DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 04-07-2024 11:08

İnsanın Lojistik Üssü: Vicdan...

-1-

İnsanı düşünmek, konuşmak, anlamak ve böylece tanımaya çalışmak, her insan için önemsenmesi gereken, ciddiye alınması gereken bir sorundur. İnsanlık tarihinin gündemden düşmeyen bu mühim sorunu için insanın merakı, her zaman canlılığını korumuştur. Yani insanı tanımak sorunu artık bir daha söz konusu olmayacak şekilde çözülmüş değildir. İnsan, varlık içindeki varlığına kayıtsız kalmayan sıra dışı bir varlıktır. Canlı-cansız diğer varlıkların böyle bir imkânı yoktur. Allah bu imkânla birlikte insanı, kategorik olarak diğer varlıklardan üstün kılmıştır. İnsanın güzel bir kıvamda yaratılmış olmasının göstergelerinden biri de bu olsa gerektir. İnsan merak eden, tanımaya çalışan ve olup bitenlere kayıtsız kalmayan bir yapıya sahiptir.

Her varlık, kendine özgü yapısal özelliklerle varlık sahnesinde yer alır. Bu yapısal özelliklerle birlikte varlığın var oluşu kayıt altına alınmıştır. Aynı şekilde insan da kendine hasyapısal özelliklerle kayıt altına alınmış bir varlıktır. Varlıklar içinde insandan başka hiçbir varlık, söz konusu kayıt altında olmanın farkında değildir. İnsanın farkındalık niteliği olmasaydı, insanın diğer varlıklardan herhangi bir farkı da olmazdı. Hatta bu durumda insan, zayıflık ve acziyet bakımından diğer varlıkların belki de gerisinde olurdu. Hayata tutunacak güç ve kuvvetten ötürü, muhtemelen nesli tükenen canlılara dâhil olurdu. Onun içindir ki insanın kendini fark etmesi en önemli varoluşsal potansiyel imkânını oluşturmaktadır. Bu farkındalık sayesinde insan başıboş olmadığını bilir. Diğer varlıkları hesaba katarak hareket eder. Yapıp ettiklerine kayıtsız kalmaz.Çünkü kayıtsızlığı gerektirecek bir zaman ve mekânı yoktur. Bu farkındalık sayesinde tasarrufunda olan zaman ve mekâna emanet nazarıyla bakar. Emanet bilinci, farkında olmanın doğal bir sonucudur.

Her ne ki insanda varsa ve fakat netice itibariyle -günün sonunda/her şey olup bittikten sonra- insanda bir şey kalmıyorsa, o var olan her şey birer emanettir. Çoğu insan emanet hususunda sarhoş edici bir yanılgıyla hareket eder. Kendinden uzaklaşarak kendini kaybeder. Esaslı yapısı olan fıtri yapısı, özgünlüğünü yitirir ve bir başka varlığa dönüşür. İnsan için, içinden çıkılmaz olaylar da bundan sonra başlar. İnsanın ayarı bozulur ve her şeyin anlamı buharlaşmaya başlar. Böylece nihilist (yok sayıcı) bir iklime doğru yol alır. Bu iklimde insan, varlık ve varoluş üzerine ne kadar düşünürse düşünsün, varlığı ve varoluşu Allah’tan bağımsız yani Allah’ı hesaba katmadan ele aldığı için bir sahil-i selamete ulaşması mümkün olmaz.

Tarih boyunca insan ile ilgili yapılan felsefi değerlendirmelere baktığımız zaman, üzerinde tümüyle mutabık kalınmış nihai bir hakikatin varlığından söz edemiyoruz. Zira her insan her açıdan şöyle veya böyle birbirinden farklıdır. Farklılık insanı biricikliğe, biriciklik de tek başınalığa götürür. Dolayısıyla tek başınalık düşünen insanın doğasında olan bir niteliktir. Düşünmenin bir yüzleşme olduğu göz önüne alındığı zaman, insanın bu yüzleşmede tek başına olması kaçınılmazdır. Şu sonuca varmak istiyorum: İnsanın tek başına gerçekleştirdiği yüzleşmede isabet etmesi için,mutlak surette Allah’ın desteği gereklidir. Onun için de Allah’ın hesaba katılmasının zorunlu olduğunu söylüyoruz.

Allah’ın hesaba katılmasını nasıl anlamak gerekir? Bunun en kısa cevabını, yapılan iş ve eylemde, Allah’ın hakkını teslim etmek olarak anlamak mümkündür. Bunun doğal sonucu ise tevhid inancıdır. Tevhid, yaratıcı olarak, hüküm ve hikmet olarak, zaman ve mekân olarak mutlak güç ve kudret sahibinin Allah olduğunu kabul etmek demektir. Bu hususta başkaca bir otorite kabul etmemektir. Bu inançsal kabul, felsefi değerlendirmelerin önünü kapatmaz. Aksine güvence altına alır. İnsanın kendini güvende hissetmediği durumlarda doğru karar vermesi, doğru adımlar atması yani doğru bir yolculuk yapması mümkün olmayacaktır. Çünkü netice itibariyle dünya hayatı bir yol ve insanda bu yolda yürüyen bir yolcu gibidir. İnsan dünyaya geldiği zaman yola çıkmış, öldüğü zaman da yolun sonuna gelmiş ve yolculuk bitmiş olur. Varoluş güvenliğinin temini ancak bu anlayışla sağlanabilir.

İnsanın varoluş güvenliğinin gerekli ve yeterli koşulunu uyumluluk oluşturur. İnsanın uyumlu olması insanın barışı esas alması demektir. Uyumlu olmak da uyumsuz olmak da insan ilişkileriyle anlam kazanan bir durumdur. İnsanın hayat yolculuğunun bütün kilometre taşları insan ilişkileriyle döşenir. Varlıkların tümünde söz konusu ilişkisel durum mevcuttur. Yani şunu söylemek yanlış olmaz: Allah yarattığı her varlığı bir ilişki eksenine yerleştirmiş. İlişkinin doğal sonucu hareket olduğu için, her varlığın da bir hareket tarzı olmaktadır. Yani hareket bir esas olarak hayatı oluştururken, hareketsizlik ise hayattan çıkışı ifade etmektedir.Hayattan çıkışın en doğal ifadesini ölüm oluşturur. Bir varlık olarak insan, her açıdan diğer varlılardan farklı oluşuyla temayüz eder. Aklı ve iradesi olmayan her varlığın tabi olduğu yasalar dolayısıyla herhangi bir uyumsuzluk sorunu yoktur. Fakat aklı ve iradesi olan insana gelince, bir uyumsuzluk sorunu ortaya çıkıyor. Bilindiği üzere insan karar vererek seçim yapmakta ve bu da uyumsuzlukların oluşmasına sebep olmaktadır. Yaşamın diyalektik yüzünü ifade eden uyumsuzluklar ise toplumsal bünyeyi ifsat edençatışmaları beraberinde getirmektedir.

İnsanın ilişkisel süreci dikkate alındığı zaman, öncelikle insanın kendisiyle olan ilişkisinin ilk sırayı aldığını söyleyebiliriz. Yani her şeyden önce insan, diğer varlıklarla ilişkiye girmeden önce, kendi kendisiyle bir ilişki içine girer. İnsanın kendisiyle ilişkisi çok önemli bir ayrıcalığın da ifadesidir. İnsan bu ayrıcalık sayesinde insan olarak adlandırılmaktadır. Onun içinnormal insan standardına sahip her insanın kendisiyle ilişki içinde olması beklenir. ‘Normal insan standardı’ derken akli meleke ve fıtri sağlık sorunu olmamayı anlamak gerekiyor. Normal insan standardını yitiren insanların, hem kendileriyle ve hem de ötekilerle olan ilişkileri sorunlu olacaktır.

Her şeyden önce insanın kendisiyle ilişki kurmasının takdire şayan bir durum olduğunu belirtelim. Çünkü bu durumda insan, kendi kendisini muhatap almaktadır. Ötekini muhatap almak kolay ama insanın kendisini muhatap alması zordur. Başkası somut olarak karşında dururken, insanın kendisi ancak soyut olarak durmaktadır. Yine insan başkasıyla zaten ayrıdır ama kendisiyle ayrı değildir. İnsanın kendisiyle ilişkisinde,insanın kendisinden ayrılması söz konusudur. Sonra da ayrıldığı kendisiyle konuşarak ilişkiye geçmesi. Elbette bu yapılan iş ve eylemin maddi anlamdaayrılmayla bir ilgisinin olmadığını biliyoruz. Öyle ise yapılan bu iş ve eylemin ruhsal, düşünsel ve zihinsel bir iş ve eylem olduğu ortaya çıkmış oluyor. Bu ilişkisel durumda yapılan, bir muhakeme ve muhasebe olmaktadır. İnsanın kendisiyle olan ilişkisinin, tıpkı hayat yolculuğunda olduğu gibi, bir başı ve bir de sonu vardır. İşin başında muhakeme sonunda ise muhasebe vardır. Muhakemede daha çok amaç ve yöntem sorunu ele alınırken, muhasebede tabir caizse kâr-zarar hesabı yapılır. İnsan kendisiyle ilişki içine girerek ikna olmayı hedefler. Eğer gerçekten insan kendisini ikna edebilirse rahat bir nefes alır. Aksi takdirde rahat yüzü görmesi ve huzurlu olmasımümkün olmayacaktır.

İnsanın kendisiyle ilişkisi olmasaydı, herhangi bir değişim ve dönüşüm gereksinimi de olmayacaktı. İnsanın kendisiyle sağlıklı bir ilişki sürdürmesi için, bazı ölçütlerinin olması gerekir. Ölçütü olmayan ilişkiler de olabilir fakat bu tür ilişkilerin, zaman olarak öncesi(geçmiş) ve sonrası(gelecek) için bir uyum ve tutarlılıktan söz edilmez. Bugün için dünün, yarın için bugünün bir önemi kalmaz. Meşhur tabirin gerçekliğine teslim olunur: “Dün dündür bugün bugündür.” Ahlak ve ahlakiliğin önemi ortadan kalkar.

Bir Müslümanın kendisiyle olan ilişkisinde olması gereken ölçütlerin başında Kur’an ve Peygamber örnekliği gelir. Ayrıca insanın verili yapısını oluşturan lojistik bir üs olan vicdan da bir başka ölçüt olmaktadır. İnsanın lojistik üssü olan vicdan, aynı zamanda insanın en önemli ahlaki dayanağıdır. Onun için ifta makamı ne fetva verirse versin, insanı ikna edecek kendi fetvasına bakması söz konusu edilmiştir. İnsanın kendisiyle olan ilişkisinden sonra, insanın dışında kalan ötekilerle olan ilişkisi hayat sahnesindeki yerini almaktadır. Bir lojistik üs olan vicdanın işlevselliği, en çok ötekilerle olan ilişkilerde görülmektedir.

-2-

Bir varlık olarak insanın varlıklar âleminde varoluşunu takdir ederek yaratan Allah, aynı zamanda nasıl ve niçin yarattığını da insana bildirerek, bu konu ile ilgili insanın önündeki zahmetli belirsizliği ortadan kaldırmıştır. Allah’ın bildirmesini normal beşeri ilişkilerdeki bildirmelerle birebir eşleştirmek suretiyle inkâr yoluna sapmak, öncelikle insanın kendisinden kaçışını, bulunduğu ortama körleşmesini ve varlıkların hal diliyle söylediklerine sağırlaşmasını da beraberinde getirir. Allah’ın bildirmesinin en somut olanını vahiyle bildirme oluşturmaktadır. Seçtiği elçiler vasıtasıyla insanlara yaratılış ve varoluşla ilgili uyarılarda bulunmuştur. Aslında bu bildirmeyi insanın sahip olduğu fıtrat yoluyla da yapmıştır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet, buna şahidiz” cevabı fıtratın konuşturulmasıyla verilen bir cevaptır.[1] Kur’an’da Allah’ın yaratması ile ilgili ayrıntılı olarak yapılan izahlar, insanın Allah ile olan ilişkileriyle birlikte, insanın kendisi ve çevresiyle olan ilişkilerinin de sağlam bir temele oturtmaktadır. Bu konuyla ilgili oluşacak tasavvur, insanın sahip olduğu vicdani yapıyı da koruyup kollayan sağlam bir dayanak olmaktadır.

Hz. Peygamber’e bir süreliğine vahyin gelmemesi üzerine müşriklerin, “Rabbin seni terk etti” sözlerine karşılık Rabbimiz, kuşluk vaktine yemin ederek, “Rabbin seni terk etmedi ve (sana) darılmadı” diyerek cevap veriyordu.[2] Bunu şunun için hatırlatıyorum: Allah hiçbir zaman kulunu terk etmez. Allah’ın insanı fıtrat üzere yaratması ve vicdan diye adlandırılan bir lojistik üsle desteklemesi, Allah’ın hiçbir zaman insanı terk etmeyeceğinin en güzel göstergesi olmuştur. Fakat tabi burada eğer insan vicdanının üstünü örterek işlevsiz hale getirirse, bu durumda Allah ile olan bağlantı merkezleri ortadan kalktığı için, Allah’tan da mahrumiyet söz konusu olacaktır. Bu, Allah’ın dilediği bir durum değildir. Aksine Allah, insanın bu durumlara düşmemesi için insanı en güzel kıvamda yaratmış ve ayrıca indirilen vahiyle de desteklemiştir. Allah’tan mahrumiyet, insan tekinin yaşayabileceği en büyük mahrumiyettir.

Her insanın kendisiyle yapacağı konuşmalarda en önemli muhataplardan birisi insanın sahip olduğu vicdanıdır. Vicdanın emniyet içinde olduğu yapıya fıtrat diyoruz. Yani vicdanın varlığının koşulunu bozulmamış fıtrat oluşturmaktadır. Bozulan bir fıtratta olsa olsa vicdan ancak bir tutsak gibi olacaktır. Rabbimiz,fıtratın bozulmaması için insanın yüzünü Hanif olarak yani Allah’ı birleyen olarak, dine (fıtrata) çevirmesini buyurmaktadır.[3] Bakın burada aslında insanın kendisine dönüşünden söz edilmektedir. İnsanın kendisine dönüşü derken insanın bozulmamış, ilk yaratıldığı zamandaki özgün fıtratı söz konusu ediliyor. Vicdan, otorite olma özelliğiyle ahlaki açıdan yargılamayı, insani bir yetenek haline getirir. Bu yargılama sonucunda tespit edilen yanlışlardan dönüşü ifade eden tövbe, aslında bir vicdani hesaplaşma olmaktadır.

Fıtrattan söz ederken vicdanı da kapsayan bir nefis’ten de sözetmekteyiz. Çoğu zaman insanın içindeki şeytan olarak nitelenen nefis yanlış anlaşılmaktadır. İnsandaki nefsin değişik yönlerinin olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Kur’an’da bu konuda farklı nitelemeler yapılmaktadır. Meselanefs-i emmare nitelemesiyle kötülüğü emreden nefisten söz edilir. Hz. Yusuf’a karşı Aziz’in hanımının yapmak istediği kötülüğün komutunu nefs-i emmare vermiştir. Hz. Yusuf, bu olayda kendi nefsini temize çıkarmıyor. Allah’ın merhamet etmesiyle temize çıktığını dile getiriyor. Kur’an, bir de nefs-i levvameden söz etmektedir. Bu nefis türü sorgulama ve değerlendirme yönüyle tebarüz eder. Kendini temize çıkarmak yerine sorgular.Yani bir bakıma kendisini kınayan bir nefis olmaktadır. Bütün yönleriyle nefsin işaret ettiği insanın kendisidir. İnsan, dört yanı mamur bir yapıya sahip değildir. İnsanın kendi iç dünyası adeta bir muharebe alanı gibidir. İşte bu muharebe alanını nitelemek için bu farklı psikolojik durumlar söz konusu ediliyor. Allah, kendini sorgulayan, değerlendiren nefis üzerine yemin eder.[4]Yapılan sorgulama ve değerlendirmeler, uyumsuzluğa yönelik bir operasyon anlamına gelir. Böylece nefsin yani insanın kendisini kınaması söz konusu olur. İnsanın kendisini kınaması demek, bir bakıma özeleştiriye tabi tutması demektir. Kur’an’da bir nefis türü daha söz konusu edilir: nefs-i mutmainne. Bu nefis, diğer iki nefse göre daha üst düzeyde yer alır. Bu nefsin din, iman, ahlak ile ilgili sorunları geride kalmıştır. Yapıp ettiklerinin gerekçesini Allah’ın hoşnutluğu oluşturmuştur. Tam manasıyla huzura kavuşmuştur. Hem Allah’ın kendisinden razı olduğu ve hem de kendisinin Allah’tan razı olduğu bir nefistir bu.[5]

Hayat yolculuğunun final etabını ahiret hayatı oluşturmaktadır. Her insan ahirette, dünyada elde ettiği dereceyle arz-ı endam edecektir. Orada geçerli not almak için burada yapılanların geçerlilik vasfına sahip olması gerekir. Geçerliliklerin ilk onay üssünü ise vicdan oluşturmaktadır. Onun için de öncelikle bir kalb-i selime sahip olmak gerekir. Yerine getirilmiş sorumlulukların verdiği huzur ve güveni ancak kalb-i selimle elde etmek mümkündür. Vicdanın keyfiyetini dile getirmesi bakımından kalb-i selim olmadan, vicdanın ikna olarak nefsin itmi’nânı mümkün olmaz.[6]

-3-

Hangi inanç ve fikirde olursa olsun, her insanın asgari düzeyde sahip olduğu ortak değerler ve duyarlı oldukları ortak hususlar vardır. Gerçekten insanlıktan çıkmamış her insan yalan söylemeyi, bozgunculuk yapmayı, insan öldürmeyi, hırsızlık yapmayı, işkence etmeyi ve daha yazılabilecek birçok çirkin ve tiksindirici eylemi hoş karşılaması mümkün değildir. Çünkü her insanı Allah yaratmış ve her insanda vicdan denen içsel bir otoritenin ifadesi olan, iyiye teşvik eden kötüden uzaklaştıran lojistik bir üs vardır. İnsanın zalim ve gaddar olması için, insanda bir yetenek haline gelen vicdanın yok olması gerekir. İnsanın varlık sahnesinde yer aldığı günden beri vicdan ile vicdansızlık her zaman ve mekânda var olma mücadelesi içinde olmuştur. İnsanın kişisel iç dünyasında olduğu gibi, toplumsal hayatın sürüp giden akışında da vicdanın varlık ve yokluğu hep etkili olmuştur. Vicdanın hesaba katılmadığı bütün iş, oluş ve eylemler hep haksızlık ve zulüm üretmiştir. Nerede haksızlık ve zulüm olmuşsa orada insanın vicdanı yara almış ve felaketleri de beraberinde getirmiştir. Olması gereken, nerede vicdanı sızlatan bir zulüm varsa, vicdanlı insanların ortaklaşa harekete geçip söz konusu zulme engel olmasıdır.

Vicdanının sesini kısıp üstünü karartanların akıbeti her zaman pişmanlık olmuştur. Hz. Âdem’in çocuklarından Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdükten sonra bir ara vicdanı devreye girerek, yaptığının yanlışlığını görüp pişmanlık yaşar. Fakat artık geriye dönüş mümkün olmaz. Mümkün olsaydı bile değişen bir şey olmazdı. Ahiret pişmanlığının oluşturduğu dünyaya dönüş arzusunda da bunu görmekteyiz.[7] Aynı şekildeFiravun’un son pişmanlığı da aynı şeyi ifade ediyor. Ashab-ı Uhdud olayında inanan insanların ateş dolu bir çukura atılarak yakılması söz konusudur. Üstelik çukurun etrafında da oturup seyredenler vardır.Bu tür insanlarda vicdandan yana en ufak bir kırıntı bile kalmamıştır. Afrika’dan tutsak edilen insanlar, gemilerde istiflenerek Amerika’ya götürülmüş, ölenler ise denize atılmıştır. Köleliğe mahkûm edilen bu insanlar “zenci” diye adlandırılarak kültür ve tarihleriyle olan bağları koparılmıştır. Amerika’yı istila eden Avrupalı Beyaz Adam Kızılderililer üzerinden soykırım gerçekleştirmiş ve geride hiçbir şey bırakmamıştır.

Beyaz Adam’ın bilimsel ve teknolojik gelişmelere paralel olarak yaptığı zulümlerin ardı arkası kesilmemiş ve insanın saldırıya maruz kalmayan hiçbir tarafı kalmamıştır. Dünya çapında yapılan iki tane emperyalist paylaşım savaşından sonra, çizilmiş sınırlar ve kurulmuş dünya sistemi de dünya halklarının ezilmesine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talan edilmesine hizmet etmiştir. Bugün uluslararası kurum ve kuruluşlar ancak acı veren bir tiyatronun birer sahnesinden başka bir şey değildir. Bu tiyatroda insanın, insanlığın, hakkın, hakkaniyetin, ahlak ve erdemin hiç bir yeri ve değeri bulunmuyor. Bugün insanlığın olması gereken vicdanı can çekişmektedir. Kötülük yapmayı hayat tarzı olarak benimseyen Batılı Beyaz Adam, elindeki güçle insanı ve doğayı hunharca katletmektedir. Bu zulüm ve soykırımın durması için mazlumların gaflet uykusundan uyanmaları yeterli olacaktır.

Batılı Beyaz Adam’ın Müslümanların başına bela ettiği Siyonist İsrail’in yetmiş beş yıldır Filistin’de estirdiği terör ve vahşet gün geçtikçe şiddetini arttırmış ve bugün Gazze’de hiçbir sınır gözetmeden her şeyi yerle bir ediyor. Çoluk çocuk, kadın, ihtiyar, hastahane, mescit demeden her şeyi ve her yeri bombalıyor. Bütün bunlar yapılıp edilirken bütün bir insanlık sadece seyrediyor. Tabii ki insanların yapmakta oldukları gösteriler vardır. Onurlu karşı çıkışlar vardır. İnsanlığın geneli seyirci olsa da elinden geleni yapmaya çalışan, sadece seyretmekle iktifa etmeyenler vardır. Böyle bir topluluğun her zaman var olacağını Rabbimiz Kur’an’da bildiriyor.[8] Muhakkak ki dünyanın dört bir tarafından, yapılan bu soykırıma itiraz ederek yollara çıkanlar vardır. Bu anlamda elbette insanlık her zaman var olacaktır.

İşin en acıklı tarafı Müslüman olduklarını ifade edenlerin, iktidar ve ikballeri için yapılan bu soykırım karşısında ses çıkarmamalarıdır. Hatta yaptıkları ticari ilişkilerle bu soykırıma dolaylı olarak destek olmalarıdır. Şu büyük yanılgıdan acilen kurtulmamız gerekiyor: İsrail sadece Siyonist İsrail’den ibaret değildir. Siyonist İsrail demek ABD demektir, Avrupa Topluluğu demektir, yani Beyaz Adam demektir. Bu durum son yapılan ve halen yapılmakta olan soykırım tarafından bir kez daha gözler önüne serildi. Bir başka yanılgı ise bunların yenilmez olduğu yanılgısıdır. Bundan da acilen kurtulmak gerekiyor. Tasavvuru tasallut altına alan bütün kavramsal algıların acilen tashih edilmesi gerekmektedir. Felaketimizin temelinde bu yanlış kavramsal algılamalar yer almaktadır. Bu, fikri ve fiili dağınıklığı oluşturan gerçekliğin temel sebebidir. Bunun içindir ki, vicdanlar kararmakta, bilinçler körelmekte ve zalimlerin zulmü devam etmektedir. Onlar gücünü bizim kendimizden uzakta oluşumuzdan almaktadır. Hem kendimizden ve hem de birbirimizden uzaktayız. Görmüyor, işitmiyor ve algılamıyoruz.

Sonuç ne olursa olsun haklının güçlü olduğundan emin olmak gerekiyor. Onun için görme, işitme ve algılama hassalarımızı onarmamız gerekiyor. Bu bizim imanımızın, bizim vicdanımızın bir gereğidir. Çünkü bizler Müslüman olarak sahih bir iman ve vicdana sahip olsaydık, yüzyıllardır başımıza gelenler, başımıza gelmeyecekti. Gazze’de işlenmekte olan vahşetin uyandırmayacağı bir vicdan söz konusu değildir. Artık Gazze’de işlenen soykırım dahi bir insan ve Müslüman olarak bizi uyandırmayacaksa, korkarım ki Hesap Günü hariç hiçbir şey bizi uyandırmayacaktır. O zaman da her şey iş işten geçmiş olacaktır.

“Haksızlık edenlere eğilim göstermeyin; (yoksa) ateş size de dokunur. Allah’ın peşi sıra dostlarınız (da) olmaz. Sonra size yardım da edilmez.”[9]

 

Not: Bu yazı e-dergi olarak yayınlanan Kurani Hayat dergisinin 93. Sayısında yayımlanmıştır.

 

[1]A’raf, 7:172

[2]Duha, 93:1-3

[3]Rûm, 30:30

[4] Kıyamet, 75:2

[5]Fecr, 89: 27-28

[6]Şu’arâ, 26: 87-89

[7]En’âm, 6:27-28

[8]Âl-i İmran, 3:104

[9] Hûd, 11:113

NELER SÖYLENDİ?
@
Cevdet Işık

Cevdet Işık

DİĞER YAZILARI İslam’ın Barış Projeksiyonu Gazze Bir İşarettir Yanılsamaları Fark Etmek.. Olduğun Yer Bulunduğun Durum... Kanla Yazılan Manifesto: Gazze İnsani Bir Sorun ve Sorumluluk Olarak Filistin... Ben Öteki ve Ötekileştirme... Açık Vermek... İleri Toplumsal Tahayyül Ve Kuran.... Akılsız ve Düşüncesiz Umutlar... Deprem ve Ölüm.. Sistemsel Meşruiyet... Sistemin İçi Ve Dışı... Bir Umut Devrimi Yapmak Mezopotamya’da Hüzün: Engelleri Aşıp Da Geldim... Algısal Yanılgılar Yakınlaşmanın Doğası Üzerine-1 İnsan Bir Yolcudur.... Adalet Düşüncesinin İnşası Gerçekliğe Düşen Cemre: Oruç Bir Yolcu Gelir Gibi... Dumdum Kurşunu Tarih Felsefesinin Gerekliliği Konuşan Kuran Hz. Ali.... Mikro Milliyetçilikler Sezai Karakoç Tanıklığım.. Milliyetçi Tasavvurları Aşmak-2- Milliyetçi Tasavvurları Aşmak-1 İtibar Üzerine... İktidar Tiryakiliği Kesintisiz Çoklu Okumalar Hayatsız Gündem Gündemsiz Hayat.. Kudüs Gerçekliğini Doğru Okumak... Nadide Zamanlar Yaşamsal Bir Unsur Olarak “Müphemlik” Bir Sorunsal Olarak Gündem Sorumluluğun Zirvesinde Bir Mü’min: Mehmet Akif.. Öznelliğin İktidarı-2 Öznelliğin İktidarı-1 Zamanın Ayarını Kaçırmak Öznel Özerklik-3 Öznel Özerklik-2 Öznel Özerklik-1 Hayat Ve Hicret Yanıltıcı Varoluşsal Katılık... Kur’an Ahlakının Gerekliliği Hüzünle Giden Ramazan.. İnsanı Tanımak Müslümanların Kafes Hayatı Şuradan Şuraya Post Truth Dünyada Müslüman Kalmak Adaletin Ayağa Kalkması Yaraların Kabuk Bağlaması... Bir Nitelik Olarak Adaleti Ayakta Tutmak.. Sanal Resepsiyon.. Can Alıcı Ve Can Yakıcı Kısım İçerik Bakımından Adalet Çarkı Adl Üzere Bir Hayat Adaletin Kuşatıcılığı Aklın Hakikatinden Uzaklaşmak Cenneti Arayan Adam Felsefik Bir Nazarla Seçim Olgusu Kilitli Labirent: Üstünlük Çıkmazı
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA