Cem Bozlu
Cem Bozlu
Giriş Tarihi : 13-04-2021 15:35

Küllerimiz Ve Biz..

Hülagü han Moğol ordularıyla Bağdat ı işgal ettiğinde omuz üstünde baş taş üstünde taş bırakmamıştı adeta. 13 gün kadar süren katliamda 200 000 ila 1 000 000 kişinin öldürüldüğü rivayet ediliyor. Tarihçiler, Abbasi devletinin yıkıldığı halife ve ailesinin aşağılanarak öldürüldüğü bu dehşet verici Moğol katliamından sonra Müslüman ahalinin İslam dininin sonunun geldiğine inanacak kadar ümitsizleştiğini aktarıyorlar. Aynı akıbete büyük ölçüde Selçuklu devleti ve bir çok bölge de uğrayacak ve katliamlara işgallere sürgünlere maruz kalacaktı ama o dönem İslam dünyası toplumlarının vehmettiği ve tarihçilerin aktardığı gibi bir varoluş sorunu yaşamayacaktı İslam dini .

 Öncelikle herhangi bir devlet mekanizmasının gücünün,sıhhatinin ,genişliğinin veya güçlü ordularının durumuyla direkt bağı olmayan dinamik bir dinden bahsediyoruz.Bir devletin varoluşuna endeksli bir beka şartı aramayacak kadar iktidar ötesi ufka sahip bir dinden ...İnsan ve toplumlara hitab ederken mutlak dünyevi güç/üstünlük/galibiyet vaadiyle hitab etmeyip bunları da yerine göre  içine alan ama öncelemeyip gerektiğinde feda edebilmeyi öğreten bir yaşam ve dönüşüm fırsatı sundu .Hem kişiye sesleniyor ve ama kitlelere medeniyet teklifinde de bulunuyordu...İnançlar ruh ve beden düalizminde var olurlar ve bu dinamiğiyle mensuplarını tarih içinde tekrar tekrar toparlayıp küllerinden yeniden var olmalarını sağalayabilmiştir.Bunun istismara açık” mış “gibi yapılabilen alan olduğunu da başka bir konu olsa da söylemeden geçmeyelim.

İnanç Siyasi görüşten  ekonomik durumdan, etnik kimlikten veya  dilden öte, birleştiren,aidiyet hissettiren  fırsatlar var ediyordu insanların hayatında.Dikkat edilirse İslam’da iki büyük bayram olan Ramazan ve kurban birlikte hareket etmekle/yemekle aslında yememekle ve paylaşıp bölüşmekle haberleşmekle temasa geçmekle hep birlikte var olmakla  ilgilidir. Yani özünde böyledir böyle olmalıdır sayıları azalsa da Ramazanı sofra şöleni kurbanı kavurma bayramı olarak kabul etmeyen Müslümanlar yok değil. İnsanın psikolojik bünyesi tıpkı bendeni gibi yıpranır beden yorgunluğu normalden biraz fazla uyku ve istirahatle geçebilen bir yorgunluk peki ya beyin ve ruh yorgunluğu nasıl geçer? Ruh ve beyin yorgunluğu uykuyla halledilen bir durum değil  bu iki yorgunluğa birden gönül yorgunluğu diyesim geliyor haddim olmayarak ama…

Yıpranan insan ve toplum bünyesine fırsatlar sunan bir dinamiğe sahip dinimiz.Akıl,ruh, dil ve beden disiplini kaçar/kaçabilir ve hayat insana bir oyuncak muamelasi yapmaya başlar önem sırası, ihtiyaçlar hiyerarşisi alt üst olabilir.önemi bilinmeyenin sunduğu fırsat ta bilinmez olur her dilediğini sınır tanımadan  yapması saadet getirmeyecektir insana.

 Sabahattin Ali “Zaten küçüklüğümden beri saadeti ısraf etmekten korkar,bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim bu hal gerçi bir çok fırsatları kaçırmama sebep olurdu fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim”diyor bir romanında .Gerçi bir kadına olan aşkından bulduğu saadeti ürkütmekten korkuyordu romanın kahramanı ama evet daha fazlasını isteyerek fırsatları ürküttüğümüz bir hayat yaşıyoruz.Hırslarımızın rekabetimizin hep  çıta yükselten hedeflerimizin çok şeyi bize unutturduğu bir hayat.Tıpkı belli bir hız limitinden sonra var olan cisimlerin görülememeye başladığı gibi  aşırı süratte yaşıyoruz aslında disiplinden kaçtıkça modern hayata teslim oldukça talihimizi ürkütüyoruz gibi geliyor bana . 

Dediğim gibi ne olağanüstü şartlar ne savaşlar ne doğal afetler  inancımıza zarar vermez veremez ve sarsamaz aksine bazı durumlarda bağlayıcı bir etki bile gösterir zaten  sarsılma inancın temelleriyle değil bizim temellerimizle ve statiğimizle ilgili aslında. Gönüllerimize görkemli ama ilk gördüğü şiddette yıkılabilen kaçak manevi binalar gecekondular inşaa edebiliyoruz.

Dünyayı sarsan pandemi koşullarında ikinci Ramazan ayını yaşıyoruz ve gittikçe iyi beslenenin(çok değil yerinde ve kaliteli ) hastalığı rahat atlattığı bu imkandan görece yoksun olanın büyük riskler yaşadığı bir hal alıyor salgın, çalışma hayatı krizler yaşıyor,işsizlik mahrumiyet haline gelmeye başladı sosyal devlet yapısında beliren problemler daha bir hissedilir hale geldi ama madem inancın yukarıda hiçbir devlet mekanizmasının artılarına ve eksilerine direkt bağlı olmadığını söyledik ki gerçekten öyledir dinamiklerimizi fertten topluma harekete geçirme, salgınla bu yönüyle bir savaş vermek te gerekir.Morallerin bozuk ,kayıpların üzücü fiziksel mesafenin çok ve artık daha yalnız olduğumuzun hepimiz farkındayız ama bunu aşmak zorundayız kimsenin elinde henüz kesin çözüm bir aşı olmadığı gibi kökten ve kısa sürede çözecek bir davranış önermesi de yok.Öncelikle bakımdan geçmiş bir ruh haline ve morale ihitiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili toplumsal ve kurumsal görevler olduğu gibi kişisel görevlerimiz de var.Ulaşabildiğimiz en yakın çemberden başlayarak iletişimi devam ettirmekten ekmeğimizi ve paramızı bölüşmeye varana kadar bir çok şey sayılabilir bu görevler arasında. Bizim neslimiz böylesini görmedi belki ama İslam dünyası ve insanlık daha kötülerini gördü.

İtiraf etmeliyim ki yazıyı Ramazan’ın insan ve toplumlarda yapıcı, onarıcı ve birleştirici etkisine vurgu yapmaya odaklamak istiyordum ama iki kızımın ve eşimin kırgınlık eklem ağrısı  yüksek ateş yaşadığı ve ailecek girdiğimiz izolasyon şartlarında konuyu sedece değinerek yetinmek istediğim  pandemi koşullarından çıkarıp bağlayamadım maalasef.

Mübarek Ramazan ayınızı tebrik eder Şavval ayı hilalinin dertlerimizin hafiflediği üzüntülerimizi zorluklarımızı dayanışarak aştığımız  ürküttüğümüz fırsatların bize tekrar gülmeye başladığının tarihi olmasını dilerim.

Saygı Sevgi Hürmet ve Dualarımla

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA