Hazım Koral
Hazım Koral
Giriş Tarihi : 21-09-2015 22:19

Teberrâ Ve Tevellâ

Yüce dinimiz İslâm'ın en temel prensiplerinden biri de tevellâ ve teberrâ ölçüleridir. Hatta nebevî hadisten yola çıkarak diyebiliriz ki, bu kıstaslar dinin mihferini oluşturmaktadır. Öyle ki, teberrâ sözcüğü Arapça soyutlanmak ve beri olmak anlamına gelmektedir. Yani aziz dinimizin kerih gördüğü, necis addettiği, günah ve şirk olarak nitelediği fiil ve bu fiilleri icra edenlerden soyutlanmak ve beri olmak anlamına gelmektedir. Bu doğrultuda zulmün ve şirkin icracısı olan ne kadar tağut ve müstekbir güç varsa bunlardan soyutlanmak ve uzaklaşmak yine "teberrâ" kavramının gereğidir.

Şu hâlde "teberra" kavramı bir mükellefiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Şöyle ki, bu kavram bireysel anlamda günaha tekabül eden hâl ve davranışlardan uzak olmak anlamına gelmekle birlikte toplumsal hayatı zora ve sıkıntıya sokan, insanlara hayatı zindan etmeye koyulan zalim iktidar güçlerinden soyutlanmanın ve bu zalimleri bir şekilde bertaraf etmenin referansı olarak görülmektedir.. Zira hayatı güvenilir ve yaşanır kılmak İslam ümmeti üzerine ilâhî bir sorumluluktur. Emr-i maruf ve nehy-i münker sadece bireysel ilişkilere tekâbül etmemektedir. Toplumsal düzenimizin tanzimi hususunda negatif unsurlardan arınmak, yani teberri etmek bütün Müslümanlar üzerine yadsınamaz bir vecibedir.

Elbette ki, toplumsal mükellefiyetlerimizin ön koşulları vardır. Diyalektik anlamda yani sebep sonuç ilişkisi bağlamında hayat boşluk kabul etmemektedir. İki ayetle konumuzu açacak olursak, birincisi: "Hak geldi batıl zail oldu." (İsra:81) İkincisi: "Bir toplum kendi özünde-fıtratında bulunan ahlâkı değiştirip bozmadıkça Allah da onların durumunu değiştirmez." (Rad:11) Birinci ayette görüldüğü gibi hak hakim olmayınca batıl asla bertaraf edilmiş olmaz. Eşyanın tabiatında da bu böyledir. İkinci ayete gelince, her şeyden önce şu bir hakikat ki, Allah Teâlâ biz insanoğlunu yeryüzündeki imtihanımızın gereği olarak seçme ve tercih etme bağlamında özgür irade sahibi yaratmıştır. Şu hâlde biz Müslümanlar ümmet genelinde teberri prensibinin gereğini yerine getirmediğimiz süre Allah Teâlâ nûrunu tamamlamayacak ve içerisinde bulunduğumuz olumsuz durumumuzu değiştirmeyecektir.

Buradan çıkan sonuç; ümmet olarak eğer necat bulmak istiyorsak sebeplere mutlaka tevessül etmeliyiz. Bunun aksi mümkün değildir. Zaten aksini beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. İlliyet kavramından kastımız da buydu. Kur'ân-ı Kerim'de birçok ayet-i kerime bu gerçeğe işaret etmektedir. Örneğin, "İnsana çabasının karşılığı vardır." (Necm:39) Emek ve çaba ebetteki ilâhî rızaya uygun olmalıdır. Öncelikle toplumsal mükellefiyetlerimiz hususunda hiyerarşik ve kollekif bir çabanın içerisinde olmak zorundayız. 

Vahdet olgusu burada da bir ön şart olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslümanlar kurumsal birlikteliklerini tesis etmeliler ki, toplumsal teberriler gerçekleşmiş olsun. Bu şekilde ancak arınma ameliyesi olur. Yüce Rabbimiz'in, "Allah arınanları sever." (Bakara:222) buyruğu sadece bireysel arınmışlık anlamına gelmemektedir. Biz ümmet bazında da teberri kavramından yola çıkarak her türlü pislikten, şirkten, zulümden ve kötülüklerden arınmak zorundayız. Dünyamızı yaşanır kılmanın ve ahiretimize yatırım yapmanın ön koşulu budur. Örneğin Hûd Sûresi'nin 113'ncü âyetinde Yüce Rabbimiz, "Zalimlere meyletme, yoksa sana da ateş dokunur" deyip bizleri uyarmaktadır. Buradaki soyutlanma ameliyesi "arınma" anlamına da gelmektedir. Bu nedenle zalimlerden soyutlanıp arınanlar Allah Teâlâ'nın sevgisine istihkak kazanmış demektir.

Teberri ameliyesi ümmet geneline yayılırsa anlam kazanır. Bölgesel ve lokal arınmışlık tek başına fazla bir anlam ifade etmemektedir. Örneğin bir tek uzvunuzu yıkamakla nasıl ki tüm bedeninizi temizlemiş olmayacağınız gibi lokal arınmışlıkla da bütün bir ümmeti arındırmış olamazsınız. Bölgesel arınmışlığı elbette ki yabana atmıyoruz. Zira lokal temizlik diğer bölgeler için "usvetun hadene" bağlamında emsal teşkil etmektedir.

Somut bir örnek verecek olursak, karşımıza İran İslâm Cumhuriyeti çıkmaktadır. İslâm Devrimi Lideri İmâm Humeynî (r.a) milâdî 1963 yılında devrim hareketini başlattığında bu işe "teberri" kavramı ile yola çıkmıştı. Aziz İmâm, tebliğ ve irşad faaliyetlerine başladığında ilk iş olarak halkı zalim şahtan teberri olmaya çağırmıştı. Hûd Sûresi'nin 113'ncü âyeti çerçevesinde İran halkını zalim ve müstebit olan Şah'a karşı kin ve düşmanlığa tahrik ediyordu. Elbette ki bu uzun soluklu bir irşad çalışmasıydı. Bu süreç içerisinde İran halkı topyekûn bir şekilde İmâm'ın çağrısına "lebbeyk" deyince Rabbimiz de vaad etmiş olduğu lütfunu vefakâr İran halkına bahşetmiş oldu.

İran İslâm Devrimi'nde biz her iki kavramın tahakkukunu görüyoruz. Teberra kavramı ile İran halkı Şah ve onun aşağılık rejiminden beri olduğunu devrimle ispatlamış oldu. Tevellâ kavramı ile İmâm'ın çağrısını yaptığı öz Muhammedî İslâm'a kitleler hâlinde teveccüh edildi. Tevellâ olgusunda biz aşkı, sevgiyi, sahiplenmeyi, adanmışlığı ve teslimiyeti görüyoruz. Teberra ve tevellâ kavramları bu yönüyle kelime-i tevhidin sosyal hayata yansıması olarak tezahür etmektedir. Tevhid kelimesi "lâ" ile başlamaktadır. Yani "lâ" ret, inkâr ve teberri anlamına gelmektedir. "Lâ ilâhe" derken Allah'ın gayrısında ne kadar beşerî ilâh varsa tümü inkâr ve reddedilmekte. "İllallah" derken ise teberrideki gibi arınmışlıktan sonra yalnızca Allah'ı yegâne ilâh olarak tanımadır. Bu ise tevellâ anlamına gelmektedir. Yani Allah Teâlâ'ya adanmışlıktan yana tercihte bulunmak.

Buradan çıkan sonuç teberra ve tevellâ ölçüleri tevhidi eksende tezahür ettiğidir. Müslüman birey Allah'a teslimiyetini kelime-i tevhid ile izhar ederken aynı zamanda teberra ve tevellâ ölçülerini de kuşanmış olmaktadır. Burada asıl olan bütünlükçü bir tutum içerisinde bu olguları kuşanmak.. Zira tevhidî ilkeler hayatımızın ve sosyal yaşamımızın her alanını kapsamaktadır. Bireysel ve ailevî yaşamımızdan tutun da anayasal düzlemde toplumsal düzenimizin tanzimine kadar ve hatta buradan da öte uluslararası ilişkilerimize kadar teberra ve tevellâ olgularının evrensel kıstasları vardır. Bu kıstaslar İslâm ümmetinin her bir bireyi için bağlayıcılık arz eder.

Bu bağlayıcı ve kayıtlayıcı unsurlar aynı zamanda ahlâk öğretileridir. Hatta diyebiliriz ki, bunlar işin başlangıç noktasıdır. Zira ahlâk ve erdem olmazsa hiçbir şey olmaz. Bu nedenle "önce ahlâk" diyoruz. Teberra ile öncelikle ahlâk bozucu unsurlardan uzaklaşıp beri olmalıyız. Bu bir soyutlanma ameliyesidir. Tevellâ ile ise ahlâkî değerleri kuşanıp sahiplenmeliyiz. Bu sahiplenme Müslüman bireyden başlayıp toplumun tüm katmanlarına sirayet etmelidir. Topluma rengini vermelidir. "Bir toplum kendi özünde-fıtratında olan ahlâkı değiştirip bozmadıkça Allah da onların durumunu değiştirmez." (Rad:11)

Ayetten de anlaşılacağı üzere, teberra ve tevellâ kıstaslarına riayet etmek insan fıtratıyla özdeş olan ahlâkî bir tutumdur. Bu değerlerden uzaklaşmak ise hiç kuşkusuz insanın kendi fıtratından, yani özünde bulunan ahlâkî erdemlerden uzaklaşması demektir. Nitekim Allah Teâlâ Tin Sûresi 4'ncü ayette belirttiği üzere biz insanoğlunu "ahsen-i takvîm" (en güzel kıvamda) ve "eşref-i mahlûk" (diğer yaratıklardan üstün) olarak yarattığını belirterek insana yücelik ve izzet atfetmektedir. Ama insan bu değerlerden uzaklaşırsa yine Tin Sûresi'nde belirtildiği üzere "esfel-i sâfilîn"e (aşağıların aşağısına) yuvarlanabilmektedir.

Bu uzaklaşma ve savrulma aynı zamanda Allah'tan uzaklaşma anlamına da gelmektedir. Zira bunun tersi insan fıtratına, yani özünde var olan ahlâkî değerlere ne kadar yaklaşırsa Allah'a da o derece yakınlaşmış olur. Bu nedenledir ki, Allah Teâlâ ayet-i kelime de  biz Müslümanlara "fefirru ilallah" (Allah'a koşunuz) diyerek çağrıda bulunmaktadır. Bu koşu teberra ve tevellâ ile olur. Yani Allah'ın "beri ol" dediklerinden uzaklaşmakla,  "teveccüh et ve sarıl" dediklerine ise yönelip sarılmakla olur.

Bir başka ifadeyle, şeytanın vesvesesinden, şeytan ve avanesinden uzaklaşıp, Allah ve dostlarına, Allah ve veli kullarına yakınlaşmakla ancak bu ölçülere riayet edilmiş olur. Burada en çok dikkat edilmesi gereken husus ise bu kıstasların birbirlerine karıştırılmamasıdır. Eğer bunlar karışırsa kişi veli niyetiyle şeytana ve şeytanın avanesine yönelebilmektedir. Tarih boyu olduğu gibi günümüzde de bunun somut örneklerini görebilmekteyiz. Hafazan Allah, birçok grup ve cemaat var ki, kendilerini Allah yolunda, sırat-ı mustakim üzere olduklarını sanıyorlar; ancak yapıp ettiklerine baktığımızda Kur'ân'dan ve nebevî sünnetten ne kadar uzak olduklarnı görebilmekteyiz.

İslâm ümmetinin birlik ve beraberlik içerisinde olması gerektiğini dile getirmeleri gereken sözüm ona bazı âlim diye geçinen zevat ötekileştirici, dışlayıcı ve hatta tekfir edici beyanatlarıyla bölünmüş olan ümmeti daha da bölmenin ve parçalamanın derdindeler. Bir de Allah yolunda cihad ettiğini söyleyen tekfirci-selefî sapkın gruplar var ki, tekbir getirerek katliam yapıyorlar, Kur'ân'dan ayetler okuyarak savunmasız mazlum insanların kafalarını kesiyorlar. Hatta çocuklara bile aynı muameleyi yapıyorlar. Bu ruh hastası yaratıklar cinnet geçirmişler ve yaptıkları katliama cihad diyorlar.

Bütün bunlar teberra ve tevellâ ölçülerini birbirine karıştırmış olmalarıdır. Adam hatları öyle karıştırıyor ki, Hizbullah'a hizbuşşeytan diyebiliyor. Rabbim ıslah etsin. Rabbim böylelerine basiret versin. İslâm düşmanlarına ve Siyonistlere karşı değil, Müslümanlara karşı savaşanları haklı gören bir zihniyet nasıl bir eksen kayması yaşamaktadır? Bu nasıl bir idraktir, bu nasıl bir yanılsamadır? Basiret körlüğü bu olsa gerek! Teberra ve tevellâ kavramları aslında mihenk taşıdır. Referansı ise Kur'ân ve nebevî sünnettir. Yüce Rabbimiz, "Doğrulukla sapıklık tamamen birbirinden ayrılmıştır.." (Bakara:256) Şu hâlde, "Hak ile batılı birbirine karıştırmayın ve bile bile hakkı ketmetmeyin" (Bakara:42) diyerek biz Müslümanları uyarmaktadır.

Ne yazık ki, İslâm ümmetinin kahir ekseriyeti (ezici çoğunluğu) böyle bir açmazla karşı karşıyadır. Oysa bütün peygamberler insanları bu tür açmazlardan, yani karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için görevlendirilmişlerdir. (İbrahim:1; Talâk:11) Ve bütün elçiler bu ilâhî vazifelerini bi hakkın ifa etmişlerdir. Bütün peygamberler insanlara nelerden teberri edeceklerini ve nelere tevellâ göstereceklerini çok bariz bir şekilde anlatıp izahatta bulunmuşlar. Bu ilâhî yol göstericilik karşısında insanların bir kısmı işin başında haktan yüz çevirmiş. Bir kısmı da zaman ve süreç içerisinde çeşitli sebeplerle haktan sapmışlar, hak diye batıla sarılmışlar. "Görmedin mi ki, onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar." (Şuarâ:225) Onlar şaşkınlıklarıyla yanlış tercihlerde bulunurlar. Hak diye batıla sarılırlar, hayrı şer, şerri hayır olarak görürler ve böylece fitneye sebebiyet verip bozgunculuk çıkarırlar.

Vakıanın en tehlikeli yönü de budur. Böylelerini Yüce Rabbimiz şöyle tanımlıyor: "Onlara 'yeryüzünde bogunculuk çıkarmayın' (yeryüzünde kan dökmeyin) denildiğinde. 'Biz ıslah edicileriz' derler. Oysa onlar bozguncuların ta kendileridir ama farkında değiller." (Bakara:11-12)

Bugün başta Suriye, Irak ve Libya olmak üzere İslâm coğrafyasının birçok yerinde cihad adı altında Allah yolunda savaştıklarını iddia edenlerin sergiledikleri vahşet örneklerine bakın! İnsanlık dışı cinayetler işleyerek, "biz yeryüzüne adalet getireceğiz, biz ıslah edicileriz" diyorlar. Oysa ayette belirtildiği gibi yeryüzünü fesada veriyorlar, yeryüzünü kan gölüne çeviriyorlar ama farkında değiller.

Sonuç olarak diyeceğimiz o ki, avamıyla, âlimiyle tüm Müslüman halkımız teberra ve tevellâ ölçülerini yeniden gözden geçirmeliler. Şeytana karşı her an teyakkuz hâlinde olmalılar. Kur'ân ve Sahih Sünnet'te referansı olmayan ve fakat tarihî süreç içerisinde dinî kisveye büründürülerek tabulaştırılan tanımlamalar, isimlendirmeler mutlaka bir tarafa atılmalıdır. Ki bu isim ve tanımlamaların pek çoğu ötekileştirme, dışlama ve kendinden saymama taassubunu beraberinde getirmiş. Ne yazık ki, Kur'ân ve Sahih Sünnet'te referansı olmayan bu tanımların dışında kalan Müslümanlar tekfir dahi edilebilmektedir. Sonra ver gelsin düşmanlıklar ve kan dökmeler! Tekfircilerin işledikleri cinayetlerin tek referansı Kur'ân ve sünnette olmayan bu tanım ve isimlerdir.

Yüce Rabbimiz imân edenleri "Müslüman" olarak isimlendirmişken (Hac:78) başka isim ve sıfatlara ne hacet. "...ve 'ben Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet:33) Bütün bu iyi niyetli teklifimize rağmen hâlâ kendilerini başka isimlerle tanımlayanlar olursa onlara da bir opsiyonumuz olacaktır: Madem ki, kendinizi başka isimlerle tanımlıyor sunuz, o halde sizin dışınızdakileri ötekileştirmeyin, dışlamayın çünkü hepimizin üst kimliği "Müslüman" sıfatıdır. Bari bunu unutmayalım... Çünkü teberra ve tevellâ ölçüleri bunu gerektiriyor.

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Hazım Koral

Hazım Koral

DİĞER YAZILARI Bir Hukuk Skandalı Ve 22 Yıllık Hasret... 14-07-2020 07:43 Aile Mahremiyeti Üzerine 25-06-2020 07:31 Dünya Kudüs Günü Ve Asıl Mesele 21-05-2020 21:26 Oruç Ve Nefs Tezkiyesi.. 25-04-2020 15:57 Koronavirüs (Kovid-19) Hakkında... 27-03-2020 12:27 Mayın Eşeği Olmamak 10-03-2020 11:30 İslâm Devriminin 41'nci Yılı Muhasebesi 12-02-2020 09:42 İran'ın Suriye'de Ne İşi Var? 21-01-2020 10:29 Kadına Şiddet Ve Evlilik Hayatını Bitiren Faktörler... 02-01-2020 22:06 Nikâh Akdi.. 28-11-2019 21:17 Evlilikte Liyakat Ve Sadakat.. 29-10-2019 20:55 Kadına Şiddet Ve Kadın Cinayetleri 14-09-2019 09:54 Önce Ahlâk Ve Maneviyat... 18-08-2019 20:33 Takva İslam’ı En İyi Şekilde Yaşamaktır 08-07-2019 19:27 Gürültü Kirliliği 06-06-2019 17:40 Ramazan Ayı Ve Oruç 08-05-2019 21:15 Tesettürün Cılkının Çıkarılması Ve Müstehcenliğin Yaygınlaşması Üzerine... 18-04-2019 09:44 Şer Ekseni 12-03-2019 15:36 İslâm Devrimi’nin 40. Yılı 05-02-2019 18:20 Nikâhta Keramet Vardır 20-01-2019 11:50 Uygurlu Müslüman Türklere Uygulanan Çin Zulmü 19-12-2018 14:54 Evliliğe Giden Yolda Kıskançlık... 14-11-2018 22:03 Unutulan Vecibe Emr-İ Maruf -Nehyi Münker Ve Nasihat.. 10-09-2018 23:06 Akraba Ve Komşuluk İlişkileri 01-08-2018 19:36 Art Niyet - Suizan Veya Önyargı 30-06-2018 06:47 Emin, Güvenilir Ve Nezaket Sahibi Olmak 10-05-2018 18:34 Gelin Ve Damat Mevzusu 04-04-2018 17:18 Yarınlar Bizim 20-02-2018 12:01 Siyonistlerin Kuklası Küstah Trump 21-12-2017 01:02 Evlilik Oyunu (!) 22-11-2017 12:03 Vefa Kavramı.. 19-10-2017 23:07 Geçimsizlik Ve Boşanma Hadiseleri 19-09-2017 20:53 Anlamlı Ve Bir O Kadarda Stratejik Ziyaret... 17-08-2017 15:53 Evlilik Huzurun Teminatıdır… 25-07-2017 22:45 Srebrenitsa’yı Unutmayalım... 10-07-2017 23:02 Evlilik İçin Mümeyyiz Olmak… 01-07-2017 18:05 Medeniyetimiz Ve Ufak Ayrıntılar 12-06-2017 17:21 Eşler Arasındaki Kıskançlık Ve Duygu Kontrolü... 10-05-2017 13:03 Sosyal Medyanın Negatif Ve Pozitif Yönü... 03-04-2017 05:01 Sevgi Ve Aşk Üzerine Kısa Bir Analiz.... 08-03-2017 19:08 Farkındalık... 08-02-2017 20:55 Mesuliyet Hissi Ve Merhamet Duygusu.. 18-01-2017 10:05 İnsanı Ve Misyonunu Tanımak. 03-01-2017 21:34 Terör Ve Şiddetin Meşruiyeti Yoktur. 14-12-2016 10:00 Fethullah Gülen’in İnanç Ve Psikolojisi... 16-11-2016 09:46 Kerbelâ’da Âşura Öncesi 08-10-2016 09:34 Azmettirici ABD Tetikçi FETÖ Destekçi NATO 28-09-2016 22:37 İşgalci Siyonist İsrail İle Anlaşmaya Hayır.. 31-08-2016 21:33 Kanlı Darbe Girişimine Bir Başka Açıdan Bakış... 11-08-2016 13:02 Kanlı Darbe Girişimi Hangi Amaca Matuf.. 21-07-2016 16:58 Sıbgatullah; Allah'ın Boyası.. 29-06-2016 00:15 Ramazan Ve Oruç 02-06-2016 09:13 İkra 02-05-2016 12:56 Önce Ahlâk Ve Manevîyat 01-04-2016 07:20 Edep 01-03-2016 10:05 Erbain Yürüyüşü 27-01-2016 23:41 Kerbelâ’yi Anmak Bidat Mi? 29-12-2015 22:47 Kûr’ân Ve İmâm Hüseyin 24-11-2015 16:53 Üst Kimlik Manifestomuz.. 21-10-2015 16:21 Teberrâ Ve Tevellâ 21-09-2015 22:19 Uhuvvet Ve Tasavvuf 18-08-2015 08:52 Ümmet Birlikteliğinin Önündeki Engeller 03-08-2015 14:02 Diyalog Ve Uhuvvet'in Ön Şartları… 30-06-2015 23:26 Tekfircilik Hastalığı (2) 20-06-2015 18:37 Tekfircilik Hastalığı -1- 25-05-2015 13:44 Tevhid Selâm Terör Örgütü Mü? 02-05-2015 17:51
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
tempobet