Ali Bulaç
Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 03-06-2022 08:18

Mülk Allah’ın, yeryüzü canlıların yuvasıdır -3-

A. Mülk kimindir?

İlk iki yazıda insanın Allah’ın muradı olduğunu; göklerin ve yerin insanın tasarrufuna ve yararına sunulduğunu; dinlerin ve hukuk sistemlerinin korumakla yükümlü olduğu temel hak ve özgürlüklerden herhangi bir insan grubunun yoksun bırakılmayacağını; şu veya zorlayıcı sebeple yerinden yurdundan hicret edip mülteci/sığınmacı (muhacir) duruma düşmüş insanları korumanın temel İslami bir yükümlülük olduğunu; bu yükümlükten kaçınanların veya buna karşı çıkanların Allah indinde ve Din Günü’nde sorumlu tutulacaklarını anlatmaya çalıştık.

Bu ana çerçeve  –hangi konumda olurlarsa olsunlar- insanların tümünü eşit kılar. Dinin sahih iman ve salih amelini, temel bilgisi ve kurucu fikrini referans alan her Müslümanın eşitlik anlayışıdır.

Bu yazıda ise nasıl varlık alemi tümüyle Allah’a ait ise ve her canlı ondan yararlanma hakkına sahipse, yeryüzünün de Yaratıcısı Allah’ın mülkü olduğunu ve her insan grubunun ve canlının ondan yararlanma hakkına sahip olduğunu yine Kur’an’dan hareketle anlatmaya çalışacağız:

1.“O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiç bir şey Allah’a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) “Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhar olan Allah’ındır. Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir. (40/Mü’min, 16-17; 3-Ai İmran, 26) “Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır” (63/Münafikun, 7

Yüce Allah kendi varlığının delil ve nişaneleri olarak insana çeşitli ayetler göstermektedir (27/Neml, 93). Bunları hem iç dünyamızda (enfûsi) hem maddi tabiat üzerinde ve evrende (afakî) müşahede edip üzerinde tefekkür etmek mümkündür (41/Fussilet, 53). Her biri birer sembol, yol gösterici delil, burhan olan ayetler ile insan arasında kesin mesafe yoktur, bazen kendi iç dünyamızda ruhen tecrübe eder, bazen hariçte gözlemleriz. Ruhen tecrübe ettiklerimiz bizi nefsin, hariçte gözlemlediklerimiz varlığın bilgisine götürür. Marifetünnefs ve marifetulhalk, esas itibariyle marifetullaha götüren bilgi yolları, konuları ve alanlarıdır.

Abdullah İbni’z-Zübeyr (r.a.) her namazdan sonra selâm verince Allah’ın elçisinin şöyle dua ettiğini nakleder:

“Allah’tan başka ilâh yoktur; yalnız Allah vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir. Allah’tan başka ibadete lâyık bir ilâh yoktur. Biz yalnız O’na ibadet ederiz. Sahip olduğumuz nimet ve lütuf O’nundur. En güzel övgüler O’na yakışır. Kâfirler hoşlanmasa da bütün samimiyetimizle, Allah’tan başka ilâh yoktur, deriz”.  (Müslim, Mesâcid 139, 140; Ebû Dâvûd, Vitir 25.)

Hz. Peygamber, insanları kıyametten sonraki toplanma ve buluşma günü ile o gün vuku bulacak dehşet verici olaylar konusunda uyarmakta, bugünden tedbirlerini almalarını, ne yapmaları gerektiğini söylemektedir.

İlahi mesajın özü şu:

Kimse yalan söylemesin, haksızlık yapmasın, sömürmesin, zulmetmesin, isyan ve inkâr içinde hayatını geçirmesin, ikiyüzlü davranmasın, hak ve hakikati gizlemesin. Çünkü o gün her şey apaçık ortaya çıkacaktır. Hiçbir şey gizli kalmayacak, gözden kaçmayacak, kim ne yapmışsa gözünün önüne serilecektir.

İşte böyle bir günde yüce Allah bütün varlıklara sorar:

“-Bugün mülk, hükümranlık ve saltanat kimindir?”

Bütün varlıklar hep bir ağızdan dile gelir, şu müthiş ve ebedi hakikati koro halinde haykırırlar:

“-Mülk kahhar olan Allah’ındır!”

Yaratılışın amacı Allah’ın hakkıyla takdir edilip sadece O’na kulluk edilmesidir. Mü’minler bu görevi  yerine getirdiler, ancak inkârcılar bu temel hakikati reddettiler. Bugün ise hakikat bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunu itiraf edip açıkça dile getirmekten başka yol ve çare kalmamıştır. Onlar da dünyada iken yapmadıklarını şimdi yapmakta; Allah’ın büyüklüğünü, azametini ve kudretini dile getirmektedirler. Kahhar olan Allah o gün yeryüzünün zorbalarını, despot ve zalimlerini kahredecek, onlara boyun eğdirecek, mazlumların ve mağdurların haklarını alacaktır. Ona kim isyan ettiyse, kibirlendiyse, önünde secde etmediyse o gün dizüstü çökecek, boyun eğecek ve yalvaracaktır. Kahredicilik bunu gerektirir. O gün mazlumların ve mahrumların yüzü gülecek, içleri serinleyecektir.

O gün hiç kimseye haksızlık yapılmaz, kim ne yapmışsa onun hesabını verecek, son derece adil bir yargılama sonunda müstahak olduğu cezaya çarptırılacaktır. Cennetlik-cehennemlik hiç kimse haksızlığa uğramayacak. (Bkz. 36/Yasin, 54; Müsned, III, 495.) Yüce Allah hesabı seri görendir. Yeryüzünün hâkimleri ve mahkemeleri yıllarca bir türlü davayı sonuçlandıramazlar, geciken adalet adalet olmaktan çıkar. O gün böyle bir zulüm olmayacaktır.

2. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Kıyâmet-saatinin kopacağı gün, (işte) o gün, batılda olanlar hüsrana uğrayacaklardır.” (45/Casiye, 27)

 

Varlık âlemi Allah’ın kudret eli altındadır, mülk O’nundur, O’nun karşısında hiçbir iktidar, servet ve bilgi birikimi mutlak değildir, hepsi ve her şey izafi ve fanidir. (3/Al-i İmran, 189). Varlığın bir eceli vardır, zamanı gelince –ki vakt-i saatini Allah’tan başka kimse bilemez- elbette kıyamet kopacak, bu kesin hakikate inanmayanlar; düşünce ve mücadelelerini “bâtıl” üzere yürütenler büyük bir hüsrana uğrayacaklardır (40/Mü’min, 78). “Mubtil” kimseler dünyada herhangi sağlam, güvenilir bir bilgi temeline dayanmadan sistemler kurmuş; sosyo-politik görüşler geliştirmiş ve insanları bu temelsiz sistemlere çağırmışlardı. Bugün iddia ve davalarının boş olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Fatiha sûresindeki “Din Günü“nü (1/4), bireysel suçları ve günahları dolayısıyla sadece şahısların değil, ortak bilinç, onaylanmış kararlar ve ortaya konan davranışlarla başkalarına haksızlık eden toplulukların ve ülke insanlarının da alacakları cezayı kapsar. Bu ceza bazen dünyada vuku bulur, ülkelerin, bazı yerleşim birimleri, mesela şehir ve ülkelerin toptan yok olması, içinde yaşayanların helak olması gibi. Fakat her zaman bu vuku bulmuyor ve belli bir dönemden sonra toplu ceza verilmeyeceği de belirtilmiştir. Ancak bu, kolektif suçların bunları irtikâp edenlerin yanında kâr kalacağı anlamına gelmez.

Bu ayet (40/16), tek tek insanlar gibi, toplumların da yaptıklarının gözetim altında tutulduğunu, bütün yapıp ettiklerinin bir kitapta toplandığını, tarihte cereyan eden olayların zamanın karanlık dehlizlerinde kaybolup gitmediğini, aksine günün birinde tümünün orta yere dökülüp kritiğinin ve hesabının yapılacağını haber veriyor. Bu haberin bugün için doğrulandığı sayısız örnek vermek mümkün. Parmak büyüklüğünde bir USB’de binlerce resim ve bilgi toplamak mümkün, ses ve görüntülerin kaybolmayıp uzayda kayıtlı oldukları anlaşılmış bulunuyor. Büyük Mahkeme’nin kurulacağı günde, yani Din Günü’nde her hak sahibi gasp edilmiş hakkını alacak, gadra uğrayan, kaynakları talan edilen, baskı altında tutulan, köleleştirilen, esir pazarlarında satılan insanlar da bu yüz kızartıcı suçları irtikâp edenlerden haklarını alacaklar. (43/Zuhruf, 80 ve 82/İnfitar, 10-12.)

3.“Musa kavmine: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah’ındır, ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir” dedi.” (7/A’raf, 128)

Firavun’un Musa aleyhisselama karşı koymasının sebeplerinden biri “Mısır’ın ve hakimiyeti altına alabileceği yeryüzünün (arz) mülk ve saltanatına sahip olduğunu iddia etmesiydi. Hz. Musa, ona yeryüzünün kimseye ait olmadığını; tek malikinin Allah olduğunu hatırlatıyor. Hz. Peygamber de birkaç kez, gerek ashabına gerekse hasımlarına mülkün/arzın sahibinin Allah olduğunu hatırlatmıştır (Buhari, Muharibin, 16-17; Müslim, Kasame, 9.)

Hz. Peygamber kıyamete kadar değişmeyecek bu gerçeği “kezzab” ünvanını alan yani çokça yalan söyleyen “yalancı peygamber” Müseyleme’ye verdiği cevapta tekrar etmiştir. Müseyleme ona şu teklifte bulunur:

“-Gel, seninle yeryüzünü ikiye bölelim, bir kısmı senin, bir kısmı benim olsun. Kureyş gasıb bir kavimdir.”

Hz. Peygamber, ona kısa bir cevap verir

“-Yeryüzü Allah’ındır!” (9)

B. Yeryüzü kimlerin yuvasıdır?

Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır.” (11/Hud, 6.)

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.” “Dabbe” her canlı varlık demektir, Arap dil örfünde bahusus at için kullanılır. Yeryüzünde debelenmekte olan, hareket eden her canlının rızkı Allah’a aittir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler canlı varlıklardır. Canlıların yeryüzü gezegenindeki tam dökümünü yapmak, eksiksiz envanterini çıkarmak neredeyse imkansızdır. (10)  Karada ve denizin derinliklerinde binlerce canlı türü yaşamaktadır. Yüce Allah onların nerede yaşadıklarını, yapılarını, organik özelliklerini, barındıkları yeri, hareketlerini bilir. İlahi düzen ve harmoniyle gıda zinciri içinde birbirlerinden beslenerek hayatlarını sürdürürler. Bu düzen/ekolojik sistem Yaratıcı tarafından kurulmuştur.

Allah, her canlının rızkını tekeffül etmiştir. Hakiki manada insan kendi rızkının maliki değildir. Bitkiler ve hayvanlar doğal yollardan beslenir. Bebekler annelerinden süt emer, insanlar gökten yağan yağmurdan yararlanır. Ne bebek süte maliktir ne insan gökten yağan yağmura. Bu durum rızık kaynaklarının Allah’a ait olduğunu gösterir.

İnsanın müdahil olduğu alan veya konu dağıtım ve bölüşüm sistemini ayarlayabilme güç ve imkânlarına sahip olmasıdır. Yüce Allah’ın emrettiği ve dinde gösterdiği gibi adil olarak dağıtacak olsa, herkes rızık kaynaklarından istifade eder, kimse aç kalmaz. Emekle elde ettiği hasılanın sahibi, kazandıklarının maliki olur. Emekle kazandıkları yanında ailesinden kendisine kalan miras, yapılan bağış ve hibe onun rızkıdır. Ancak güç sahipleri adaletsiz ve eşitsiz bölüşüm düzeni kurup emeği sömürdüklerinde, zayıfları ezdiklerinde, bir bahaneyle mallarını-mülklerini müsadere ettiklerinde Allah’ın adaletle dağıtımını emrettiği rızık kaynaklarının büyük bir bölümüne el koyar, böylelikle kitlesel yoksulluklara ve açlık tehlikesinin doğmasına sebep olurlar. Yoksa Allah, dünyanın batı yakasında yaşayan zenginleri daha çok sevdiğinden,  Afrika’da açlıktan kırılan insanlarla ilgilenmediğinden bu trajik adaletsizlik ve eşitsizlik var değildir. Bir insan grubu ne kadar haksız yoldan servet sahibiyse, o oranda yoksullar yoksul, açlar da açtır.

Şu halde su ve havanın, besin kaynaklarının dolayısıyla hayatın olduğu yegane gezegenimiz bütün canlıların yuvasıdır; onlar da Allah’ın kendileri için yarattığı rızıklardan yararlanırlar. Bitkilerin ve hayvanların tabii yuvası olan yeryüzünden yararlanma hakları var iken, şu veya bu kimliğinden dolayı başka yere iltica etmek zorunda kalmış insanlar nasıl oluyor da Allah’ın mülkünden kovulmaya müstahak olur veya ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulurlar? Kim, kimin mülkünde kimleri yoksun bırakma hakkına sahiptir?

C. Uluslar arası sözleşme hükümleri

Bizim Kur’an ve Sünnet’ten hareketle mülteci veya sığınmacılarla ilgili yaklaşımımız bugün uluslar arası sözleşmelerde de yer almaktadır:

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde geçen temel insani hak maddesi (Madde 14-1şöyle: “Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma imkanlarından yararlanma hakkı vardır.” 

Mülteci: 1951’de Cenevre’de imzalanan ve iltica terminolojisinin temelini oluşturan BM Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme’ye göre mülteci şöyle tanımlanmıştır:

Irkı, dini, milliyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan, bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişidir.

Hukuki statü olarak da bu şartları sağlayan kişi “mülteci” olarak ifade edilir.

Sığınmacı ise mülteci ile göçmen arasında deyim yerindeyse arada duran yerinden edilmiş kişiler için kullanılan bir kavramdır. Sığınmacı, uluslararası koruma arayan, başvuruda bulunduğu ülkede yetkili makamlarca başvurusu henüz sonuçlandırılmamış, yani henüz resmi olarak mülteci statüsü verilmemiş kişileri ifade eder. Bir başka ifadeyle, mültecilik statüsünü henüz kazanmamış ama bunun için başvurusu yapmış kişiler olup, mülteciler için geçerli olan kriterlerin kendilerine uygulanacağı kişilere sığınmacı denir.

Hukuki metinlerde “geri gönderme yasağı” sarih bir şekilde yer almış olup, Cenevre Sözleşmesi’nin 33’üncü maddesi mültecilerin geri gönderilmesini kesinlikle yasaklamaktadır.

Cenevre Sözleşmesi, hem sığınmacılar için hem de mülteciler için de kötü muamele ve işkence görmeme garantisini şart koşar.

Sonuç itibariyle mültecilere karşı ırkçı nefreti yayan, dışlayıcı politikalar izleyenler hem İslami bakımdan hem de uluslar arası genel kabul görmüş hukuk sözleşmeleri açısından suç işlemektedirler. Sonraki yazımızın konusu “Yeryüzüne kimler mirasçıdır, salih kullar kimlerdir?” olacak inşallah.

Notlar

9) İbn Hişam, es-Sîretü’n nebeviyye, Mektebetü’l-Külliyat el-Ezheriyye y. Mısır, ty. IV, 182.

10) ) Bitki ve hayvan türleri ve yeryüzündeki dağılımı için bkz. Jared Diamond, Tüfek, mikrop ve çelik, Çev. Ülker İnce, Pegasus y., İstanbul-2018.

FarklıBakış

NELER SÖYLENDİ?
@
Advert
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
bettilt