Ali Bulaç
Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 29-05-2022 07:50

Mülk Allah’ın, yeryüzü canlıların yuvasıdır 2

B.Mülteci ve muhacir konusunda Kur’ani hükümler

  1. Din ayrımı yapmaksızın sığınma hakkının tanınması

Kur’an-ı Kerim, “müşrik” de olsa, iltica talebinde bulunan her insana bu hakkın verilmesini emreder:

Eğer müşriklerden biri senden ’eman isterse’, ona eman ver; öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu ‘güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.’ Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.” (9/Tevbe, 6)

Eman: Sığınma hakkı, can ve mal güvenliği, himaye-koruma talebidir. İslam bilginleri başta Müslümanların yöneticisinin yani kamu otoritesinin eman vermeye yetkili olduğunu bildirmişlerdir. Devlet yetkilileri dışında erkek, kadın ve savaşma gücü olan çocuklar da gayrimüslimlere eman verebilir. “Müslümanların kanları birbirine denktir. En aşağı olanları bile zimmetini yerine getirmeye çalışır” (Ebu Davud, Cihad, 147, Diyat, 11; Nesai, Kasame, 10).

Ayet, çağımıza bakan yüzüyle kendi yurtlarında zor duruma düşmüş, öldürülme veya haksız yere hapsedilme tehdidiyle yüzyüze gelmiş ya da büyük bir tabii afete, ekolojik felakete maruz kalmış kimselerin Müslümanlardan eman, sığınma talep etmeleri veya Müslümanların yurduna iltica etmeleri durumunda onlara sığınma hakkı tanınacağı, genel anlamıyla bir coğrafi bölgenin kapasitesi her ne kadar ise o oranda mülteci kabul edeceği, bunun temel insani bir vecibe olduğunu anlatmaktadır.

  1. Mazlum için savaşma emri

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (4/Nisa, 75.)

“Müstaz’af”, ‘za’af’ kökünden türemiş bir kelime olup kuvvetli olmanın zıttıdır. Za’af sahibi kimseye yani kuvvetli olmayana ‘za’if (zayıf)’ denilir. ‘Za’af’, bedensel-fiziksel olabileceği gibi zihinsel, maddi, ruhsal ve ahlaki de olabilir. Bireyler ve toplumlar yerine göre nitelikte, yerine göre nicelikte zayıf olabilirler. Ekonomik geliri hayli yüksek bir toplumun kitle psikolojisi içinde kolayca manipüle edilebildiğini söyleyebiliriz. Siyasi ve iktisadi baskı altında olup güçten düşenler gibi, siyasi bakımdan özgür ve hayli zengin kimseler, ruhen ve entelektüel bakımdan güçten düşürülebilir. ‘Müstaz’af’, ‘istaz’afe’ fiilinin fail ismi olup, zayıf görmek, zayıf bırakmak, zayıf bir hale getirmek, zillete düşürmek demektir.

Kur’an-ı Kerim’de istiz’âf ve müstaz’af kelimeleri 13 yerde geçer. “İstiz’af” ve “istikbar (büyüklenme)” birbirlerini çağrıştırır biçimde bir arada zikredilirler. İlk istikbara kalkışan İblis olmakla beraber ondan bir haslet taşıyanlar bir yandan Allah’a ve peygamberlere karşı büyüklenirlerken, öte yandan tahakkümleri altına aldıkları insanları güçten düşürür, onları zayıflatırlar. Bu da şu demektir: Büyüklenen (müstekbir) nasıl, hakikatte büyük olmadığı halde, büyüklük duygusuna, vehmine kapılmışsa, aynı şekilde müstaz’af olan hakikatte zayıf değil, ya ona zayıf olma duygusu telkin edilmiş veya güç ve kuvvet kullanma imkân ve avantajları elinden alınmıştır. Müstaz’aflar, müstekbirler tarafından tahakküm altında tutulmakta, aşağılanmakta ve sömürülmektedirler. (Bkz. 4/Nisa 97.) Ayet, ilginç bir biçimde bu tür insan grupları için savaşmayı “Allah yolunda savaş“la aynı kategoride ele almaktadır.

Müfessirler, ayetin inişine sebep teşkil edenlerin hicret edemeyip Mekke’de kalan Müslümanlar olduğunu söylemişlerdir.  

Müstaz’aflar üç ana gruba ayrılır: Biri hakikatte güç sahibi olduğu halde kendini güçsüz sananlar; ikincisi güçten düşürülenler; üçüncüsü sahiden güçsüz olanlar. Ayet bu son kategoridekilere işaret etmektedir. İçlerinde erkekler var ama yaşlı veya özürlü, hasta olabilirler; kadınlar ve çocuklar erkek gibi fizyolojik güç ve kuvvete sahip değildirler. Ancak öyle olmakla beraber bunlar da ellerinden geldiğince gayret göstermek, mesela özgür bir ortama gitmek, altında yaşadıkları baskıyı ortadan kaldırmak ve bunun için çaba harcamak durumundadırlar. Ellerinden hiçbir şey gelmiyorsa elbette sorumlulukları o oranda azalır, “Allah’ın onları affedeceği umulur!” Affın umuda bağlanması sorumluluğun bütünüyle ortadan kalkmadığına, rehavetin hiçbir şekilde kabul edilmediğine işaret etmektedir. Birinin esaretten kurtarılması da bu kapsamdadır. Hz. Peygamber (s.a.v) “Esiri kurtarınız” buyurmuştur (Buhari, Cihad, 171; Müsned, IV, 394).

Bu ayet gerçek manada bir çıkış yolu bulamayan, ağır baskı ve tahakküm altında yaşayan insanların içinde bulundukları durumdan kurtarılması işinin Müslümanlara sorumluluklar yüklemektedir. İslami şuur ve sorumluluk taşıyanlar, dini hayatı kendi aile, sosyal çevresi veya ülkesiyle sınırlı tutamazlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, ağır baskı, tahakküm ve insanlık dışı şartlar altında yaşayan ve fakat kendi beşeri imkânlarıyla herhangi bir çıkış yolu bulamayanlara karşı Müslümanlar belli seviyelerde sorumludurlar. Özellikle Müslüman kardeşleri bu durumda iseler, bu sorumluluk bir kat daha artar, öncelikli görev niteliğini kazanır.

İslam dininin gözettiği hedeflerden biri insanların özgürleşmesidir. İnsanlar bazı durumlarda fikri ve politik tahakkümler, bazen da askeri diktatörlükler veya ağır sosyal baskılar altında yaşarlar. Her iki durumda baskı ve tahakküm insanın onuruyla bağdaşmaz. Dinlerinin sahih özüne bağlı Müslümanlar özgürleştirici insanlar olarak herkesin özgürlüğüne kavuşmasını isterler, kimseyi zorla dinlerine dâhil etmezler. “Fitne” bir görüşün veya dinin baskı yoluyla kabul ettirilmesidir, fitnenin “yeryüzünden kaldırılması ve dinin sadece Allah’a halis kılınması için savaşılması” demek, baskı altındaki insanların Hak dini kendi iradeleriyle seçebilecek özgürlüğe sahip olmaları haline gelebilmeleri demektir. (Bkz. 8/Enfal, 39.)

Müslümanlara Kuzey Irak ve İran kapılarını açan Kadisiyye savaşında (h. 16/m. 636) Sâd b. Ebi Vakkas, Rebi b. Amir’i elçi olarak İran karargâhına gönderdi. İran orduları başkomutanı Rüstem debdebe içinde altınlar, gümüşler, rahat yastıklar arasında oturuyordu, herkes şık ve gayet pahalı elbiseler giymişti. Kısa boyu ve kalın kalkanı ile ilerleyip karşısına dikilen Rebi bin Amir’e Rüstem

 

“-Siz ki çölde yaşayan bedevi Araplardınız, sizi buralara kadar getiren nedir?” diye sordu. Rebi b. Amir, gayet kendinden emin ve alicenap bir üslupla şu cevabı verdi:

 

 “-Biz, insanları kula kul olmaktan Allah’a kul olmaya, dünyanın darlığından ahiretin genişliğine ve dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine çıkaralım diye Allah’ın gönderdiği bir toplumuz.”

 

Baskı ve zulüm savaşın sebeplerinden biridir. Ancak baskı altındaki halkı kurtarmak, suistimale de açıktır. Bazen sömgergeci, emperyalist ve içten pazarlıklı devletler, göz diktikleri ülkeleri ele geçirmek amacıyla baskıyı araçsallaştırıp işgale veya iç savaş çıkartmaya alet olarak kullanabilirler.

Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla.” Bu bir şehirde veya bir ülkede kurumsallaşmış zulüm hakkında önemli ip uçlar vermektedir. Eğer bir ülkenin toplumsal hayatı ilahi emir ve ilkeler doğrultusunda değil de zümre, sınıf, aile ve başka grup çıkarına dayalı ise ve ana yönelim insanın heva ve hevesinin tatminini temel alıp bu da kitleler tarafından destekleniyorsa, o şehir veya ülke, halkıyla beraber zalim olma sıfatını kazanmaktadır. Böyle bir ülkede iyi insanların, baskı altında yaşayanların imdadına yetişmek, onların temel hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınması için çaba harcamak, bu hükmün kapsamı içinde görünmektedir. Baskı ve zulüm altında yaşayanlara yapılacak yardım iki şekilde olur: Biri, onları o ülkeden kurtarıp çıkarmak; diğeri temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almak.

Nisa sûresinde (4/97-99) tek başına güçsüzlüğün kurtarıcı olmadığı, güçsüz olanların imkân bulup “geniş olan Allah’ın arzı”nın herhangi bir bölgesine hicret edebilecekleri belirtilir. Kurumsallaşmış zulmü reddedenler veya baskıdan kurtulmak isteyenlerin imdadına yetişecek olanlar “Allah katından giden koruyucular ve yardımcılar”dır. Böyleleri için mücadeleyi göze almamak Müslümanlara yakışmaz. Ayetin girişinde “Size ne oluyor ki” uyarısıyla vurgulandığı üzere bu bir nakısa sayılır.

  1. Hicret etmek sorumluluktur

“Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: “Nerde idiniz?” onlar: “Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz’aflar) idir” derler. (Melekler de

NELER SÖYLENDİ?
@
Advert
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
bettilt