Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 26-09-2020 09:22

Farkı Fark Ettiren Fark

İnsanın niçin yaratıldığı sorusunu sorduran sorun, zamanla kayıtlı olmayan bir sorundur. Yani bu sorun her zaman için var olmuştur ve her zaman için var olmaya devam edecektir. Bu, insanlığın en temel sorunudur.

Varoluşsal manada gerekçesiz olan insanın ayakları havada kalır. Gerekçesiz insan için ne bir yer ve ne de bir yurt söz konusu olmaz. Gerekçesiz insanın ilkeler bağlamında herhangi bir dilekçesi de olmaz.

Demek ki, yersizlik ve yurtsuzlukla malul olmanın başlıca sebebini, herhangi bir varoluşsal gerekçe sahibi olmamakta aramak gerekir. İnsanın varoluş gerekçesi hakkında fikrederek kanaatlerimizi dile getirebiliriz. Ama sahih anlamda, tümüyle insanın yaratılış amacını ancak ve ancak insanı kim yaratmışsa O bilebilir. Allah insanı yaratmıştır diyorsak, Allah’ın insan hakkındaki varoluş gerekçesini de en sahih gerekçe olarak kabul etmiş oluruz.

Allah insanı hem yarattı ve hem de niçin yarattığını bildirerek, başıboş bırakmadı. İnsana, uyarıcı mesajlar indirerek, dikkat etmesi gereken hususları hatırlattı. İnsanın yersizlik ve yurtsuzluk girdabına kapılmaması için, insanın yalnız olmadığını haber verdi. İkram niteliğindeki bu niteliksel yardımlarla insan, bir varoluşsal güvenliğe sahip oldu.

İnsanın başıboş ve yalnız olmadığını bilmesi çok önemlidir. İnsanın bulunduğu yeri tanıması, bulunduğu yerdeki yaşam tarzı bakımından belirleyicidir. Eğer insan çok kısa bir süre için bir yerde bulunuyorsa, o bulunduğu yerde çok uzun süre kalacakmış gibi bir yaşam tarzına sahip oluyorsa, bu durumda insan, büyük bir çelişki ve tutarsızlık içinde demektir.

İnsan, dünyaya savaş için değil, barış için gönderilmiştir: Yasalarla mukayyet olan dünyanın fıtratına savaş açmak yerine, o yasalarla uyumlu yaşamak için. O sebepten insanın sahip olduğu amaç ve istikamet, barışı ikame ettiren bir istikamettir. Seküler paradigmaların ileri sürdüğü yaşam tarzında, tabiatla bir barış değil, bir savaş hali söz konusudur.

İnsan, üzerinde bulunduğu tabiatın sahip olduğu barışçıl mesajı anlayacak yeteneğe sahiptir. Tabiat içinde, tabiata saygılı bir hayat sürdürebilir. Onun için sahip olduğu bütün imkânları seferber etme iradesini göstermesi gerekir. Ama ne yazık ki, hem geçmiş, hem de şimdiki manzara, barışın oluşturduğu bir imar ve inşadan çok, bir savaş ve imhanın hükmü altında olmuştur. Gelecek açısından ise ümitvar olunacak bir emare görünmemektedir.

Bütün bir evren nasıl ki, akıllara durgunluk veren, son derece ince bir hesap üzere varlığını devam ettiriyorsa, insan da yapıp ettiklerinde kaosa yol açacak yaşantılardan uzak durmalıdır. En küçük ayrıntıların oluşturacağı kelebek etkisiyle meydana gelecek sapmalara karşı teyakkuz halinde olmak için, büyük bir farkındalık ve bitmeyen bir uyanıklık içinde olmak gerekir.   

İnsanın verili alt yapısı ve yaptığı okumalar neticesinde sonradan elde edeceği bilgiler eşliğinde, aldatıcı ve yanıltıcı tuzaklardan kendisini koruması mümkündür. Fakat bunun için de bir anlama ve tanıma sürecini yaşamalıdır.

Bir özne ve fail olarak insanın ilk tanıyıp anlaması gereken kendisi olmalıdır. Evet, insan gerektiğinde kendisinden uzaklaşıp kendisini temaşa etmelidir. Bu, mümkündür. Aksi takdirde yapılabilecek bütün harici değerlendirmeler hususunda şüphe yağmuruna tutulması işten bile değildir.

Dünya hayatı, Allah’ın insana açtığı bir hareket alanıdır. Açılan bu alanda işlenecek fiillerin takdiri insana bırakılmıştır. Allah, insanın, yapıp ettiklerinden dolayı harcanarak heba olmasını istemiyor. Bu sebepten, bünyeyi ifsat edecek virüslere karşı uyanık tutacak uyarıları, vahiy aracılığıyla yapmıştır.

Allah, insanı, öznel özerkliğe sahip bir varlık olarak yaratmıştır. Hareket alanı olan bu dünyada, anlamlı bir hayat sürmesini dilemiştir. Hayatın anlamlılığı, yapılanların, niçin yapıldığını bilerek yapmakla mümkün olabilir.

İnsan, sahip olduğu öznel özerklik gereği kendi kararlarının sahibi kılınmıştır. İnsanın verdiği her kararın, kâr veya zarar olarak kendisine döneceği haber verilmiştir. Öyle ise insan bir karar vermeden önce, ciddi bir muhasebe süreci yaşamalıdır.  

Karar verme süreçleri, sorunlarla karşı karşıya olmayı, sorunları fark etmeyi gerektirir. Bunun için de sorunları meydana getiren etmenler hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. İnsan, karşılaştığı sorunlarla beraber oluşan riskleri değerlendirerek nasıl bir tutum sergileyeceğini belirler. Bütün bunların az-buz işler olmadığı açıktır.

İnsanın dünya yaşamında verdiği kararların, ne tür sonuçlar doğuracağını düşünmesi gerekir. İnsan, bütün bunların hepsini, sahip olduğu öznel özerklik niteliğinden dolayı yapmaktadır.

İnsanı farklı kılan en önemli niteliği öznel özerklik niteliğidir. İnsan bu niteliğini devreye soktuğu zaman, kendisine has bir kişiliğe sahip olur. Bu kişilik sayesinde insan herkes gibi olma tehlikesinden kurtulur. Herkes gibi olanlar, farkı, fark edemezler. En önemlisi de farkı fark ettiren farkı, fark edemezler.

Allah’ın insanı yaratma gayesini farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse, şu ifade uygun düşer. Allah, insanı, farkı fark ettiren farka sahip olsun diye yaratmıştır. Şu geçici dünya hayatında farkı fark ettiren farka sahip olmak, hem insanın kendisini ve hem de Allah’ı fark etmesi ile aynı anlama gelmektedir.

İnsan, farkı fark edince zihinsel kirlilikten kurtulur ve yükü hafifler. İnsan, farkı fark ettiren fark’ın bilincine vardığı zaman ise hakikatin belirlediği istikamete girmiş olur. Bütün bu durumlar, insanın aklıyla, bilgisiyle, iradesiyle, tercihleriyle ilişkili olan durumlardır.

Hz. Âdem ve Havva’nın hayatındaki fark, işledikleri günahtı. Bu günahı fark ettikleri zaman ayıp yerlerini örtmeye başladılar. Bu günah, kınanacak bir durum olmasına rağmen, birçok açıdan karanlıkta olan ufuklarını aydınlatmıştır. İyi ile kötüyü, güçlü ile güçsüzü, nisyan ile isyanı, karanlık ile aydınlığı, sınır ile sınırsızlığı fark etmişlerdir. Burada farkı fark etmelerine sebep olan fark, günah olarak karşılarına çıkmıştır. Bu örnek olaydan yola çıkarak şunu diyebiliriz: Farkı fark ettiren farkın işlevi, hakikatin üzerini örtü ile örtmek değil, hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırmaktır.

Bütün peygamberlerin hayatlarında farkı fark ettiren farkı, vahiy oluşturmuştur. Vahiyle birlikte peygamberler, hakikatin en somut yüzüyle karşılaşmıştır.

Mekke şirk toplumunda Hz. Peygamber, peygamber olmadan önce de iyi bir insandı. Şirkin oluşturduğu karanlığın farkındaydı. Ama ne zaman ki vahiy nazil oldu, farkı fark ettiren farka da ulaşmış oldu. Farkı fark ettiren farkla beraber uzlet hayatı biterken, şehre inip mücadele de başlıyordu. Demek ki, farkı fark ettiren fark, insanın eylemsel dinamiğinin de bir ifadesiydi.

Farkı fark ettiren fark, bütün insanlar için farklı olaylar bağlamında zuhur ederken, sonuçları da farklı olabilmektedir. Neticede burada insanın değer sahibi olması, sahip olduğu değerlerle değerlendirmelerde bulunması söz konusudur. İnsanın öznel özerkliğinin kullanım şekli, insanı, hem isabet etme hem de isabet etmeme neticeleriyle yüzleştirir. Neticede Âdem olmak da şeytan olmak da söz konusu olabilir. Müslümandan beklenen, müslümanca bir öznel özerkliğe sahip olmak ve bu şekilde farkı fark ettiren farkın bilincine varmaktır.

Bugün müslümanlar olarak biz, farkı fark ettiren farka sahip değiliz. Onun için istismar edilebilmekteyiz. Onun için sürüler şeklinde güdülmekteyiz. Onun için mezhep savaşlarına girmekteyiz. Onun için hiçbir endişe duymadan, hiçbir ürperti yaşamadan birbirimizi harcamaktayız. Onun için muktedirler elinde kullanılabilir bir nesneye dönüşmekteyiz. Onun için öznel özerkliğimizi kaybederek başkalarına mülk olmaktayız. Ve böylece büyük ihanetlere imza atmaktayız.

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
tempobet