Orhan Kocabaş
Orhan Kocabaş
Giriş Tarihi : 14-01-2022 21:49

Eğitim Sistemi Hakkında Bir Rapor....

“… bilginin niteliğini tanımlamalıyız ve bu, tarihte kuşaklar boyunca insanların düşünceleri, gözlemleri ve deneyimlerinin bir ürünü olan bilim olmalı; bilim insan bilgisinin geldiği en yüksek seviyedir ve hiç kuşkusuz herhangi bir kişisel deneyim, düşünce ya da felsefeden daha büyük önem taşır.

Yukarda alıntı yaptığımız bölüm 1950’li yılların sonunda Türkiye’de eğitimin bilimsel yönde gelişimi için kurulan komisyonun uzun bir emek ve süre sonrasında hazırladığı raporun içinden cümleler. Komisyon 1950’li yıllarda yükseköğretimin, özellikle de kalkınma için gerekli teknik eğitimin bilimsel temele oturtulması için Ford Vakfının teşviki ve katkılarıyla kurulmuş. Komisyon içinde Türk ve Amerikan hocalar ve bazı Milli Eğitim bürokratları var. Yurt içi ve dışında birçok gezi ve inceleme yapıyorlar. Rapor sonucunda neler gerçekleşiyor, bu çok açık değil. Fakat seçtiğimiz bölümlerden de anlaşıldığı gibi bilimin insan hayatında merkezi bir yer alması gerektiği özellikle vurgulanmış. Türkiye’de bilim eğitiminin niteliğinin arttırılması yanı sıra, bu çaba için gerekli zihinsel alt yapının oluşturulması gerektiği raporun detayları arasında görülebiliyor. Bu yüzden rapor zaman zaman doğu-batı karşıtlığı meselesinden, bilim-din karşıtlığı/ilişkisi gibi zor konulara da değinmiş. Bir karar verilmesi gerektiği, doğunun dogmatik aklını bir kenara bırakmadan, batılı bilim anlayışının yerleşmesinin güçlüğü de var rapor içinde. Rapora göre Batıda üretilen bilim anlayışının ülkeye yerleşmesi, teknik becerilerin geliştirilmesi bilimsel araştırma yöntemlerinin batılı standartlarına yaklaşılmasıyla mümkün olabilecektir.

Ankara’da 1956 yılında Amerikan üniversiteleri model alınarak ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların desteğiyle ve yabancı hocaların öncülüğünde orta doğuya da model olacak şekilde ODTÜ kurulmuştu. Özellikle mimarlık ve mühendislik fakülteleri bu desteklerle itibarlı bir eğitim merkezi haline gelmişti. Geçen yazımızda Amerikan çıkarları açısından Amerikan vakıflarının ülkemize olan ilgisinden bahsetmiştik. 1950 ve 60’li yıllar bu vakıflarının ilgilerinin, desteklerinin arttığı bir dönem olarak öne çıkmakta. Burslar verilmekte, öğrenciler Amerika’da eğitim alırken, yabancı ve itibarlı hocalar yeni kurulan üniversiteleri hem organize etmekte, hem de dersler vermektedir. Mali destekler ise artarak devam etmekte.

Bu ilişkiler ağına nasıl bakılması gerekmekte? Burada geçmişe dönük bir yargılama yapmak niyetinde değiliz. Ülkemiz açısından son 200 yıldır yaşadığımız ve halen devam etmekte olan bir kaygımız var; beka meselemiz. Batının arayı açmaya başlamasıyla bu kaygı derinleşmiş, bir an önce batının standartlarına ulaşmak için yoğun bir çaba harcanmıştır. 1950 sonrası Türkiye’nin Amerika ile ilişkilerini bu çerçevede de değerlendirmek gerekir. Ülkenin nüfus yoğunluğu, şehirleşme, üretim artışının sağlanması, alt yapı hizmetleri gibi dev sorunlarımız vardı ve bunu ancak iyi eğitimli insanlarla aşabilirdik. Yardımın nereden geldiği önemli değildi. Bizim acil ihtiyaçlarımız söz konusuydu son 200 yıl olduğu gibi. Ülkenin güçlenmesi için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Özellikle 1950 ile başlayan dönem, bir yönüyle cumhuriyet devrimleriyle başlayan süreçten bir sapmayı da göstermişti. Öncesinde doğulu olmamız, Müslüman kalmamız bir sorundu. Bunu sorun olarak gören içte ve dışta çevreler söz konusuydu. Fakat Cumhuriyeti kuran kadro ile 1950 sonrası ülkeyi idare eden kadronun kaygısı yine aynıydı, beka meselesi. Öncesinde bilimin mürşitliği meselesi sloganda kalmış bir söz olmanın ötesine geçememişti. Ortada bir de Müslüman kimliğimiz meselesi bulunmaktaydı. Eğitimde de ciddi bir mesafe kat edememiştik.

Tekrar rapor meselesine dönecek olursak, darbe öncesi 1959 Nisan ayında yazımı başlanan ve darbe sonrası 15 Temmuz 1960’da yayınlanan raporun içinde özellikle bilim eğitimi meselesinde yukarda bahsettiğimiz 1950 sonrası ve öncesi dönemin hassasiyetlerinin vurgulandığını görmekteyiz. Yani batı metotlarını kullanarak bilim yapacağız ama temel İslami inançlar ve değerleri de teşvik edeceğiz. Raporda bu İslami meselelere girilmesini komisyon içinde İstanbul Üniversitesi Türk Edebiyatı Profesörü Fahir İz’in bulunmasına bağlayabiliriz. Neticede 1950 sonrası artan ve halktan ciddi din eğitimi talebi göz ardı edilemezdi. Ülke içinde yoğun çabalarla elde edilen bir kazanım söz konusuydu. Bu kazanımlara darbe sonrası bile dokunulmadı zaten. Yukarda bahsettiğimiz gibi raporda Türkiye’nin doğulu unsurlarını yitirmeksizin Batıya uyum göstermesinin zahmetli bir iş olduğu da yazılmıştı. Bunun gibi kesin bir kanaat ortaya çıkarmaktan uzak, bir yanda İslami inanç ve değerleri teşvik edilirken batılı anlamda bir bilim eğitiminin sağlanmasının istenmesi bir nevi kafa karışıklığını da göstermekte. Bir yönüyle Cumhuriyet devrimlerinin en tartışılan ilkesi laiklikten sapma olarak da görülebilir, başka bir yönüyle batılı anlamda bilimsel eğitimin teşviki İslami olandan kopuş olarak da görülebilir. Fakat Müslüman çevrelerin de bilim meselesine yaklaşımda farklı bir görüşleri yoktu. Cumhuriyetle seçkinlerin eğitimle elde ettikleri üst mevkilere bir an önce yaklaşma en önemli amaçtı onlar için. Hatıra kitaplarından Müslümanların özellikle teknik eğitime teşvik edildiğini, bilimsel eğitimin imkânlarından istifade etmekte bir beis görmediklerini öğrenmekteyiz. Bürokrasi ve siyasette etkinlikleri ancak bu şekilde artabilirdi.

Sonuç olarak bilim eğitimi ağırlıklı hazırlanan rapor doğrultusunda mevcut otoriteler mutlaka adımlar atmışlardır. Amerikan Vakıfları Türkiye’de bilim eğitiminin gelişmesi için ciddi yatırımlar yapmış olsa da, hatta bu yatırımlarının sonuçlarından memnun kalsalar da, batılılaşma olgusunun durumu tartışmalıdır. Her ne kadar bilim yapma yöntemi konusunda batılı standartların aşılması söz konusu olmamasına rağmen, Müslüman kalarak batılılaşma gibi bir durumla yüz yüzeyiz. Belki Faruki’nin teorize ettiği bilginin İslamileşmesi meselesine dahi uzak olsak da, batılı bilim metotlarıyla Müslümanların yaptığı bilim ve teknolojiye az çok sahip olduk. Bir Müslümanca felsefe ve bilim dili kurabilir miyiz sorusu üzerinde durulmaya değer olarak beklemekte. Bunun imkânlarına ne kadar sahibiz? Geçmişte bilim olarak ortaya koyduklarımız bize referans olmaya yeterli mi? Bilgiyi üretmek ve bunu bizim yapmış olmamız, insanlığa bir şeyler katabiliyor mu? Geçmişimizi ve insanlığın şu anda geldiği noktayı kaçırmadan cevaplar üretebilmeliyiz. Amerikan Vakıfları batılı anlamda bir eğitim yapıldığında kendi hedeflerine hizmet edecek kitlelerin yetişeceğini varsayıyordu. Ülkedeki laik çevreler de dinden uzak bir insan tipi yetişmesini istiyordu.  Hedefte olmasa da metotta aynıydılar. Tüm bunlar tam manasıyla olmadı. Direnen çevreler her zaman olacak. Sonuçta Müslüman hayata hak batıl mücadelesi üzerinden bakmakta.

Gelecek yazımızda Amerikan Vakıf yetkilisi John Marshall’ın yine bu yıllarda yapmış olduğu ve Sosyal Bilimler ve Sanat alanlarında yaptığı faaliyetler ile yazar-çizer, sanat adamlarıyla yaptığı görüşmeleri mercek altına alarak, seküler alanın çoğaltılması meselesine değineceğiz.

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA