Süveyda Keskin
Süveyda Keskin
Giriş Tarihi : 29-08-2021 17:31
Güncelleme : 29-08-2021 17:34

Mülteci Olmak, Dünya Müslümanlarının Mülteciyle İmtihanı

İnsan ve Göç:

İnsan toplum içerisinde yaşama ihtiyacı duyan bir varlıkken, insan ve insana dair olan her sosyal unsurun, oluşumunda ve gelişmesinde sosyal çevre ve fiziki çevrenin mutlaka bir önemi vardır. Topluluk halinde yaşarken insan sürekli iletişim ve etkileşim halindedir. Bu da yaşadığı zaman ve mekanda sosyolojik bir takım sorunları beraberinde getirir ve göç neredeyse insanlık tarihi ile günümüze kadar gelen bir olgudur. Göç kavramını ilk kez alman coğrafyacı ve haritacı Ernest George Rovanstein gündeme getirmiştir Rovanstein’in “göç hayattır” sloganik cümlesi de hayli dikkat çekicidir. İnsanlık tarihi yüzyıllar boyunca göç hareketlerine sahne olmuş; soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaşlar, mübadeleler, doğal afetler, güvenlik ve ekonomik kaygılar göç unsurlarının en önemli ayağını oluşturmuştur. 2000 li yıllardan bu yana küreselleşmenin yarattığı etki ile de tüm sosyal etmenlerin karşılıklı olarak etkilendiğini, hızlandığını aynı zamanda farklı bir boyutuyla da nitelik kazandığını görüyoruz. Mekansal değişikliğe karşılık gelen göç, hiç şüphesiz kişinin doğup, büyüdüğü vatanını terk etmesi noktasında psikolojik tarafı başta olmak üzere toplum zemininde Her şeyini etkilemektedir.

İbni Haldun’un asabiyet teorisi, çevresel koşullar üzerinde olup, mekanın toplumsal yapı ve ilişkiler üzerindeki etkisini ortaya koyması bakımından önemlidir. Nedenleri ne olursa olsun, göç eden insanların iyi, huzurlu ve güvenli yaşama dair umut taşıdıklarını söyleyebiliriz. Zorunlu göçün 20. yüzyılda balkan Savaşlarıyla başladığını günümüzde ise en büyük mülteci krizini şahit olduğumuzu söyleyebiliriz.

Zorunlu göçü ifade eden mültecilikse “kültürel travma” olarak da tanımlanır. Tam burada tarihin en büyük göçünün kavimler göçü olduğunu; yeni medeniyetler ,devletler ve şehirlerin kurulmasına da öncülük ettiğini hatırlatmakta fayda var. Bu da zorunlu göçün dönüştürücü etkisinin en açık örneğini oluşturmuştur (Bayraktar, 2013:112 )Sosyolojik bir olgu olan göç, toplumsal bilim dallarını da oluşturmuş ve dal bu soruna yerel ve global çözümler bulmaya çalışmıştır . 1951 tarihli mültecilerin hukuki statüsüne ilişkin sözleşme ve mültecilerin hukuki statüsüne ilişkin 1967 protokolü; uluslararası alanda mülteci hukukuna ilişkin temel bilgileri oluştuyor.

Ayrıca İnsan Hakları Beyannamesinin 14. maddesi sığınma hakkı tanıyor. Maddede “herkesin zülüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır “ deniliyor.

Uluslararası hukuk, mülteci,sığınmacı ve göçmeni üç farklı statüde konumlandırır.

Mülteciyi güvenlik korku ve kaygılarından ötürü yurduna dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi olarak tanımlarken, uluslararası anlaşmalarla özel statü ve hukuki koruma sağlıyor. Bu korunmadan faydalanamayanlar ise “sığınmacı” olarak nitelendiriliyor. Mülteci olarak Uluslararası koruma aranmasına rağmen, statüleri henüz resmi olarak tanınmamış kişilerdir. “Göçmen” ise ülkesinden ekonomik veya diğer nedenlerle gönüllü olarak ayrılan kişidir. Ükelerini gönüllü olarak terk etmişlerdir mülteciler konusunda çalışma yürüten uluslararası örgütlerin başında BM Mülteciler Yüksek Komiteliği vardır. Fakat mülteci sorununa BM kalıcı çözümler getiremediği gibi insanların umut yolculuğunun dumura uğradığını görüyoruz. Ünlü sosyolog Bauman; bu insanlar için evlerini, toplumdaki konumlarını, hayatı boyunca elde etmek için çaba sarf ettikleri her şeyi kaybeden insanlardır der. ve onlar için “güvenliksiz sınıf” ifadesini kullanır. “Güvenliksiz sınıf” vasfıyla bugün Avrupa’ya göçen bu insanların precariat (güvenliksiz toplumu) anksiyete Ve kaygı içinde yaşadıklarını söyler precariat kavramı, Fransızca’daki (precarite) kelimesinden doğmuş olup çalakalem bir tercüme ile “kaygan zemin” olarak karşılığını bulur. “Misafirperverliğin sınırları sonsuz değildir. Ancak insanların acıya tahammül eşikleri de sonsuz değildir. “ diyen Bauman’ın gayet insani bir tespit yaptığını görüyoruz. Bauman büyük bir bilinmezlik var ve bunun sebebi her şeyden önce göçün kendisidir. İkinci sebepse bugün bütün insanlığın muzdarip olduğu belirsizliğin tüm değer veçheleridir, derken göçmenleri adeta “olmazsa olmaz kılan,biricik kılan “şeyi enteresan bir şekilde ortaya koyar. “Mevcut, hazır ve çantada keklik gibi görünen bir gruptur” der. Kullanılması gereken bir grup.

Neden mi ?

“Belirli şeylere uygun hale getirmek için son derece kullanışlıdırlar” derken aslında küresel bir projenin aygıtı oldukları acı gerçeğini dile getirir yani “adeta bu proje için yaratılan topluluk olarak” bahseder.

Ve Voltaire’den göçmenler projesine dair “eğer hiçbir göçmen olmasaydı,icat edilmeleri gerekirdi” sözüne yer verir. Günümüz politikalarının yürütülmesinde mutlak ihtiyaç, gizli küresel sermaye, küresel ticaret, küresel terörle vs mücadelede yeni bir avantaj sağlarlar; vurgusuyla mültecilerin yaratılma gereğine bu yönüyle dikkat çeker.

 Halbuki yanı başımızda komşularımızdır. Tanımak istemememize rağmen tanıdık kılarlar kendilerine . Bilinmeyeni cisimleştirmemizi, görünmeyi sağlarlar , vurgusuyla insan olarak bu insanları tanımamız, görmemiz gerektiği hatırlatmasını yapar. Bauman “küresel sermaye ,küresel ticaret küresel bilgi akışı vs aksine, göçmenleri avantaja dönüştürmenin çözümüne dair dünyanın birçok şeye haiz olduğunu”söyler.

Küresel bankalar, küresel şirketler vs bu insanların memleketlerine gitmelerinde yardımcı olmada asla zorluk çekmeyeceklerini ifade eder. Belirli bir küresel bir amaç için mükemmel bir şekilde icat edilmiş bu insan kitlelerinin sorununa yerinde, haklı ve adil çözüme dair dünyanın yoğunlaşması gerektiğini önemle vurgular.

Bauman mültecilerin trajedilerini betimlerken “Yahudilerin maruz kaldığından çok daha dokunaklı olduğunu , bunun yaşadığımız büyük günahlardan , aptal ve acımasız politikalardan kaynaklandığı gerçeğini açık yüreklilikle dile getirir.

 Evet Batı’nın sözde tüm ulusal hukuk ve sözleşmelere rağmen, göç akımını ve göçmen /sığınmacı hikayelerine bir yandan tasarlarken bir yandan tasarladığı bu insanlık trajedisine çözüm üretememesine ve üretmemesini bir yerlere oturtabiliyoruz artık. Tasarlanan küresel dünyanın önemli bir parçasını oluşturan göç ve mülteciler trajedisi uzun bir dönem daha yaşanılacak gibi görünüyor. Kötü yönetilen göç ve göçmen siyaseti, insan ve insanlığa dair birçok şeyi acımasızca ve olumsuz etkileyeceği şekilde tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.

Kur’an’da Hicret ve Muhacir

Şimdi ise Kur’an‘ın yurdunu terk etmek zorunda kalanlara ve onlar karşısındaki tavır ve tutumlarıyla imtihana tabi tutulan Müslümanlara bakışına kısaca bir göz atalım.

Kur’an’da Göç; “hicret” kavramı ile karşılanır. Hicret, sözlükte “ayrılmak terketmek, ilgisini kesmek” olarak geçerken, “dini sebeplere dayanarak bir mekandan diğerine göçme olarak da yer alır.” Özelde ise Hz. Resul’ün Mekke’den Medine’ye olan hicretin ifade eder.

Tevbe suresi 100.ayet:

Sabikun ‘un, (islama olan hizmetleriyle öne geçenlerin) birincileri olan muhacirler ve ensar ile onlara güzelce tabi olanlar var ya ,Allah onlardan razı olmuştur ve )onlar da ) O’ndan razı olmuşlardır ve Allah onları için altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; orada ebedi olarak devamlı kalıcıdırlar. İşte bu en büyük bir kurtuluştur.

Sabikun; sözlük anlamı “birinin önüne geçmek, onu geride bırakmak” anlamındaki “sebk ” kökünden türeyen Sabikûn terim olarak “Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlerden ve Medine’de bunları ağırlayan ensardan ilkleri” anlam verilse de muhacir ve Ensar olmada ilk sırada olanlar, müsabakayı önde tamamlayanlar anlamındadır.

Ve Kur’an’ın mülteci ve Ensar’ı övgüyle bahsedişini rahatça çıkarabiliriz. İslam’a giriş, hizmet ve dava noktasında ilki kapan, onlara yardım, güzellik iyilik ve hakla onlara ihsanda bulunan ve tabii olan ensar. Allah’ın onlardan, onların Allah’tan razı olduğu karşılıklı hoşnut huzur ve ödül olarak cennetin verildiği statüdeki insanlar.

Allah’ın rızası adına adanan ömürler… Mübadele, mücadeleyle geçen yaşamda zulme maruz kalan, yurdu terk etme emri ve zorunluluğu doğan iman sahiplerine; en güzeliyle en alasıyla, en sevdiğiyle karşılık veren, yurdunu, evini açan, davanın müdavimi kardeşlerine tabii olmayı yerinde gören, davasına bel veren “gönüllü, fedakar, yardımcı” insanlar. Ensar olanlar…

Rab’leri katında olağanüstü iki statü. Muhacir ve ensar olmak…

İmanda, teslimiyette ve feda etmekte yarışanların ilki olabilmek…

Düşünmeden, acaba demeden, nefse, dünyevi hiçbir kazanca zerre geçiş yapmadan cehdetmek, edenlere bel vermek kolay olmasa gerek ki, rabbin rızası ve altlarından ırmaklar akan cenneti hakketmek. Müjdelenmek…

Yüce Allah bize Necat’ın (kurtuluşun) reçetesini vermiş;”Ya muhacir ya ensar” ol demiş. Müsabakaya katılabilme onur, imkanına sahip olabilme şansı her zaman mevcuttur. Çünkü insanlık tarih boyunca hicret edecek muhacirleri çıkarmış, karşıya ensar olabilme hakkını vermiştir. Yani hicret her zaman iki yönlü imkan verir bizlere. Müsabaka her an devrede ve canlı.

“Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Haşr/9

Bu ayette de ensarın bir kez daha erdemli duruşuna şahit oluyoruz. Sevgiyi, iyiliği kıymetli olanı tartışmasız paylaşmayı, ihsanı feda etmeyi, kardeşliği barındırır.

ensar Allah katında birinci olmayı hak etmektir. İçinde zerre rahatsızlık duymadan yapılmıştır çünkü. Zaruret içinde iken hiç düşünmeden karşılığı beklemeden kardeşçe yapılmıştır .kardeşini kendi nefsine zaruret içinde de olsa tercih etmiştir. Bu birinciliktir. Rabbin rızasını kazanmaktır. Cennete varmaktır. Evet cennetin yolu muhacir ve ensar olmaktan geçiyor. “Onlara tabii olmaktan ihsanda bulunmaktan muhsin sahibi olmaktan geçiyor. Günümüzün insanlık acısını cennet kazancına çevirmek elimizde. Kurana iman etmiş müminler olarak. Yaşadığımız topraklar bize Ensar olma şansını vermiş milyonlarca muhacir kardeşimizi karşın güzel olanı, doğruyu, iyiliği, en sevdiğinden bahşedebilmeyi; muhsin olabilmeyi başarabilir, insan ve insanlığa dair erdemli duruşu sergileyebiliriz.

Belki de tarih hiç bu kadar buna karşılıklı olarak ihtiyaç duymadı. Allahın en güzel en şerefli olarak yarattığı insan, yola koyulanlar ve yolda karşılayanlar olarak rızayı kazanma adına kutsal bir birliktelik içindeler. Hiç şüphesiz zulmü yapanların hüsrana uğrayacakları bu durumda; ya muhacir ensar olabilme şerefine yakalayabilmek umuduyla…

Hiç şüphesiz Rabbin rızası adına yapılan her şey erdemli kişiliğin o da cennetin muştusudur.

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA