DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 01-10-2022 15:19

Algısal Yanılgılar

Her insanın, gerek varlık ve gerekse varoluş hakkında bir algısı vardır. Nasıl ki insanlar farklı ise, algılar da farklıdır. Söz konusu algısal farklılıklar, diğer farklılıklara göre çok daha belirgindir. Onun için her insanın özel ve özgün olduğunu söylüyoruz. İnsan için bedensel sağlık ne kadar önemli ise, aynı şekilde algısal sağlık da o kadar önemlidir. İnsanın algısal sağlığı, özel ve özgün tarafıyla birebir bağlantılıdır. Algısal sağlıktaki sorunlar, algısal yanılgılar şeklinde gün yüzüne çıkar. İnsan var oldukça, varlığını devam ettirdikçe, algısal sorunlar da hep var olacaktır.

İnsanın hayatı yanılgıların olduğu bir hayattır. İnsan okurken, yazarken, konuşurken, çalışırken, alışveriş yaparken, hâsılı birçok iş ve ilişkide her an yanılma ihtimaline sahip olan bir varlıktır. Hatta şöyle bir tanım yanlış bir tanım olmasa gerektir: İnsan yanılan bir varlıktır. Tamam, bu böyledir kuşkusuz. Fakat yanılmaların hepsi aynı değildir. Yani yanılmadan yanılmaya fark vardır. Şimdi sözünü edeceğim yanılgı, bütün yanılgıların sebebi olan bir yanılgıdır. Bu yanılgıya algısal yanılgı diyoruz. Algısal yanılgılar, insanlık tarihinin en trajik tablolarının temel sebebi olan yanılgılardır.     

Bütün yanılgılar hem anlamla hem de anlamayla ilgilidir. Anlam ve anlama ise dil ve kültürel kodlarla bağlantılıdır. Konuşulan dil ile kültürel ortam, toplumsal bağların niteliğiyle ilgili iki unsurdur. Şöyle söylemek mümkündür: Toplumların sağlam ve sarsılmaz bağlara sahip olması için, ortak bir dile sahip olması gerekir. Ortak bir dil olmadan, sağlıklı kültürel bir ortam da olmaz. Ortak dil derken, konuşulduğu zaman ortak anlamları veren dili kastediyoruz. Ortak anlamlarda buluşmadan, ortak bir istikamete sahip olmak da mümkün olmaz.

Ortak istikamet toplumsal yapıların varlık sebebidir. Ortak istikamet olmadan toplumsal barış ve huzurun olması da mümkün olmaz. İstikamet gibi, toplumsal barış ve huzurun da ana rahmini anlayış birliği oluşturur. İnsanların anlayış birliği ise anlamsal bağlarla ilgilidir. Anlamsal bağlarla toplumların sahip olduğu ömür doğru orantılıdır. Yani toplumsal yapılar, ortak anlamsal bağlarını korudukça, tarihsel varlıklarını devam ettirirler. Toplumların sahip olduğu ömür derken, İbn Haldûn’u da rahmetle anmış olalım. Tersinden söyleyecek olursak, anlamsal bağlarla birlikte anlayış birliğinde yaşanan çözülmeler, toplumsal depremleri de beraberinde getirecektir. Anlamsal bağların algıyla ilişkisi dikkate alındığında, ister bireysel ve isterse toplumsal olsun, bütün oluş ve bozuluşların gelip dayandığı yerin insan algısı olduğu sonucuna varılmış olur.

Kur’an, inşa ettiği kişiliği mümin olarak adlandırır. Mümin, algısal yanılgılar hususunda son derece duyarlıdır. Çünkü algısal yanılgılarla birlikte, hak ve hakikat sorununu çözmek mümkün değildir. Onun için öncelikle yaratmanın, hüküm ve hikmetin mutlak öznesinin Allah olduğu hakikati üzerinde durulur. Bu, sadece dil ile ifade edilen içerikten yoksun basit ve boş bir söz değildir. Tevhid olarak kavramsallaşan bu ön kabul, bütün bir düşünsel ve eylemsel tasavvurun algısal radarını oluşturur. Bugün Müslümanlar bu algısal radarın çok uzağında bulunmaktadır. Bu algısal radarın uzağında olmanın neticesi, hayatın bütün alanlarında akıl almaz yanılgılarla yaşamak olmuştur. Bunun hayati öneme sahip varoluşsal bir sorun olduğunun fark edilmesi, irili ufaklı birçok algısal yanılgının da önünü alacaktır.

Genel olarak yanılgıların oluşturduğu bir zulüm paydasından söz edilebilir. Zulüm derken haksızlık sayılan her türlü söz ve fiil akla gelmelidir. Bu anlamda İblis ile Âdem’in takındıkları tavır bizler için aydınlatıcı olmaktadır. İblis’in tavrı, algısal yanılgıyı hakikat düzeyine çıkararak kötülüğün altına imza atmak olmuştur. Âdem’in tavrı ise algısal yanılgıdan dönüş yaparak hakikat adına özür dilemek olmuştur. Bütün bir insanlık için bu iki tavır, sorunlar karşısında yürünecek iki yolun sembolü haline gelmiştir. Kur’an’daki bütün kıssaların ana mesajı, sembolleşen bu algısal ve eylemsel yanılgılara dikkat çekmek üzerinedir.

Algısal yanılgılar eylemsel yanılgıları da beraberinde getirir. Algısal ve eylemsel yanılgıya aldırış etmeden yapılan her tasarrufa mutlak kötülük denir. İblis’in tavrında da görüldüğü üzere mutlak kötülük mutlak zulüm demektir. Mutlak zulümle İblis nasıl ki şeytana dönüşmüş ise, insan da mutlak zulümle insan olmaktan çıkarak zalim vasfıyla adlandırılmış. Allah’ın düşmanlığı reva gördüğü kimseler bu zalim kimselerdir. Âdem de haddi aşarak haksızlığa yönelmişti. Fakat yanıldığını fark ettiğinde hemen pişman olarak dönüş yapmıştı. Böylece mutlak kötülüğe giden yolun önünü kapatmıştı. Bugünün mutlak kötülüğünün temsilciliğini Siyonist İsrail ve destekçileri yapmaktadır.

İnsan yaptığı tercihlerin hükmüne tabidir. İnsanın kendisi bizatihi iyidir, fakat yaptığı tercihler kötü olunca, insan da kötü oluyor. İnsan, neticesi kötülük olan tercihleri niçin yapmaktadır? Çünkü en büyük ve mutlak değer olan Allah’tan mahrum olduğu için. Değersizliğin değer haline geldiği zamanların hükmü altında yaşamaktayız. Modern zamanlar, postmodern zamanlar değersizlikle malul olan zamanlardır. Onun için hakikatin bir önemi kalmamıştır. Oysaki hakikat yoksa anlam da yok demektir. Anlam yoksa hayat da yok demektir. O zaman da sadece hayvanca bir yaşam var demektir.

Müslüman olmanın algısal bir tercih olduğu dikkate alındığı zaman, bugün içinde bulunduğumuz durumun ne kadar içler acısı bir durum olduğu fark edilecektir herhalde. Belki de Müslümanlar kadar algısal yanılgılar içinde olan başka kesimler yoktur. Ne olduğumuza karar vermemiz gerekir. Müslüman olduğumuzu söylüyorsak, Müslüman gibi olmamız gerekir. Bu yeterince açık değil midir? Yani demek istiyorum ki, Müslüman olarak bizim yaşantımız Müslümanca bir varoluşa sahip değildir. Her türlü hamaset ve popülizmin sularında çerçöp durumuna gelmişiz. Gelen aldatıyor, giden aldatıyor. Siyasi emellere meze olmak kadar korkunç bir şey olabilir mi? Bütün bunların sebebi algısal dünyamızın tutsak edilmesi ve böylece inanılmaz algısal yanılgılarla yaşıyor olmamızdır. İşin en vahim tarafı ise yaşanan bu algısal istismar ve istilayı, İslam’ın bir gereği olarak görüyor olmamızdır. Ne kadar hazin ve ne kadar içler acısı bir durum!

NELER SÖYLENDİ?
@
Bekir Ayaz 2 ay önce
Yüreğinize sağlık değerli hocam...
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA