Alptekin Dursunoğlu
Alptekin Dursunoğlu
Giriş Tarihi : 21-06-2021 09:34

İran’da seçimler sonrası yeni bir dönem mi başlıyor?

İbrahim Reisi, eğer Ahmedinejad gibi yolunu ayırmayacaksa Ayetullah Hamenei’den sonraki ikinci ilkeci cumhurbaşkanı olacak.

İran’da neden yeni bir dönem

İran’da 1979’daki devrim günlerinde atılan “İstiklal, Azadi, Cumhuri-yi İslami” yani “bağımsızlık, özgürlük ve İslam cumhuriyeti” sloganı, devrimden sonra kurulan devletin siyasal kimliği oldu.

Bu yüzden İran’da son 40 yılda yapılan seçimler, tüm dünyada hem bu siyasal kimliğin ne ölçüde korunduğunu hem de ne ölçüde hayata geçirilebildiğini yansıtan temel parametrelerden biri olarak görüldü ve dikkatle izlendi.

Bu slogandaki “istiklal” vurgusu dış politika vizyonuyla ilgiliydi ve devrimin gerçekleştiği Soğuk Savaş döneminde Doğu blokuna da Batı blokuna da bağımlı olmamayı ifade ediyordu. İç politikayla ilgili olan “özgürlük”, diktatörlüğün reddini ifade ediyor; “İslam Cumhuriyeti” ise özgürlüğün çerçevesini belirliyordu.

1997 seçimlerine kadar İran’da ne kamuoyunda ne de siyasi cenahlar arasında devletin siyasi kimliği olarak tanımlanan bu değerler konusunda ciddi bir yorum farklılığı da görüş ayrılığı da yoktu. 

Çünkü İranlılar 1989’a kadar Amerika tarafından cesaretlendirilen ve Suriye dışındaki tüm Arap ülkeleri tarafından desteklenen Saddam Hüseyin’in dayattığı savaşa karşı ülkelerini savunmuş; ardından da savaşın yaralarını sarmakla meşgul olmuştu. 

İran’da her hükümetin bir isim alması gelenektir. 1989’dan 1997’ye kadar süren Haşimi Rafsancani’nin iki dönemlik hükümetine “Sazendegi (inşa ve onarım) hükümeti” adı verilmesi tesadüf değildi.

Görüş ayrılıkları ve ‘reformcu’ ‘ilkeci’ ayrımının doğuşu

İran’da 1979’dan sonra kurulan siyasi sistemin yapısı ve hedefleri konusundaki görüş ayrılığı aslında hemen başlamış ve 1997 seçimlerinde ‘reformcu’ ve ‘ilkeci’ adıyla anılacak olan siyasi cenahlar çok erken dönemde oluşmuştu.

Her ikisinin adı da Türkçeye ‘Mücadeleci Din Alimleri Topluluğu’ olarak tercüme edilebilecek bu iki örgütten biri ‘sağcı’, diğeri de ‘solcu’ olarak adlandırılıyordu.

İran’da bahse konu olan ‘sağ’ ve ‘sol’ anlayış dünyadaki bilinen anlam içeriklerine sahip değildi; ancak ekonomide devletçiliği savunan ‘Ruhaniyun-ı Mubariz’ solcu, özel teşebbüsü savunan ‘Ruhaniyet-i Mubariz’ ise sağcı olarak niteleniyordu. 

Ayrıca 1990’lı yıllara kadar ‘solcular’, Amerika ile ilişki kurulmasına şiddetle karşı çıkarken ‘sağcılar’ İran’ın dondurulan mal varlığının serbest bırakılması ve Saddam’a verilen desteğin kesilmesi karşılığında Amerika ile ilişki kurmaya açıktılar.     

Savaşın bitmesinden ve yaralarının sarılmasından sonra önceki görüş ayrılıkları tamamen başkalaşmış ve onlara bir de kalkınma hedeflerine ilişkin yaklaşım farklılıkları eklenmişti.

1997 seçimlerinde ‘reformcu’ adını alacak olan solculara göre savaş bittiğine ve savaşın yaraları da sarıldığına göre artık ülkenin sadece ekonomik olarak değil siyasi ve kültürel olarak da kalkındırılması gerekiyordu. 

Ekonomik kalkınma dış dünya ile dostça ilişki kurulmasını; dış dünya ile dostça ilişkiler kurulabilmesi ise siyasi ve kültürel reformların yapılmasını gerektiriyordu. Bu kalkınma ve reform anlayışı, “bağımsızlık, özgürlük ve İslam cumhuriyeti” değerlerini yeniden tanımlamaktan yanaydı.  

Onlara göre örneğin, Soğuk Savaş döneminin sona erdiği bir dünyada artık “Ne Doğu ne Batı” sloganı anlamsızdı. Küreselleşen bir dünyada da ‘ulusal egemenlik’ ve ‘bağımsızlık’ kavramları klasik anlamını kaybetmişti. 

Dolayısıyla İran İslam Cumhuriyeti’nin öncelikle tehdit algısını değiştirmesi, dış politikayı güvenlik eksenli olmaktan çıkarıp, işbirliği eksenli bir dış politika benimsemesi gerekiyordu. 

Zira İslam Cumhuriyeti’nin öncelikli tehdit olarak tanımladığı “küresel istikbar”, Soğuk Savaş’ta Sovyetlerin “uluslararası emperyalizm” söylemini hatırlatıyor ve İran’ın Amerika ile ilişki kurmasını zorlaştırıyordu. Öte yandan İsrail’in tanınmaması, Ortadoğu barış Planının reddedilmesi, Filistin ve Lübnan direnişlerinin desteklenmesi de İran’ı Arap ülkeleri nezdinde yalnızlaştırıyordu.

İç politikada ise hem devrimle birlikte kendini dışlanmış hisseden kesimlerin kazanılması hem de dünyayla uyum için ‘özgürlük’ sınırının genişletilmesi gerekiyordu; yani ‘cumhuriyet’ niteliği baskın bir “İslam Cumhuriyeti” hedefi ortaya konmalıydı.

Bu kalkınma ve reform anlayışı, 1997 seçimlerinde Muhammed Hatemi ile birlikte 8 yıl iktidar oldu. Ancak Hatemi’nin 8 yıllık ‘ıslahat’ (reform) hükümeti, toplumsal desteğine rağmen öngördüğü hedeflerini gerçekleştirmede başarısız oldu; başarısızlığını ise ‘gizli devletin’ engellemesiyle açıkladı.

Değişen İran değişmeyen klişeler

İran’da 1997 seçimlerinde ortaya çıkan bu yeni ayrım, en çok da yabancısı oldukları ülkeleri ‘radikaller – ılımlılar’klişesiyle açıklamaya bayılan Batı medyasının ve onların argümanlarını tekrar eden diğerlerinin işine yaradı.     

Çünkü artık ılımlı mı radikal mi olduğuna bir türlü karar veremedikleri Rafsancani dönemi kapanmış; “kanun devleti, sivil toplum, medeniyetler diyalogu” sloganları atan ‘sarıklı Gorbaçov’ dönemi başlamıştı. “İstiklal, azadi ve cumhuri-yi İslami’ kimliğinin yerleşik tanımında ısrar eden ‘ilkeciler’ ise muhalefete düşmüştü. Yani taraflar netleşmiş; alınacak pozisyon da belli olmuştu.

 'Reformcu – muhafazakar’ ayrımı, İran’da 1997 ile 2005 arasındaki siyasal çelişkilerin anlaşılmasını dolayısıyla da İran’ın muhtemel yönünün öngörülebilmesini kolaylaştırıyordu. 

Ancak 2005’ten bugüne kadar siyasal taraflar, söylemler, hedefler, hem çok farklılaşıp hem de çok çeşitlenmiş olmasına rağmen İran’daki her siyasal olay hala ‘reformcu - muhafazakar’ klişesiyle analiz ediliyor.

Halbuki İranlı bir siyasi lideri veya partiyi tanımayan yabancı bir okuyucuya kısmen fikir vermesi bakımından yararlı olsa da bu tasnif, hele de bugün siyasi aktörlerin çelişkilerini anlamayı ve İran’ın yönünü öngörmeyi kolaylaştırmak bir yana daha da güçleştiriyor. 

Gerçi “reformcu – muhafazakar” çelişkisinin yetersiz kaldığı durumlarda çoğu zaman ‘rejim’ adlı her derde deva bir kavram yahut ‘mollalar’ adlı bir fantezi imdada yetişiyor. Örneğin seçimlerde ‘reformcu’ birinin adaylığı reddedilmişse o, “rejim tarafından”; “muhafazakar” birinin adaylığı reddedilmişse de “mollalar tarafından” reddedilmiş oluyor!  

Halbuki “reformcu – muhafazakar” çelişkisi sadece 1997 – 2005 arasındaki döneme ilişkin siyasal çelişkileri açıklamaya yardımcı olabilir; ancak bugünü asla açıklayamaz. Çünkü 2005’ten sonra iki yeni anlayış daha ortaya çıktı ve 18 Haziran 2021 seçimlerine kadar da İran’ı sırasıyla bu iki yeni anlayış yönetti.

Haşimi Rafsancani ve Mahmud Ahmedinejad, sadece cumhurbaşkanlığı dönemini tamamlamış sıradan birer siyasetçi değil. Haşimi Rafsancani İran’da ‘İtidal’ adı verilen bir siyasi anlayışın fikir babası ve önderi; Ahmedinejad ise benim ‘Yeni Muhafazakar’ olarak tanımladığım bir akımın siyasi lideri.

Rafsancani’nin fikri önderliğinde ortaya çıkan akımın siyasi partisinin adı Türkçeye ‘Bürokratlar Partisi’ olarak tercüme edilebilecek ‘Hizb-i Kargozaran’dı. Bu parti üyelerinin 2013 seçimlerini kazanan Hasan Ruhani liderliğinde kurduğu ‘İtidal ve Kalkınma Partisi’ ve Hasan Ruhani’nin hükümetine ‘İtidal ve Ümit hükümeti’ adını vermesi söz konusu siyasi akımın adının ‘itidal’ olarak yerleşmesini sağladı.

Benim Mahmud Ahmedinejad’ın siyasi anlayışını ‘Yeni Muhafazakar’ diye isimlendirmemin sebebi ise Amerika’daki ve Türkiye’deki benzerleriyle ortak davranışlar sergilemesinden kaynaklanıyor. 

Örneğin halkın kutsal değerlerini siyasi hedefleri doğrulusunda araçsallaştırıyor, gerçeklikten uzak; ama fanatik kesimleri heyecanlandıracak hedefler ortaya koyuyor. Kendine kutsal bir davanın öncüsü misyonu biçtiği için her türlü yöntemi meşru görüyor. Tutarsızlıklarının veya çelişkilerinin dahi bir hikmete mebni olduğuna inanıyor, taraftarlarını da buna inandırıyor.  

Seçim mühendisliği ve ‘Ortadoğu demokrasisi’ kriteri

Geçtiğimiz cuma günü cesur bir seçim mühendisliği ile yapılan seçim, İran’da yeni bir dönem başlattı. Elbette bu seçimleri 1997’den beri tekrarlanan klişelerle değerlendirenler, doğal olarak seçimin sadece mühendisliği ile ilgilenip katılımın düşüklüğüne dikkat çekebiliyor. Dolayısıyla da başlayan dönemdeki yeniliği göremediği için İran’ın önümüzdeki 4 yıllık dönemini ‘tarih tekerrürü’ olarak okuyor.

Bu klişe analize göre örneğin Amerika’daki teorik olarak çok partili; ama pratikte iki partili sistem ve parti içi aday belirleme kriterleri yahut başka ülkelerdeki seçim barajı oranları bir seçim mühendisliği değil, seçim mühendisliği sadece İran’da yapılıyor!

Mollalar’, reformcu adayları engelleyip muhafazakar birini cumhurbaşkanı seçtirmek istiyor. Seçimlere katılımın düşüklüğü ise halkın rejime karşı olduğunu gösteriyor. 

Elbette her ülkede olduğu gibi İran’da da bir seçim mühendisliği olduğu ve 18 Haziran seçimlerindeki yüzde 49’luk katılımın İran normalinin altında olduğu doğru.

Ancak salt seçim mühendisliği ve katılım düşüklüğü verilerinden hareketle ‘Ortadoğu demokrasisi’ yahut ‘halk rejime karşı’ sonuçları çıkarılacaksa katılımı yüzde 40’ta kalan Fransa’nın[1] ‘Ortadoğu demokrasisi’ standardına yükselebilmesi için 9 puana ihtiyacı var. Katılım oranları yüzde 85’lerde olan[2] Türkiye ise demokrasi rekortmeni.    

Öte yandan Trump’la Biden’ın yarıştığı Amerika’daki tüm zamanların en rekabetli seçimlerinde katılım son 120 yılın en yüksek düzeyine ulaşarak yüzde 66 olurken.[3] İran’ın en rekabetli seçimi olan Ahmedinejad’la Musevi’nin yarıştığı 2009 seçimlerine katılım 85 olmuştu.[4]

18 Haziran seçimleri ve katılımı ‘cesur’ mühendislik

İran’da 1997 seçimlerinde ‘reformcular ile ilkeciler’ yarışmış ve iki dönem boyunca reformcular kazanmıştı. 2005 seçimlerinde her ne kadar Ahmedinejad ile Rafsancani aday olsa da bu, ‘Yeni Muhafazakarlar’ ile ‘İtidalcilerin’ yarışı değildi. Çünkü Ahhmedinejad ‘ilkecilerin’ adayıydı ve Rafsancani de henüz ‘ilkecilerden’ ayrı düşmemişti.

2009 seçimleri ‘İlkeci’ ve ‘Yeni muhafazakar’ koalisyonu ile ‘reformcu’ ve ‘itidalci’ koalisyonunun yarışıydı. Geri bu seçimlerde Ahmedinejad henüz ‘Yeni Muhafazakar’ kimliğiyle, Rafsancani de ‘İtidal’ci kimliğiyle İlkecilerden ayrılmış değildi. 

Bu ayrışma, hile tartışmaları sebebiyle yapılan itirazlardan ve yaşanan büyük güvenlik sorunlarından sonra belirginleşti.

Hasan Ruhani ile Muhammed Bakır Kalibaf’ın aday olduğu 2013 seçimleri ile Hasan Ruhani ile İbrahim Reisi’nin aday olduğu 2017 seçimleri ‘Reformcu – İtidalci’ koalisyonu ile ‘ilkeciler’ arası bir yarıştı. Bu seçimlerde Ahmedinejad’ın en yakın arkadaşları olan Rahim Meşşai ve Hamid Bekai’nin adaylığı reddedilmiş; dolayısıyla ‘Yeni Muhafazakarlar’ seçim dışı bırakılmıştı.

18 Haziran seçimlerinde ‘Yeni muhafazakarlar’ yine yarış dışı bırakıldı. 5 ‘İlkeci’, bir ‘Reformcu’ bir de ‘İtidal’ci adayın yarışmasına imkan veren bir seçim mühendisliği yapıldı. Bu mühendislikle de görünüşte çeşitliliğe özen gösteren; ama reformcuların ve itidalcilerin zayıf adaylarına izin vererek ilkeci bir adayın zaferini garantileyen bir tasarım üretildi.

Yeni Muhafazakarlar ile ‘reformcuların’ güçlü ismi Mesud Pizişkiyan’ın ve ‘itidalcilerin’ güçlü ismi Ali Laricani’nin adaylığının reddedilmesi, bu tasarımın mühendisi olan Anayasayı Koruyucular Kurulu (AKK) açısından çok cesur bir karardı. 

Zira bu seçim mühendisliği ile ‘ilkeci’ İbrahim Reisi’nin zaferi kadar seçimlere katılımın düşüklüğü de kesinleşmişti. 

Nitekim beklenen oldu Ahmedinejad, Mir Hüseyin Musevi ile Mustafa Taczade ve Rafsancani’nin kızı Faize Haşimi seçimi boykot ettiğini açıkladı. Bu, Yeni Muhafazakarlar ile Reformcuların ve İtidalcilerin bir kısmının rejim karşıtlarıyla ve birbirleriyle aynı safa düşme pahasına boykot uyguladığı ilk seçim oldu. 

Seçim sonuçlarının açıklandığı gün ‘Clubhouse’daki İlkecilerin odalarda memnuniyet, Reformcuların odalarda ise başarısızlık itirafı ve özeleştiri hakimdi. Zira reformcu aday Muhsin Mehralizade’nin Abdunnasır Himeti lehine yarıştan çekilmesiyle yine bir reformcu – itidalci koalisyonu oluşmuş; ancak koalisyonun adayı iki ilkeci adayın gerisinde kalarak üçüncü olabilmişti.

Bu sonuç, reformcuların açık bir başarısızlığıydı; çünkü 15 reformcu partinin oluşturduğu ‘Cumhur İttifakı’ Himmeti’ye destek açıklamıştı;[5] ama buna rağmen ya seçmenini sandığa götürmeyi başaramamıştı ya da seçmen tabanını kaybetmişti.

İlkecilerin başarısı mı Anayasayı Koruyucular Kurulu’nun (AKK) başarısı mı?

Peki 18 Haziran seçim sonucu Reformcuların desteklediği adayın üçüncü olması onlar için bir hezimet de İlkeci aday İbrahim Reisi’nin cumhurbaşkanı seçilmesi İlkecilerin zaferi mi? Bu soruya ancak Ahmedinejad’ın, Laricani’nin ve Pizişkiyan’ın adaylığı onaylansa ve bu sonuç çıksaydı evet cevabı verebilecektik.

Çünkü İlkecilerin en güçlü adayı Reisi, şu an Yeni Muhafazakarların en güçlü adayı Ahmedinejad’ın, İtidalcilerin en güçlü adayı Laricani’nin ve Reformcuların en güçlü adayı Pizişkiyan’ın engellendiği bir yarışı kazandı.

Bu sonucu üretecek projenin mimarı olan AKK, katılımı yüzde 50’nin altına düşürmeyi ve halkın yüze 51’ini rejim muhalifleriyle aynı safa düşürmeyi göze alacak kadar ‘cesur’ bir mühendislik yaptı! Ama aynı cesareti adayları reddetme gerekçelerini açıklama konusunda gösteremedi.      

AKK Sözcüsü Abbas Ali Kedhodai, adayların hangi kriterlere göre reddedildiğini açıklarken dahi şeffaf olamadı:

Anayasanın 115. Maddesine göre söz konusu kişilerin belgeleri Anayasayı Koruyucular Kurulu üyeleri (AKK) tarafından okunduktan sonra bir adayın AKK’nin 7 üyesinden olumlu oy alması gerekiyor. Her üyenin hangi esasa göre olumlu veya olumsuz oy verdiğini açıklayamam” dedi.

Seçim yasasında meclisin yeni düzenlemeler yapmasını gerektiren sorunlar olabilir, umarım yeni meclis bu konuda adım atar” [6] diyerek, sürecin sorunlu olduğunu adeta itiraf etti.

Ali Laricani, adaylığının reddedilme sebebinin kendisine açıklanmadığını[7] söylerken; Refromcu Hizb-i Merdomsalari (Demokrasi Partisi) Genel Sekreteri Mustafa Kevakibiyan da adaylığının reddedilme sebebinin yayımlanmasını istedi.[8]

Gerçi AKK Sözcüsü Kedhodai, aylar önce yasa gereği bir kişinin reddedilme sebebini kamuya açıklayamadıklarını söylemişti;[9] ancak adaylıkları reddedilen kişilerin itibarlarını korumak için sebebin kamuya açıklanmasını önleyen yasa, tersine sonuç vermiş ve adaylıkları reddedilen kişilerin kendilerini de ailelerini de zan altında bırakan spekülasyonlar yapılmaya başlanmıştı.  

Cumhurbaşkanlığı seçim yasasında bizim sebep açıklamamızı gerektiren bir madde yok. Ama talepte bulunan kişileri davet ettik. Geçen hafta 4 kişiyi davet etmiştik, bu hafta da ilk fırsatta diğer iki kişiyi davet edeceğiz[10] diyen AKK sözcüsü işleyişin ne kadar keyfi olduğunu itiraf etmiş oldu.

Sonuç

İtiraz hakkı olmayan ve reddedilme gerekçesini öğrenmek için bile olağanüstü bir çaba göstermek zorunda kalan adaylardan Ahmedinejad dışındaki çoğu, seçimlere katılım çağrısı yaptı. Dolayısıyla böylesi mühendislik harikası bir seçime yüzde 49 katılım aslında az değil!

Ahmedinejad dönemi hariç tutulursa, İran İslam Cumhuriyeti, 40 yıl boyunca Başbakan Mir Hüseyin Musevi, Haşimi Rafsancani, Muhammed Hatemi, Hasan Ruhani gibi ya reformcu ya da itidalci liderler tarafından yönetildi.

Peki İran halkı kimilerine göre “seçimlerden umudunu kesmesine” neden olan yönetime neden şimdiye kadar hep reformcuları veya itidalcileri seçiyor da ilkeciler ancak rekabeti ortadan kaldıran bir mühendislikle kurgulanan seçimleri kazanabiliyor?

İlkecilerin bu sorunun cevabını bürokrasiyle özdeşlemiş olmalarında araması gerekiyor. Onların bürokrasiyle özdeşleşmiş olması, ‘gizli devlet’ söylemiyle siyasi kurumların başarısızlıklarından da onların sorumlu tutulmasına neden oluyor. 

Neoliberal Reformcular ile İtidalciler ise her dönem umut dağıtmayı ve mağduriyet söylemiyle halkın teveccühünü kazanmayı başarıyor.

İbrahim Reisi, eğer Ahmedinejad gibi yolunu ayırmayacaksa Ayetullah Hamenei’den sonraki ikinci ilkeci cumhurbaşkanı olacak. Bu, hem fark yaratacak bir program ortaya koymak ve hem de halka güven vermek bakımından İlkeciler için eşsiz bir fırsat. Zira hem bürokrasinin ve hem de meclisin desteğine sahip.

 


[3] Amerika’nın Sesi. 25 Aralık 2020. ABD 2020’de Olağanüstü Seçim Süreci Yaşadı

NELER SÖYLENDİ?
@
Alptekin Dursunoğlu

Alptekin Dursunoğlu

DİĞER YAZILARI Erbil’den mesaj: 'Şehit Süleymani, General Süleymani’den' daha tehlikeli... İşte İlham Aliyev’in 'İsrail burada nerede?' sorusunun cevabı Yorgunların uzlaşmasıyla doğan Taliban emirliği Yeni bölgesel denklem ihtiyacı İsmail Heniye'nin İsrail İle Normalleşme Yönünde Adım Atan Fas Ziyareti... ‘Ümmetin liderlik’ ve Filistin’in silah sorunu... İdlib mi Fırat’ın doğusu mu? Suriye krizi onuncu yılına girerken.. Yozlaşmış düzenler, lümpen devrimler... Suriye hevesleri ve İdlib kaygıları arasında tercih zorunluluğu.. Direniş’in Zulfikar’ı Amerikan Jokerleri, Irak ve Lübnan'da Neler Oluyor... Barış Pınarı’nda neye niyet neye kısmet... İdlib için ‘yeni bir sayfa’ mümkün İsrail, Trump yönetiminden ne kadar korksa yeridir! Tahran ve Şam’dan Amerika’ya uyarı, Rusya’ya ayar... Adana mutabakatı, Türkiye’nin 'berat belgesi' Sahi kim Kürt düşmanı? PYD Şam’ın himayesine sığınacak? 2015'ten bugüne değişen Yemen politikası yada, Suudi makamında Yemen ağıtları... Yemen savaşı biter mi? Sünni dünya'da tehdit algısının değiştirilmesi, Düşman olarak İsrail'i değil İran'ı görmek.. Bir acayip zirve, tüm tarafları memnun etti. Netanyahu’yu kim işletti? Soçi anlaşması, Fırat’ın doğusu ve Türkiye’nin İdlib rolü Suriye’ye müdahale ihtirasının acı meyvesi İdlib.. İran Rusya ortaklığında neler oluyor? Sadr’ın ‘zaferi’ Irak’ın belirsizliği... Mağluplar cephesinin savaş tehdidi ‘Doğu Guta’dan ‘Doğu Fırat’a Suriye’nin toprak bütünlüğü... Meğer İran halkı ne istiyormuş? Amerika’nın yeni Suriye stratejisi ve Türkiye'nin safı... İran’a dair iki tasvir.. Filistin-İsrail sorununda dördüncü aşama İran’ın en büyük şansı Suudiler Lübnan’da ava giderken av olmak.. Suudi-İsrail ekseni için yeni umut.. Dejavu, bağımsız Kürdistan macerası Kürdistan referandumu, hangi mağduriyet, hangi meşruiyet? Kürdistan için iki senaryo, Barzani için iki muhtemel gelecek.. Hizbullah’ın ikinci stratejik zaferi.. Omletten yumurta yapma sanatı ‘Fiili durumlar’ diyarında bağımsız Kürdistan kumarı Şerif’in Çar’la anlaşması... Zulfikar’ın anlattıkları... 350 milyar dolarlık hayal ticareti Ortadoğu NATO’su.. Hamas’ın Yeni Siyaset Belgesi Ne Diyor.. Suriye’de yeni süreç başlarken Türkiye’nin lisanı ve lisan-ı hali.. Suriye saldırısı, ‘Yeni Şerifin’ ödül avcılarına züğürt tesellisi.. Şam ve Hama saldırısı Türkiye’nin Astana rolüne Suudi çelmesi... Türkiye’nin ‘Suriye’nin toprak bütünlüğü’ macerası... ÖSO iç savaşından, Fetih Ordusu iç savaşına Astana konferansı, yeni 'oyun düzeninin' ilk tatbikatı. Türkiye, Rusya İran ortaklığı ve Suriye’de artan çözüm şansı... Türkiye’nin ‘dolaylı ortaklığı’ ve Halep'in 'düşmesi' Irak’a dair gerçekler ve Musul’a dair senaryolar. Fırat Kalkanı kimin kalkanı? Cerablus müdahalesi Yeni Osmanlı aklından Türkiye Cumhuriyeti aklına dönüş... Dış politika dinamikleri açısından 15 Temmuz darbe girişimi... Cenevre-3’ün Cenevre-2’ye direnişi Arap Birliği’nde Suudi İsrail dönemi İsrail ile fabrika ayarlarına dönüş Suriye için şafak vakti IŞİD’e karşı ‘taktik başarısızlık’ mı yanlış strateji mi?
Advert
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA