Orhan Kocabaş
Orhan Kocabaş
Giriş Tarihi : 15-03-2022 16:19

Birinci Yeniciler...

Şiir, İsmet Özel’in ifadesiyle millet olarak Batı karşısında mevcudiyetimizi devam ettirebilmek için gerekli olan vasıtaların başında gelmektedir. Bu yönüyle oldukça ciddiye alınması gereken, kimilerine göre edebiyattan da öte bir alandır. Batı karşısında 19. Yüzyıl boyunca etki altında kalan bir alan da edebiyattı. Şiir geleneğimizde Tanzimat ve sonrası diğer edebiyat akımları gibi yoğun Batı etkisinin altında şekillendi. Bu hem form olarak hem de içerik açısından bir etkidir. Cumhuriyet ile beraber ise yeni bir edebiyat ve daha özelde şiir döneminin başladığı malumdur. Bu dönem kendinden önceki Batı etkisindeki edebiyat dönemleri ve akımlarından da ayrılıyordu. Bunun ilk işaretlerini İstanbul’da mütareke döneminde Dergâh dergisini öğrencileriyle beraber çıkartan Yahya Kemal “Üç Tepe” yazısıyla (Birincisi Çamlıca tepesi Namık Kemal-Abdulhak Hamid gibi isimlerle eski edebiyatı, İkincisi Beyoğlu Tepebaşı Servet-i Fünun-Tevfik Fikret örneğinde Batı etkisindeki edebiyatı, üçüncü tepe İnönü Savaşı tepesi Metristepe Milli benliğimizi yeniden ortaya çıkaracak, yenilenmeyi atılımı sağlayacak sanat ve edebiyatı temsil ediyordu. 1921) vermeye çalışmıştı ama onun kendi realitimize dönmek diye formüle ettiği bu edebiyat, Cumhuriyet sonrası yeni siyasi atmosfere hiç uygun değildi. Konumuz işte Yahya Kemal’in de umduğunu bulamadığı bu yeni dönemde, Birinci Yeni veya Garip Akımı’nın, yeni kurulan Cumhuriyet döneminin ruhuna uygun bir akım olarak şiir alanındaki yeridir. Tekrar Yahya Kemal’e dönecek olursak, yazdığı yazılarda şiir geleneklerimizle ilişki bağlamında yeni olanı şekil bağlamında (kafiye ve vezin olmadığı için) gerçek şiir olarak görmez. Fakat o da içerik olarak Avrupa’da dahi eski edebiyatların aynı düzlemde yürüye yürüye yeknesaklaştığını ve yorulduğunu beyan ederken, bu etkinin ülkemize de sirayet ettiğinin farkındaydı. Yorulmak ve tekrar bağlamında ele alınsa da şiirdeki, edebiyattaki değişimi sadece bu ifadelerle ele almak naiflik olur. Çünkü dünya görüşündeki değişim, yani kapitalizm öncesi var olan toplum düzeninin değişmesi yada yıkılması, onun üzerinde yükselen geleneksel bütün zihniyet kodlarının alaşağı edilmesine sebep olmuştu. İnsanın iç dünyasının özgürleşmesi, kendi kendine yeterli olduğunun kesinliğine varma, Tanrı dâhil her şeyden şüphe etme yeni mekanik bilim tasavvurunun tezahürleridir. Bu Descartes ile başlayan doğaya hâkim olma ve yeryüzü cenneti kurma projesidir. Dünyevileşme, sekülerleşme, rasyonelleşme ve bizdeki anlamı ile batılılaşma anlamına gelen bu değişim siyasetten ekonomiye, kültürden sanata, şiirden müziğe kadar geniş bir alanda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük değişiklilere sebep olmuştu. Her zaman büyük değişimlerin en fazla hissedildiği iki alan vardır; bilim ve güzel sanatlar.  

“Eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel şairenin aleyhinde bulunmak lazımdır.” sloganı Orhan Veli’nin Garip Akımı için yazdığı manifesto niteliğindeki önsözünden alıntıdır. ( Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şairi rahat bırakmayan imaj ve şekilcilik dediği kafiye, uyak, beyit, aruz, mazmun, hazır kalıp hayaller biçimlere dayanan şairliği Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat “şairenelik” diye kritik ederler. ) Şairler dönemin ruhunu hisseden, gidişatını öngören şahsiyetlerdir. Garipçiler aynı zamanda aşkın olanla bağlantılı tanımlanan geleneksel insanın artık değiştiği, yerine otonom olan ve kendini gündelik pratikler içinde tanımlayan insan bireyin geçtiğini fark etmişlerdi. 1940’lı yılların başında yazdığı önsözde Orhan Veli, kendilerini yeni bir akımın kurucusu olarak nitelemekten çok bir ‘lüzum’dan bahseder, kurtulmak, yıkmak lüzumundan. Divan Edebiyatından Garip Akımı’na yaşanan büyük dönüşüm sadece vezin, kafiye, belli kalıp sembol, kelime stoklarından ve teşbihlere dayalı şiirden kurtulmak değildir,  aynı zamanda hafiflemek, rahatlamak ta vardır bu dönüşümde. Daha da önemlisi geçmişe ait şiirden kurtulma somut yaşamın vasıtasız, dolaysız, düşüncenin olguyla ilk ilişkisi ile tanımlanmasıdır, varoluş bütün çıplaklığıyla kendisini ifşa etmelidir. Sembollerden kurtulmadır aynı zamanda, somut görünen yaşanan dışında bir hakikat kabul edilmez, o yüzden fizik gibi beden ve madde şiirin konusu olmalıdır, ahlak ve metafizik hayattan ve şiirden çıkmalıdır artık. Batının gittikçe maddileşen hayatiyeti şair ruhunda garip bir şekil alarak, namütenahi ile irtibat zayıflıyor, yeni bir insan şiirde boy gösteriyordu, nasırıyla, erotik halli sevgiliyle, sokaktaki satıcısıyla. Bu aynı zamanda yeni bir insan arayışı veya inşa etme çabasıydı. Dönemin politikalarıyla denk düşen tarafları işte bunlardı; eskiden kurtulma, klasik insanın üzerinde ağırlık yapan namütenahi ile irtibat gibi yüklerden arındırılması, eski değerlerin yerle yeksan edilmesi gibi. Hemen hemen aynı dönemde yayın hayatına başlayan Varlık Dergisi bu şiire oldukça uygun geldi, Orhan Veli’nin “dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiçbir işe yaramamış olan şiir” söylemi dönemin politik diline, “eski şiirin müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak” suçlamasının Halkçılık ilkesine oldukça uygun düştüğü görülmektedir. Varlık Dergisi’nin 1930’lu yıllardaki edebiyat makalelerinde Osmanlı dönemi genelde “kötü, gerileme” gibi kavramlarla tanımlanırdı. Bu dönemde edebiyat alanında asıl amaç Divan, Tanzimat ve Serveti Fünun’dan ayrı bir edebiyat yaratmaktı. Arapça ve Farsça etkileri silinerek millilik vasfı taşıyan edebiyat eserleri üretilebilirdi. İslam’ın etkisi nedeniyle Türk dilinde milli bir edebiyat üretilememişti. Yeni metotlu edebiyatla ulusal edebiyat canlandırılmalıydı. Bu ve buna benzer görüşler Varlık Dergisi’nin yayın politikasını oluşturuyor ve edebiyat bir propaganda aracı olarak kullanılıyordu. Sık sık ta şuurlu Türk gençliği bu ulusal edebiyat için görevlendiriliyordu. İşte 1941 yılında Orhan Veli Garip Akımı’nın manifestosunu yazdığında, eski şiire dönük söyledikleri Varlık Dergisi politikalarına oldukça mutabık geldi. 

Bu tahripkârlığı İkinci Yeni şairlerinden Cemal Süreya Kemalizm’in yarattığı genel atmosfere bağlar: “Birinci Cumhuriyet ‘değer birikimi’ değil ‘değer tasfiyesi’ gerçekleştirdi. Yeni değerler hep yıkmaya dönüktür. Yeni bir insan yaratmaktan çok eski bir insanı yıkmaya dönüktür.” Yeni düzen kendi varlığını ‘eski kötüdür’ anlayışıyla hareket ederek belirlemiş fakat somut bir yeni tez ortaya koyamamıştır. Şiirde hissedildiği gibi, bu dönem yıkma üzerinden gerçekleştiğinden, eskiye ait her şey kötülenmiş fakat Türkiye’yi taşıyacak yeni bir düzen de kurulamamıştır. Bu dönem edebiyatının temelleri köksüzlük, niteliksizlik, seviyesizlik, teliften çok yarım yamalak çeviri üzerine kurulmuştur.1950 yılında Orhan Veli’nin şaibeli ölümü ile geride bıraktığı “Neler yapmadık şu vatan için, Kimimiz öldük, Kimimiz nutuk söyledik” mısraları gelinen çıkmaz sokağı da ziyadesiyle ifade etmekteydi. Zaten tüm mesele de buydu, eskinin yerine yeni nasıl koyulacaktı? Bu mesele özellikle şiirde 1950’li yılların başında 2. Dünya Savaşı sonrası değişen dünyayla yeni bir krize yol açıyor ve arayış devam ediyordu. Yeni olanı arayış, yenilenme, gelinen çıkmaz sokak, millet olarak varlığımızı devam ettirme arayışı, birinci yenilerin şiirinin bitişini ilan ediyordu. Gariplikler bitmiş yerini büyük savaş sonrası tarımda kapitalistleşen, kentlerin sanayileştiği, köyden kente geçişlerin başladığı ülkenin insanına dönük yeni bir şiir arayışı başlamıştı. Bu arayış İkinci Yeniciler dönemini getirecekti.

Yararlanılan Eserler:
İsmet Özel ve Partizan, Hüseyin Etil, Küre yay.
Cumhuriyet Misyonerleri, Serap Yolcu Yavuz, Vakıfbank Kültür Yay.
Batı’nın Sekülerleşme Süreci, Çağrı Taşgetiren, Açılım Kitap
Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergâh Yay.

NELER SÖYLENDİ?
@
Advert
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA