İbrahim Eser
İbrahim Eser
Giriş Tarihi : 28-02-2021 11:37

Diller Sükut Etsin Haller Konuşur...

Bizler Müslümanlar olarak duygu, düşünce ve davranışlarımızla İslam'ın yüce ahlak ve engin merhamet bilincine derinlemesine bir hassasiyete sahip olmadığımız içindir ki örnek şahsiyetler olmada güçlük çekiyoruz. Müslümanlar olarak bugün yaşadığımız en büyük handikaplardan bir tanesi ne yazık ki tebliğ ettiklerimizi temsil etme sorunu yaşıyor olmamızdır. Müslüman; söylem ve eylemleriyle örtüşür tarzda yani; tutarlı bir çizgi ve duruş sergilediğinde inandırıcılığı ve örnekliği söz konusu olur. Sevgi, barış, güven ve kardeşlik dini olan, İslam'ın temel ilke ve kurallarını hayatımıza uygulamakla yükümlü tutulan bir inanç ve sorumlulukla bu yeryüzüne gönderildik. Dolayısıyla inancımız ve amellerimiz, hayata uymak değil, hayatımızı hakka uydurmak tarzında olmalıdır. “Eğer inandığımız gibi yaşamazsak, yaşadığımız gibi inanmaya başlarız.” Yaşadığı gibi inanmaya başlayanlar, özne değil nesne olanlardır. Nesne olanın hiçbir yaptırım gücü ve iradesi olamaz. Bu tarz insanların gölgeden hiçbir farkı yoktur. Gölge, sahibini takip etmek, sahibinin bütün tutum ve tavırlarına uymak zorundadır. Gölgenin sahibine itirazı söz konusu olamaz. Zira o nesnedir. Oysa insan, özne olmalı. Okuyan, düşünen, araştıran, merak eden, soran, sorgulayan, soruşturan, analiz eden, yeri geldiğinde itiraz eden bir karaktere, iradeye ve ahlaka sahip olmalı. Günümüz dünyasında, özne olmamızın gereği olarak, bize dayatılan hayata-modaya uymamalı, aksine hayatımızı hakkın ölçülerine uygun tarzda inşa ederek hayatımızı yaşamalıyız. O zaman biz, “Başkası” değil, bizatihi “Biz” oluruz. Beşeri sistemlerin bize dayattığı hayata karşı direnerek, kökü ezelde, dalı ebedde çağlar üstü Mutlak Nizam olan, İslam'ın o merhamet kanatları altında hayatı inşa etmek, mutlu olmanın gerek ve yeter şartıdır.

Aliya Izzetbegoviç “Hayat, iman ve salih ameller işleyenler dışında hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur” derken, insanlığın önüne gerçek hayatı yaşama kılavuzunu ortaya koymuştur. Bu kılavuz çerçevesinde hayatımızı inşa ederken, birbirleriyle kopmaz bağlarla bağlı iki parametreye dikkat çekmiştir. Bu iki parametre, iman ve salih amel şeklindedir. Hayata anlam veren ve katma değer katan bu ikilinin birlikteliğidir. İmam Şafii “İslam kal dini değil, hal dinidir” der. Yani İslam'ın söylem dini değil, yaşam dini olduğunu beyan etmektedir. Çünkü hal ile öğüt vermek, söz ile öğüt vermekten daha iyidir. Hacı Bektaşı Veli der ki; "Biz dile değil, öz'e ve hal'e bakarız."  Dolayısıyla Müslümanlar olarak kal insanı değil, hal insanı olmamız gerekiyor. Bu anlamda söylemlerimizle eylemlerimiz örtüşmeli. Eğer örtüşmezse bir anlamı olmaz. Eğer biz, insanlar üzerinde etkili olmak istiyorsak, öncelikle söylediklerimizi kendi hayatımızda yaşamak durumundayız. Kadim medeniyetimiz, kültürümüz ve tasavvurumuz bunun örnekleriyle doludur. Bütün mesele medeniyetimizin bu güzel kaynaklarını araştırarak, okuyarak hayatımıza yön vermek ve insanlığa geçmişte olduğu gibi tekrar rol-model olmaktır. İnsanlığın da buna çok ihtiyacı vardır.

Bu vesileyle 1984 yılında yaşanmış ve kayıtlara geçmiş ibretlik bir anekdotu sizinle paylaşmak istiyorum: "Mısırlı Muhammed Ali Rişvan’ın başarılarını çok insanın bilmediği  bir judocuydu. 1984 yılı Los Angeles olimpiyatlarında judoda altın madalyayı hak ettiği halde gümüş madalya kazandı. Şöyle ki; son maçta Japon rakibiyle karşılaştı Japon’ın sol ayağının kaslarında yırtılma oldu. Bu yüzden sol tarafı zayıftı. Müsabakada antrenörü ısrarla sol bacağına saldırmasını bağırıyordu. Fakat o hiç buna çabalamadı ve yenildi. Gümüş madalyayı kazandı. Bu durumu röportajda soran gazeteciye: “Benim dinim yaralıya vurmayı yasaklıyor. Eğer o durumdayken sol bacağına yüklenseydim sakat kalabilirdi madalya için bunu ona yapamazdım” demiş. Onun bu tavrı ayakta alkışlandı ve Unesco, ‘dünyanın sporda en ahlak sahibi sporcusu üstün ödülüne’ layık gördü. Japonlar onu bir kral gibi ülkelerinde karşıladı. İstatistiklere göre onun bu tavrından etkilenip, İslam'ı inceleyerek dünyada elli bin kişi Müslüman oldu! Hatta Bunlardan biri olan müslime Japon Riko Hanım ona aşık oldu ve evlendiler ve şimdi Mısır'ın İskenderiye şehrinde yaşıyorlar."  Muhammad Ali kimseye "Müslüman" olun demedi. Sadece Müslüman gibi davrandı. İslam'ın güzel ahlak ve engin merhamet dini olduğunu örnek tavır ve davranışıyla gösterdi. Güzel ahlak sahibi olan merhametli bir Müslüman, işlediği her amelinden kimseye bir zararı olmayan, olsa olsa yarar sağlayan hayırlı bir insandır.

 Bu da açıkça göstermektedir ki İslam'ın temel kriterlerini kendi hayatımızda yaşadığımız vakit, dışımızdaki insanların bundan etkilenmemesi mümkün değildir. Yeter ki inancımızı-inandıklarımızı salih amele dönüştürelim. Eğer Muhammed Ali Rişvan, İslam'ın ahlak ve merhamet boyutunu sayfalarca yazı ile veya bir konferans olarak anlatsaydı ve fakat müsabakada rakibinin yaralı bacağına yüklenerek onu sakat bıraksaydı, insanların İslam’la tanışmasına ve İslam’ı kabul etmesine etkisi bu kadar olur muydu? Aksine söylemi ve eylemi çeliştiği için komik duruma düşerdi. Ama o sadece eylemiyle, davranışıyla, İslam'ın “Merhamet” boyutunu insanlara göstererek, yaklaşık elli bin insanın Müslüman olmasına vesile oldu. Böylece gönüllerde unutulmaz bir insanlık madalyasını kazandı. Müslüman'ın müslüman olduğunu yaşadığı hayatla ispat etmesi gerekir. Yeryüzünün gerçek fatihleri kalpleri kazananlardır. İslam'ın ahlak ve merhamet boyutunu altın madalyaya ve şöhrete tercih etmek, gönülden pazarlıksız iman eden bir samimiyetin göstergesidir. Hırkası merhamet, bakışı şefkat, sözü muhabbet, yolu doğru, mizanı adalet olanın menzili mübarektir. Yani: Bütün mesele, sevgi, rahmet, merhamet, adalet ve ahlak dini olan, İslam'ın temel prensiplerini hayatımıza uygulamak ve yürüyen Kur'an olabilmektir.

Selam olsun! Kur'an'ın gölgesinde İslam'ı, bir yaşam tarzı olarak benimseyip,  hayatında yaşayarak insanlara örnek olanlara.

Vesselam.

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA