün bu sistem Türkçülüğe karşıdır, Türkçeler onu destekliyor. Kürtlere karşıdır, Kürtler onun tarafında yer alıyor. Bu sistem Müslümanlara da karşıdır fakat Müslümanlar da onu sırtında taşıyor.

Kendi dilleri, örfleri, adetleri, kimlikleri hepsi yok edilmiştir. İnsanlara ya köle olmak ya da ölüm gösterilmiştir. Halen de bu rejim, aynı şeyi takip ediyor. Şeyh Said hadisesi, 70-80 yıl önce yaşandı. Günümüzde yaşadığımız topraklarda, o coğrafyada, 15 seneden beri hala Kürtlerin yaşadığı mıntıkalar manevra alanıdır. Ne dağı, ne bayırı, ne köyü kaldı. Bir ülke, bir sistem kendi vatandaşının üç bin köyünü yıkarsa, sayıları 30-40 bini bulan insanlarını öldürürse, geride faili meçhulleri bırakırsa, 3 milyon insanı göç ettirirse ne olur? Bugünkü dünyada ne olacağı görünüyor. Ama 70-80 yıl öncesindeki dünyada, Batı emperyalizmi kendi aktörlerinin yaptığı zulme çanak tutmuştur. Onların üzerine kanat gererek, bütün kusurlarını örtmüştür, gizlemiştir.

Ben biraz önce de ifade ettim, bu 80 sene zarfında Kürtler değişik zamanlarda etnik hadiselerden dolayı, en az bir milyona yakın insanı kaybetmiştir. Bu bir milyon insanın yarısı katledilmiş, yarısı da sürgünlerde, şurada, burada ölmüş, silinmiş gitmiştir.

Şimdi bu sistem çıkar hesabına göre kurulmuştur. Kim ki devletin kulpunu yakaladı, kendi etrafını ihya ediyor.(...)

Bu bir şebeke.  Hortumcuların elinde bir tuzaktır. Mesela adam Yahudilerin tezgâhtarlığını yapmış, Cavit. Kendisi de söylüyor Cavit Çağlar tezgâhtarlıktan geldi, çok zengin oldu, bakan oldu, milyarder oldu, şu oldu, bu oldu. Sistem budur! Böyle bir sistemde kim ki çok yalancıysa, üçkâğıtçıysa, hilekârsa, zalimse, kimsenin gözünün yaşına bakmıyorsa önü açıktır.

Türkiye'de mevcut anayasaya göre Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olmadan hiçbir parti kurulamaz. Bunun dışında kim ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin fasa fisodur.

Bu ülkenin yönetimi münafıklık esasına göre kurulmuştur.  Mesela bir insan ateistse, kendisini ateist olarak gösterse ben o adamı kutlarım. Marksistse aynen. Sosyalistse aynen, Müslümansa aynen. Ama hiçbiri mesela, Müslüman dediğin adam da sahtedir. Komünist diyen de sahtedir, münafıktır. Masonları da münafıktır, hakiki mason değildir. Masonların sağladığı imkânlardan faydalanır.

Rejimin karşı çıktığı iki düşmandan biri İslam, diğeri Kürt meselesidir.

Din hakkındaki görüşlerini okuduğumuz zaman, Abdülmelik Fırat’ın gerçekten bir tevhidi bir inanca sahip olduğunu görüyoruz. Şöyle ki:

Din, bütün bir manzumeler potası.  Bir insanın varlığından ölümüne kadar, toplumun bütün değerlerine yön veren kurallar bütünüdür. Eğer insanlar dejenere etmemişse bu din evrenseldir. Akıl sahibi insanlar bu kurallara itaat etmekten başka yol bulamazlar zaten. Ama insanın egosu, çıkarları başkasından daha fazlasına sahip olmak için kendini kutsallaştırır, ötekini köleleştirir. Bu din dışıdır, ahlak dışıdır, insanlık dışıdır, kötüdür. İnsanlar zulme karşı eğitilirlerse, bilgi sahibi olurlarsa, mücadele ederlerse kurtulurlar.

Ben kendimi şöyle ayarlıyorum:  Ben bir insanım, benim inandığım yükümlülüklerim var. İnsani olarak hem nefsime karşı, hem topluma karşı, bir de yaratıcıma karşı, öncelikli görevlerim var. Başka?  Benim hemcinsim gelmiş, insan olarak. Onun ihtiyacı benim sözlerimle, davranışlarımla hal olursa, onun için değil Allah'ın rızası için bu görev bana düşmüşse yapacaksın. Ben de onun durumunda olabilirdim, Allah'a şükür ediyorum ki ben muhtaç değilim.

Öncelikle şunu söylemek isterim.  Ben Hz. Muhammed'in Allah'ın en son elçisi olduğuna, Allah'ın onunla gönderdiği Kur'an'a inanıyorum. Onu anlayabildiğim kadar, yaşayabildiğim kadar yaşamak istiyorum. Bir defa yaratıcı tektir, tevhide inanıyorum. Onun dışındaki bütün ceberrut (zorba), tağuti (Allah'tan uzaklaştıran) güçlere karşı çıkıyorum.  Benim Kur'an'dan anladığım, insanın bireysel ve toplumsal huzurudur. Ne bir dağın, ne bir taşın, ne de bir insanın kutsallığı yoktur. Kâinatı yaratan bir güç vardır, O'na teslim oluyorum.  O güç benim ve bütün insanların rızkını veren, takdir eden, tevzi eden yüce Allah'tır. Benim yaşamım da onun elindedir. Ne kadar yaşayacağımıza, ne kadar göz açıp kapayacağımıza O karar verir. Fani dediğimiz dünya yok olacak, insanın üzerinde yaşadığı bu gezegen yok olacak. Bu gezegendeki güç de kudret de her şey O'nun elinde.  Buna tam olarak iman ederek huzur duyuyorum. Filan kişi beni öldürecek, filan kişi bana şunu yapacak, bu endişeyi hiç taşımıyorum.(...)

Kur'an benim rehberimdir, yol göstericidir, elimdeki haritamdır. Hayat haritamdır. Nereye gideceğimi, nerede kalacağımı bana o gösterir.

Din ayrı dünya hayatı ayrı diyenler var, bunlar safsatadır. Senin ibadetin de, temizlenmen de, ekonomik faaliyetin de, sohbetin de hepsi birdir ve hepsi ibadettir.

Benim orada söylemek istediğim şuydu: Tıpkı Hz. Hüseyin gibi Şeyh Said de Allah'ın dinini, Resulünün getirdiği dini korumak için, Müslümanlık dinine yapılan saldırılara karşı durmak için, netice alamayacağını bildiği halde, ruzi mahşerde sorguya çekilirken mahcup olmamak için hesap verebilmek için direndi.

İlahi bir kanun olan din, tekrar belirteyim akıl sahiplerine geliyor. Buna göre aklı olmayanın dini de yoktur. Ve onu da kendisi, güzel ve gönülden kabullenmiş olmak durumundadır. Dinde zorbalık olmaz.

Öncelikle Kur'an'a dönülmeli.  Bunun sağlanması lazım. Tabii kendiliğinden sağlanacak bir durum değil bu. İnsanların himmeti, gayreti, çalışması gerekir. İslam toplumunun bireyleri tembelliğe kapılmış. (...)

Bir mümin, Müslümanca bir hayat yaşamak isterse adeta bir fırının içinde yaşar gibi olacaktır.

Amerikalı bir tarih bilimcisi var, Drahmen. Kendisi ateist. Dinler üzerine çalışıyor. Hristiyanlık, Yahudilik inceliyor. İslam'a gelince Hz. Ali'ye ayrı bir parantez açıyor ve diyor ki: 'Dinle ilimin çatışmadığı tek kişi Hz. Ali'dir.'

İslam'ın, Kur'an'ın ne olduğunu ortaya koyamazsak herkes kendine göre İslam'ı tanımlar ve yorumlarsa biz bu işin içinden çıkamayız.

Abdülmelik Fırat öncelikle insanı merkeze alır. Her insanı nitelikler üzerinden değerlendirir.

Evvela birey olarak, düzgün olacağız.

Ecevit, Demirel, Türkeş hepsi aynıdır. Aynı fabrikanın mahsulleri. Değişik elbise giyerler, değişik yemek yerler, oturup kalkmaları değişiktir. Nasıl insanların siması, burnu, gözü, görünüşü değişikse bunların da öyledir. Münafık bir düşünce tarzı, çıkarcılık...

Kinsiz insan hayvandan daha aşağıdır.

Benim gibi olmasa, benim gibi yaşamasa da başkasını küçümseme gibi bir davranıştan Allah bizi korusun, saklasın.  Benden farklı olanlara da toleranslı bakabiliyorum. Bir ateist hakkında, düşüncesi ona zarar vereceği için üzülüyorum. O benim insan kardeşim onun için endişe duyuyorum. Onu küçümsemeyi, ona hakaret etmeyi, diğer insanların haklarından mahrum bırakmayı düşünemem. Benim İslam'dan anladığım, ailemden gördüğüm davranış biçimi budur. Kimisi liberal diyor, kimisi sosyalist diyor, kimisi muhafazakâr diyor benim için. Ben hiçbiri değilim, herhangi bir kalıba girmek istemiyorum.

Benim bütün şanssızlıklarıma, dezavantajlarıma rağmen bir şansım oldu ki, ondan memnunum. O da ailemin tasavvuf eğitimli olması.  Toleranslı yaklaşımları insanlara. Kötülüklere kötülükle değil de, iyilikle karşılık vermeleri. Yaratıcıdan o insana da iyilik dilemeleri... Böyle bir düşünceye sahip olduğumuz için rahatız. Rahatız dediğim aklımızı kaybetmiyoruz, kişiliğimizi kaybetmiyoruz. O bize güç veriyor. Yoksa bu kadar materyalistleştirilmiş maddeperestleşmiş bir dünyada insanın nefsine hâkim olarak makama, mevkie, paraya hücum etmekten kendini alıkoyması çok zor. O zaman da ödün vermen gerekir. Celaleddin-i Rumi'nin mesnevisinde dediği gibi: "Anki şîran rakumet û mizaç, ihtiyaçû ihtiyaçû ihtiyaç": 'Aslanları tilki mizaçlı yapan ihtiyaçtır, ihtiyaç".  Bir insanın ihtiyacı ne kadar azsa, o kadar hürdür. İhtiyaç arttıkça o ihtiyacının esiri olursun. İhtiyacın az olması için insanda dünyaya materyalist bir görüşün ötesinde idealist bir bakışın olması gerekir. Bu dünyanın ötesinde, vaat edilmiş ebedi bir yurda gideceğine inanan insan böyle bakabilir. Orada hesap vereceğiz. Bu fikir insanda yer ederse, dünya hırslarından ziyade huzur duyar içinde. Aksi takdirde cehennem içinde yaşayarak ıstırap içinde ölür.

Bazen tesadüfler, bazen şartlar insanı iradesi dışında durumlarla karşılaştırır.  Küçük yaştan itibaren siyasetin içinde olmama rağmen şuraya gideceğim de, siyasete gireceğim diye bir düşüncem yoktu. 1957'de dönemin siyasi lideri Adnan Menderes'in ilgisi ile siyasete atıldım.

Son olarak Yassıada’daki tanıklığına yer vererek yazıyı bitirelim:

Orada o Naci denilen general, diyor ki; hiç endişe etmeyin biz  Milli Birlikçilerle konuştuk, bu tasfiye olacak. Yalnız üç kişiyi asacaklar, bunula mesele bitecek. Bunlardan biri Fatin'in Rüştü Zorlu, biri Celal Yardımcı, biri de Melik Fırat'tır. Bunların üçü de Kürt'tür. Şimdi Mehmet Turgut'un aynen bana söylediği buydu, dedi ki: Celal'i tanıyoruz Adalet Bakanlığı yapmış. Zorlu Dişleri Bakanı'dır. Seni tanıyamadık. Şaşırdım sordum; kimdir bu Fırat?  Dedi ki: O da Şeyh Said'in torunudur. Biz üç Kürdü asacağız, bu mesele bitecek, büyütmeyin diyor.

(Yassıada başsavcı olarak görev yapan Altan Ömer  Egesel)

Egesel dedi ki; Melik Fırat'ın, -Şeyh Said'ın torunu olduğu için demiyor tabi- şarktaki sosyal, ailevi ve politik itibari nedeniyle idamını istiyorum. Askerliğini yapmadığı, yaşını büyüterek (7 yaş) parlamentoya girdiği vs. gerekçesiyle kendisine ölüm cezası istiyorum, dedi. Benim idamımı bu gerekçelerle talep etti. Aşağı yukarı 400 milletvekili içinde 60-70 milletvekilinin idamını istediler, içlerinden biri de bendim. Mahkemede 9 hâkimden 5'i beni asli fail değil de, fer'i fail olarak değerlendirdi ve idam yerine 5 sene hapis cezası verdiler. (...)  İdamdan 5'e karşı 4'le böyle kurtuldum.

Not: Mezopotamya’da Hüzün kitabı Beyan Yayınları tarafından basılmış olup, daha detaylı tanıklıkları bu kitapta bulabilirsiniz.

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA