Harun Yılmaz
Harun Yılmaz
Giriş Tarihi : 25-02-2022 17:12

Engelleri Aşanlar, Engeline Takılanlar...

Bedensel engelli sporcuların azim dolu hikâyelerini okuruz, görürüz yazılı ve görsel medyada. Her biri bizler için ikondur, idoldür, hatta biraz aşırıca abartıyla ilahtırlar. Böyle sunulurlar çünkü bizlere…

İsimlerle örneklendirmeye gerek var mı, bilmem, ancak internette arandıkça, karşımıza yüzlerce başarı, azim hikâyesi çıkar.

Görme engelli milli yüzücü falanca;

Başarımın yegâne sebebi, yaşama sevincimi hiç kaybetmemiş olmamdır. Suda kendimi hiç olmadığı kadar özgür hissediyorum, kuşlar, balıklar gibiyim. Tek hedefim millî takıma seçilerek, ülkeme altın madalya kazandırmak; orada kendimi tüm dünyaya ispat etmek, yaşama sebebim budur. Böylece herkes tarafından adımın duyulduğu bir sporcu olmayı hayal ediyorum. İdolüm, başarısı ve sporcu kimliğiyle hayatımın odak noktasında yer alan, altın madalya avcısı ABD’li Michael Phelps; ona hayranım.

Yürüme engelli ampute atlet filanca;

Bir ayağımı kaybettikten sonra basketbolla tanıştım ve iyi bir sporcu olmak için kendime söz verdim. Basketbol benim için adeta bir sevda oldu, böylece hayattan kopmadım, yaşama sevincimi hiç kaybetmedim. Yeşilçam sanatçılarını kendime örnek edindim; onlar gibi ekrana çıkmalıydım. Engellilere karşı bakış açısını değiştirmek için görünür olmalıydım; önce manken oldum, sonra da koşucu. Önceleri bana bakıp acıyanlar, artık ‘helal olsun, bravo’ diyorlar. Hayattaki en büyük amacım, madalyalar kazanarak, bayrağımızı dalgalandırmak…

Yazılı ve görsel medya, resmî kurumlar, STK’lar, engelli insanlarımıza seküler manada yaşama sevinci vermek ve sağlam insanlara azim hikâyeleri sunmak için büyük çabalar gösterirler.

Kötü müdür bu? Eşcinsel, cinsiyetsiz, pedofilik ve daha bilmem ne sapkın idoller yanında gayet masumdur bu örnekler aslında, ama sekülerdir.
Bir de şu fear factor, survivor, doğada hayatta kalma türünden programlar, dağa tırmanma, saatte 300-400 km hızla yarış arabası, motosikleti kullanarak ölüme meydan okuma sporları vardır.

Bunlar, ‘İçinde böcük dolu havuzda şu kadar dakika kalacak, şu metreden suya çivileme atlayacak olan yarışmacımız, izleyicilere cesaretin ne olduğunu gösterecek, hadi aslanım, atla, zıpla, hopla…’ tezahüratları eşliğinde gözümüze, beynimize, dimağımıza sokulurlar…

Ölüme nasıl meydan okuduklarını, ne kadar cesur olduklarını işlerler zihinlerimizde…

Bunların bazılarına seküler olmaları dışında bir itirazımız yok esasen.
-o-

Bundan 1397 yıl önce; sene 625, yer Uhud Dağı etekleri…

Amr bin Cemuh.
Medineli Hazrec kabilesinin ileri gelenlerinden bir sahabe olan Amr bin Cemuh, bir ayağı topal (ENGELLİ) olan ihtiyar bir sahabe.
Oğulları Muaz, Muavvez ve Hallad, hanımı Hind, Akabe biatlarının hemen akabinde Müslüman olmuşlar, babaları Amr’ın da İslam’a girmesini gönülden arzulamışlardı.
Amr, evinin baş köşesine Menat putunu yerleştirmişti; onu her gün temizliyor, üstüne güzel kokular sürüyordu.
Amr’ın oğulları, Muaz bin Cebel’in verdiği akılla, gizlice Menat’ı geceden alıp, pislik çukuruna attılar.
Sabah putu yerinde göremeyen Amr, öfkeden kudurmuş bir şekilde arayıp, pislik çukurunda bulduğu putu, oradan çıkardı, temizledi, güzel kokular sürdü ve yerine koydu.
Her gece tekrarlanan bu hadise üzerine, üçüncü gece, kılıcını Menat’ın boynuna astı ve “Ey Menat! Bunları sana kimin yaptığını bilmiyorum. Eğer sen de hayır varsa, işte kılıç; kendini koru.” dedi.
Ancak aynı durum o gece de tekrarlanınca, artık onu çukurdan çıkarmadı; “Vallahi sen tanrı olsaydın, bir kenef çukurunda olmazdın.” dedi ve Müslüman oldu.

İşte bu Amr bin Cemuh’un ilk kez ÖLÜME MEYDAN OKUMASIYDI bu.
624 yılında cereyan eden Bedir Savaşı’na katılmayı çok istemişse de oğulları, onun ayağı yüzünden savaştan muaf olduğunu söylediler.
Aradan geçen bir yıl sonra, gönlü şehadete erme aşkıyla dolu olan Amr, Uhud Savaşı’nı, YEGANE AMACINA ermenin bir vesilesi olarak gördü.
Tek YAŞAMA SEVİNCİ Uhud’da şehit olmaktı artık.

Medine’de savaş hazırlıkları başlayınca, Amr da hazırlık yapmaya başladı.
Ancak oğulları ona engel olmak istediler ve “Sen, sakatlığın sebebiyle savaştan muafsın.” dediler.
Amr, ısrarcıydı; “Yazıklar olsun sizin gibi evlatlara! Bedir gazasında da böyle deyip, beni cennetten alıkoymuştunuz. Bu sefer de mi mahrum edeceksiniz?” diyerek, konuyu Hz. Peygamber’e götürmeyi teklif etti ve O ne derse, uyacağını söyledi.
Hz. Peygamber, “Amr, sen savaştan Allah’ın muaf tuttuğu kullarındansın.” deyince, Amr’ın gözleri doldu ve şöyle dedi;
“Ey Allah’ın Resulü! Sen bana, ‘sakatlığın sebebiyle savaşa katılıp şehit olamazsın, topal ayağını cennette sürüyerek dolaşamazsın’ mı diyorsun? Vallahi benim yeryüzündeki TEK YAŞAMA AMACIM, hayattaki TEK HEDEFİM savaşa katılmak ve şehit olmaktır.” dedi.

Hz. Peygamber, Amr’ın çocuklarına, “Babanızı kendi gönlüne bırakın, ısrar etmeyin; umulur ki, şehit olur ve cennete girer.” deyince, Amr, çocuklar gibi sevindi.

Artık o, KUŞLAR, BALIKLAR GİBİ ÖZGÜR hissediyordu kendini.
Amr’ın dilinde tek bir dua vardı; “Allah'ım! Bana şehitlik ver. Beni, yüzü yere eğilmiş, amacına ulaşamamış bir hâl ile ailemin yanına döndürme!”
Uhud’da zafer, yenilgiye dönünce, Hz. Peygamber’in yanında 10-12 kadar sahabe kalmıştı. Onlardan birisi de sağlam ayağının üzerinde zıplaya zıplaya sağa sola kılıç sallayarak, “Ben Cenneti istiyorum!.. Ben Cenneti istiyorum!..” diye haykıran Amr idi. Baba Amr ve oğlu Hallad, Resûlullah’a atılan oklara siper olurken şehadete erdiler.

ENGELLİ sahabe Amr, YAŞAMA SEBEBİ olan şehadete ermişti.

Hz. Peygamber, onların şehit olduğunu görünce; “Amr, oğlu Hallad ile beraber işte cennete ayak bastılar.” diye buyurdu.
-o-

ÖLÜME MEYDAN OKUMAK mı?
Abdullah bin Cahş, İslam Ordusu ile Medine’den ayrılırken şöyle dua etti; “Allah’ım! Bana, Uhud’da savaşıp şehit olmayı ihsan et. Öyle ki, müşrikler bedenimi parça parça etsinler. Hesap günü, Sen bana, ‘Ey Abdullah! Bu ne hâl.’ dediğinde, bu bana, Sen’in ve Resulünün uğrunda yapıldı, diyeyim.”
Abdullah bin Cahş’ın mübarek bedeni, savaş bittiğinde tanınmayacak hâldeydi.

Ölüme meydan okuyan biri de Hz. Peygamber’in amcası Hz. Hamza idi. Elinde salladığı iki kılıcıyla müşrik askerlerini biçerken bağırıyordu; “Ben Allah’ın aslanı Hamza’yım! Var mı karşıma çıkacak cesareti olan?”
Onun da mübarek bedeni kesilip biçilmiş, kalbi çıkarılarak, Ebu Süfyan’ın karısı Hind’in dişleri arasında çğnenmişti.

Hz. Peygamber, savaş başlamadan önce elinde tuttuğu bir kılıcı, “Bu kılıcın hakkını verecek kimdir?” diyerek, askerlerine teklif ediyordu.
Üzerinde “Korkaklıkta zillet ve utanç; ileri atılmakta, izzet ve şeref vardır. İnsan, korkaklık etse bile; kaderinden kaçamaz.” yazıyordu.
İşte o kılıcı Ebu Dücane almıştı Hz. Peygamber’den; ölüme nasıl meydan okunduğunu bir BAŞARI HİKAYESİ olarak ondan öğrenen nice erkek, kadın ve çocuk yiğitler, peşi sıra yüzyıllar boyunca aynı yolu yürüdüler.
-o-

Ölüme meydan okumak, işte böyle bir şeydi; “Korkaklıkta zillet ve ar; ileri atılmakta, izzet ve şeref var.”

İnsanlar, elbette yaşama umutla baksınlar, illaki muvaffak olsunlar, mihnet çekmesinler, bela ve musibet yaşamasınlar dileriz; lakin, medyanın, kurumların, başımıza gelen imtihan vesilesi arızaları, sıkıntıları bize seküler bir ahlakın başarı hikayeleri olarak sunmasına karşı da uyanık olalım…

…ya da onlar, içinde ahiret olmayan her çabayı, azimli birer başarı hikayesi olarak önümüze koysalar bile, mutlak manadaki tevfikin Allah’ın yanında olmakla olacağını bilerek yaşayalım. 

Allah’ım!
Katında hiçbir değeri olmayan YAŞAMA AZMİ’ne, MEYDAN OKUNAN ÖLÜM’e, nazar etmediğin bomboş bir HAYATA BAĞLANMA’ya değil, razı olduğun bir ömrün, razı olduğun bir ölümle irtihalini ihsan et bize.
-o-

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Advert
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA