Cem Bozlu
Cem Bozlu
Giriş Tarihi : 14-03-2021 19:40

Suriye 10. Yıl Marşı...

2003 yazıydı Şişli’deki Suriye konsolosluğundan “işgal altındaki Filistin topraklarını daha önce ziyaret ettiniz mi?” sorusu da bulunan 5-10 maddelik  formu doldurarak vize başvurusu yaptım. Formaliteyi aşmayan bir protokolle ve sürede vizeyi almıştım. Birkaç gün içinde Antakya otogar dan Suriye yolculuğumuz başlamıştı  zaten Antakya’nın kendine has bir otantikliği vardı iyi tanıyordum Antakya’yı ama otobüste çalan Arapça şarkılar eşliğinde yaklaştığımız sınır  daha bir heyecan yapıyordu bende.

Bab el Hava dan sonra başka bir ülkedeydik artık, yoldaki Zeytin ağaçları, yerleşim yerleri , insanlar.. genellikle düz arazide devam eden seyahatte rengarenk şeyler görmüş bir çocuk dikkatiyle her şeyi pürdikkat izliyor Arapça tabela yazı ne varsa okumaya çalışıp yol arkadaşımı biriktirdiğim acemi sorulara boğuyordum. İdlip’te kısa bir mola verdikten sonra Halep’e varmıştık burası Antakya dan da otantik bir şehirdi. Halep kalesi gibi şehri panaromik gören birkaç yerden izleyince Halep taşı da denen açık kahve/ krem rengi göz kamaştırıcı bir ton hakimdi şehrin siluetine binalar, evler mekanlar da çoğunlukla Halep taşının yerinde ve güzelleştiren hakimiyetine sahipti. Yorulup canımız çay çektiğinde uğradığımız mekanda pirinçten yapılmış küçük rakamlı metallerle domino olduğunu sandığım oyunlar oynanan  kiminin tavla attığı, nargile çektiği  ve meydanı tepeden gören bir mekana atıyorduk kendimizi. Şehir merkezinde özellikle bayanların mütedeyyin giyim kuşamı ilgimi çekmişti “hacı burada açık dolaşmak yasak falan mı” diye soruverdim birden arkadaşa ”yok ya ne alaka  burada millete ne yasak ne teşvik var” dedi gülerek  İstanbul’un mutaassıp  sayılan bazı semtlerinden daha belirgin bir atmosfere sahipmiş gibi  geldi Halep bana. Gidilecek yerleri sıkıştırılmış bir programla hızlıca gezip yola revan olduk zira asıl hedef Şam’dı orda daha uzun ve detaylı kalmayı planlamıştık  onun için iki günlük tadı damakta kalan bu cıvıl cıvıl şehirle vedalaştık .

VE ŞAM

Hamidiye çarşısı, Emevi camii, Hz Yahya sonra Hz. Seyyide Zeynep ve yanı başında metfun Ali Şeriati… Yakın ve uzak tarihte notu ve izi olan bir çok yer ve mekanı gezmeye başladık İstanbul’dan geldiğimizi öğrenenlerin sempati cümleleri ve davranışları bizi bazen mahcup edecek dereceye çıkıyordu. Yol arkadaşıma hacı herhalde dünyada iltifat etmede siz Arapların eline hiçbir millet su dökemez ne İstanbul’u ne kendimi ben bu kadar sevmiyorum ya diye takıldım. Hala ezberimde olan “Beni doyurma beni ağırla”   atasözünü Arapçasıyla  orda öğretti bana arkadaşım ve hala ezberimdedir.  Öğle vakti dükkanından bir şey almaya girdiğimiz sinirli amcayı hariç tutarsak herkes bize çok pozitif davranıyordu orda adet olan kaylule istirahatini bozduğumuz için yaşlı amca bize biraz bozulup söylenmişti halbuki market ürünlerini kapının önüne dizmiş olan amca kapının önüne bir sandalye koymuştu ve içerde uzanmıştı bunu anlamalıydık suç bizdeydi(!.))

 Tam bir başkent havasına sahip tarihi mekanları geniş caddeleriyle Şam, ulaşımı kenar mahalle kent yapısı biraz geri kalmış olsa da özellikle tarih mirasıyla birçok şehirle boy ölçüşecek güzellikteydi. Tabi bizim gibilerin ziyareti sadece mekan görmek veya “kebap güzel humus güzel gene gelecek ben” seviyesinde bir ziyaret olamazdı vizyon ve misyon açısından da temaşa ediyorduk Suriye’yi

Türkiye ve Suriye arasında 1998 de varılan Adana mutabakatıyla buzlar erimiş, siyasi anlayış hakim olmuş ve  giderek artan bir ekonomik ve kültürel işbirliği ivmesi yakalanmıştı. Daha sonraki yıllarda bu mutabakat genişletilip iki ülke güvenliğini ilgilendiren çok boyutlu bir işbirliğine, yatırıma , ekonomik karşılıklı imtiyazlara zemin hazırlamıştı. Sınır illerdeki ticaret erbabı bu havayı optimal değerlendirmeyi planlamaya başlamıştı . Birkaç tanıdığım Suriye’de yapılabilecek ticari girişimleri tespit etmiş ve başarılı da olmuştu bu başarılara seviniyor ve bu bizi de teşvik ediyordu .

İşler Suriye’yle iyi gidiyordu açıkçası Güvenli bir ülke algısını pekiştirdikçe Türkiye den Suriye’ye eğitim ve dil öğrenme amaçlı gidişler de iyiden iyiye hız kazanmıştı  Daha önceki dönemlerde olsa da ağırlıkla sınır illerinden ve az sayıda talep gören Halep ve Şam üniversiteleri şimdilerde İslami ilimler fakültesi dahil birçok dalda gençlerin ilgisini çekmeye başlamıştı .Ayrıca dönemlik dil öğrenim kampları  ve turistik seyahat programları yapılmaya da başlamıştı Başta Irak ve İran'dan  olmak üzere inanç turizminin güçlü olduğu Suriye’yi Türkiye de keşfetmişti vize prosedürü kolaylaşmış, iki ülke arasında  seyahat etmek daha bir kolay hale gelmişti daha sonra yaptığım seyahatlerde Şişli deki konsolosluğa uğramam bile gerekmedi mesela, sınırda pasaport kontrolünde vize alınabilir hale getirilmişti siyasi ticari ve kültürel olarak işler o kadar olumluydu ki  2009 yılında daha da ileri gidilip 4 ülkede (Suriye,Lübnan,Ürdün Ve Türkiye) sadece kimlikle seyahat edilebileceği haberlerini memnuniyetle  okuyorduk medyada .

VE AMA İŞTE

Adına Arap baharı denen bir macera başladı ve önce Tunus’ta sonra Mısır’da ve Libya’da  boy gösterdi her şey birden  olmuştu ve biz de olan bitene anlam vermeye çalışıyorduk: Kitlelerin daha ideal bir hayat talebi, gençlerin daha özgür daha müreffeh bir yaşam istediği , Ortadoğu halklarının modern dünya imkanlarıyla ilgili talepleri ve itirazları gayet insani ve meşruydu bu tabi ki haklarıydı ama sorun şu ki yerel sorunlara baskılara otoriterliklere itirazların  yanında küresel egemenlere baskılarına ve tahakkümlerine karşı bir itiraz sesi yükselmiyordu daha ilk aylarda bu gözlerden kaçmayan bir gerçekti  ve aslında bu bir sorundu .

Aksine başta ABD olmak üzere batı dünyası bu baharı sevinçle karşılıyor, destek açıklamaları yapıyor ve halkları tebrik ediyordu .Bu da ikinci sorundu .   Şubat 2011 de 1000 kişinin ölümüyle sonuçlanan Mısır  protestoları Hüsnü Mubarek’in  Washington dan gelen istifa çağrıları sonucu istifasıyla sona erdi .

   VE 15 MART 2011

Bu tarih "Suriye devrimi" kavramının kafamıza sokulmaya çalışıldığı tarihtir aynı zamanda Dera da kimliği ve ailesi hala tam belirlenemeyen bir çocuk tutuklanmış ve bu olayın protestolarıyla “bahar” Suriye’ye de sıçramıştı. Küresel olarak El Cezire’nin  başını çektiği medyaya göre Suriye’de neler neler oluyordu, inanılmaz “milyonluk protestolar” yapıldığı haberleri geliyordu  gerçi hepsi yalanlanıyor görüntülerin başka ülkelerden olduğu bazı medya kanallarında ifade ediliyordu ama ana akım küresel ve yurt içi medya bu haberlere abanıp her gün onlarcasını ekliyordu. Mısır’da ve Tunus’ta olmayan bir şey daha olmuştu Suriye'de halkın protesto dan öte silahlı mücadeleye giriştiğini duyuyorduk ilk olarak  2003 yılında gittiğim, sokaklarını gezdiğim yerde yaşayan sempatik , tatlı dilli halk artık dayanamamış ve isyan etmişti verilen haberlere göre, ve o  halk silaha sarılmıştı acaba kaylule vakti dükkanına gittiğimiz o sinirli  yaşlı amaca gibiler Suriye' de çok fazla vardı da bize mi denk gelmemişti diye düşünmeden edemedim. Sonraları rejim güçleri adını alan Suriye yönetimi de diğer ülkelerde olan bitenden hiç ders almamışçasına halkına zulmediyor ve Varil adını verdikleri bombaları kendi insanının üzerine atmaktan çekinmiyordu gelen haberlere göre.

Türkiye tarafında ise diğerlerinden sonra başlayan ama diğerlerinden biraz uzun süren "Suriye baharıyla" ilgili kısa bir dönem sessizliğin ardından mesajların sertleştiği bir üslup hakim olmaya başlamıştı 2011 ağustosundan sonra ise Türkiye -Suriye ilişkilerine  hazan değil “bahar” düşmeye başlamıştı. “Arap baharından” ziyadesiyle nasiptar olması ve gerekli değişim ve dönüşümü yaşaması gerektiği kanaati Türkiye tarafında artık saklanmayan bir tavırdı. 2012 yılı geldiğinde zamanın dışişleri bakanı Davutoğlu ve başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, eskiden adeta abi kardeş hitaplarıyla diplomasinin bile bir kenara bırakıldığı  Beşşar Esad yönetiminin çekilmesi gerektiği artık açıkça  söylenir hale gelmişti.

Yukarıda bahsettiğim eğitim ve dil öğrenimi için Suriye ye giden orada yılarını geçiren  birçok  kişi ve onlara ağabeylik/üstadlık ve fikir babalığı yapan bağlı oldukları çevreler de aynı fikirdeydi bir sürü zaferin yolu Suriye'den geçmekteydi ve  kimin eliyle olursa olsun buna katkı yapan her bomba, her demeç her para, onların içlerini serinleten bir katkıydı ve artık o gençler  gazeteci olmuş  medyadaki mikrofon ve köşelerinden aynı fikri savunup çevre devlet politikalarına ayar verebilecek kıvamda görüyorlardı kendilerini: Beşşar Esad gitmeliydi  başka çaresi yoktu. Hatta “derin strateji uzmanı “Davutoğlu’nun rejimin gidişini haftalarla sınırlayarak tarih vermesi ne kadar doğru bir şey savunduklarına olan inançlarını pekiştirmiş ve daha bir şevkle daha kesin bir dille Suriye “Devrimini” savunmaya başlamışlardı. Bu fikir ne kardeşlik adına ne komşuluk ne Suriye vatandaşları adına ve nede başka bir itidal adına değiştirilmesi teklif dahi  edilemez bir fikirdi.

Bunlarla birlikte silahlı çatışmalar artıyor göçler fazlalaşıyor sınır güvenliği kalmayan ülkede yıkım durdurulamaz bir vekalet savaşının arenası haline geliyordu.

Filistine koşamayan Mısır’a gidemeyen envai çeşit insan Suriye ye “cihad” aşkıyla adeta sel olup akıyordu gerekirse yıkılsın yansındı her şey zaten birkaç haftalık canı kalmış rejimin üstüne bakın neler inşa edecekti “devrimciler”.. Suriye’de vaktiyle  eğitim görmek için hicret ettiğini söyleyen zevat "hicret" toprakları üzerindeki vekalet savaşlarını elleri patlarcasına alkışlıyor “devrimi “selamlıyorlardı artık. Bu iş bitmişti geçmişte inanmadıkları  demokrasi kurumunu Suriye ye getirmek için sırf silah sıkarken, bomba atarken, kendini patlatırken ve kafa keserken tekbir getirenler olduğu için destekliyor referansı başta ABD olmak üzere  küresel güçler olan “devrimi” şafağı bekler gibi bekliyorlardı.

Ve zaman uzadıkça yıkımlar, mağduriyetler, ölümler bir aparat haline gelmeye , her dramatik sahne bir propaganda aygıtından başka bir anlam ifade etmemeye başladı. Ama 2003 te zaten huşuyla defalarca namaz kıldığım Emevi camii'nde Suriye “devrimcilerine”  namaz kılmak  nasip olamayacağa benziyordu. Birkaç yıl önce çatışmalar sonucu Emevi camii’nin  geldiği son harap olmuş halini fotoğrafta görünce gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum. Sokaklarını gezdiğim Halep ve Şam’ın yıkılmış fotoğraflarına utancımdan bakamıyordum artık  maalesef.

Suriye iç savaşının 10. yılı sebebiyle geçen akşam izlediğim bir haber programında çıkan uzmanlar Suriye de iç savaşın daha ne kadar süreceğiyle ilgili tespitlerini serdediyorlardı. 10 yıl önce “Çok sürmez” diyenler de  aynı kişilerdi. Zaten 2011 Ağustosunu takip eden günlerde  “yapmayın etmeyin bu savaşı körüklemeyin tarih bunu affetmez” deyip sesini yükselten, kitaplar, makaleler yazan, raporlar hazırlayan konferanslar veren tüm sağ duyulu ve gerçeğin peşinde olan sesler kısılıp  ana akım medyadan tecrit edilip ambargo yemişlerdi.

2011 de Suriye de haftalarla kehanet hamaseti yapan akıl, geçen günlerde (5 mart) Irak’ı ziyeret eden papa’nın ziyeretinin ardındaki gizli  amaçları şakkadanak yakalayıp “ifşa” eden işte o aynı akıldı. Irak’ta işid in varoluş ve besleniş sebeplerini zerre dert etmeyen işte bu  rüzgar gülü o  aynı yarım akıl. Fakat Süriye  bu yarım, basit, köşesiz ve ilkesiz yarım aklın elinde tarumar oldu …

15 Mart 2011 de Dera’da başlayan “Suriye devrimi”, iç savaşı , yıkımı , göçleri ve ölümleri, yalan haberleri , algı ve vekalet propagandalarından bir  harman hediye etti  bölgeye ve insanlığa. Bütün bunların hangi maşruiyet talebiyle yapıldığına, komşu ve kardeş  bir ülkenin belki 50 yıllık geleceğini çalan ve artı 10 yıllık kaos yaratan  bir iç savaşın BOP projesinin  2005 te başarılamayan 2006 da becerilemeyen bir ayağı olduğunu "devrimi" selamlayanlar kabul eder mi? Hiç sanmıyorum.

Aksine  Küresel desteğe, sağlanan milyarlarca dolar maddi ve lojistik imkana ve kürsülerden  hay huyt tehtidlere rağmen anlaşmalarına sadık kalan dost ve müttefiklerinin  Suriye'yi yalnız bırakmayışı onları daha bir keskinleştirip holiganlaştıracaktır. Bakalım nereye kadar ve kaç yıl.

Zamanında gerçekle yüzleşmeyen yarım akıllı şak şakçı “uzmanlara” göre vasati 5 yıl daha sürermiş iç savaş, evet belki sürebilir. ülkenin yeniden imarı için en az  250 milyar dolar gerekliymiş .

Haftalarla başlayan, yıllara yayılıp başta komşularının baş belası olan, işin sonunda Amerikalı siyaset bilimci ve ulusal güvenlik danışmanı  Brezinski’nin  Afganistan için “ama buna değerdi” deyip unutacağı küresel planların ve irili ufaklı piyonlara sahip   elem verici bir iç savaşın 10.yıl marşını çıkıp açık alanıyla  güftelesin ve bestelesin bakalım şimdi isteyen.

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA