Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 09-08-2020 08:55

Hayat Ve Hicret

Hayat algımızın rengi ne ise, tutum ve davranışlarımızın rengi de aynı olmaktadır.

Algı, anlamayla ilgilidir. Bir şeyi nasıl anlıyorsak, o şeyle ilgili algımız da aynı paralelde olmaktadır.

Algısal renkler, insana muhatap olan ötekiler üzerinden oluşmaktadır: Her kime ve neye, nasıl bakıyorsan, o senin algısal rengin olmaktadır.

Düşünen, akleden, irade ve ifade sahibi bir fert olarak insanın dışında kalan bütün varlıklar ötekileri oluşturmaktadır.

Öteki ile ötekileştirmenin karıştırılmaması çok önemlidir.

Öteki, doğal yapısı itibariyle saygıyı hak eder. Varlık âlemi, öteki’lerin barış içinde konumlanmasından meydana gelmiştir.

Ötekileştirmede, ötekini şeytanlaştırma söz konusudur. Ötekileştirmenin nesnesi olarak bütün ötekiler hedefte yer alır. Burada geçerli olan mantık, savaş mantığıdır. Ötekileştirmenin neticesi, her yer ve zamanda kaos ve kargaşadır. Bunun bir istisnası yoktur.

İnsan, öznel bir özerkliğe sahip olarak kendisinin farkına varır. Kendisinin farkına varan insan ötekinin de farkına varır. Kendisini fark etmeyen ötekini de fark etmez.

İnsanın kendisinin farkına vararak öznel bir özerkliğe sahip olması, ötekiyle arasında bir mesafe ve sınırın olmasını da gerektirir. Sınır ve mesafeler, bir bakıma varlıkların güvencesidirler. Her varlık sınırını muhafaza ettikçe hem kendisi hem de ötekiler için bir güvenli limana dönüşür.

İnsanla öteki varlıklar arasındaki mesafe ve sınır, hayat algımızın rengini ve dolayısıyla tutum ve davranışlarımızın da rengini meydana getirir. İnsan, sahip olduğu öznel özerklik gereği, düştüğü yolda yolu bozan değil, yolu imar eden bir fıtratta yaratılmıştır.

Öznel özerklik bağlamında şunları söylemek mümkündür: İnsan akıl ve irade sahibi özel bir varlıktır. Akıl ve iradenin doğal sonucu tercihlerdir. İnsan, tercihlerde bulunmak suretiyle hayattaki yaşantılara imza atar. İnsanın yaptığı tercihlerle atmış olduğu imza, insanın öznel özerkliğinin bir gereğidir.

İnsan, zaman ve mekân açısından sınırlandırıldığı için biz anlıyoruz ki, öteki bağlamında oluşturacağımız bütün ilişkiler de zaman ve mekânla sınırlı olacaktır.

İnsan ilişkilerini oluşturan tutum ve davranışlar, dışındaki varlık(lar) olarak ötekini ya tümüyle hükmü altına alma şeklinde ya da belirli sınırlar içinde dayanışma şeklinde tezahür eder.

 Adalet, hayatın idamesi bakımından, bütün varlıkları kapsayan temel bir dinamiktir. Adaletin var olduğu ortamlarda, insanlar kendi haklarına razı olarak birbirlerine karşı saygılı olur.

Adalet tahakküm altına almayı değil, herkesin kendi sınırlarında kalarak kendisini gerçekleştirmesine imkân sağlar.

Adaletin olmadığı zaman ve mekânlara, kaos ve kargaşa hükmeder. Kaos ve kargaşa ortamlarında insanın kendisini gerçekleştirmesi zor olduğu için, bu ortamlar; sorunların, sıkıntıların ve huzursuzlukların yeşereceği zemin haline dönüşür.

İnsanın huzursuz olduğu, her açıdan baskı ve kısıtlamalarla karşılaştığı ortamları terk etmesi, insanın sahip olduğu en doğal temayüllerden birisidir. Bu durum ilk insandan son insana kadar geçerliliği olan bir durumdur.

Kur’an, zaafa uğratılmış kimseler için, bütün bir yeryüzünü göstererek mekânsal değişikliği zorunlu kılar. Burada dikkatlere sunulan şey, insan olarak, müslüman olarak, hayatı kendi sınırlarında yaşamak için, uygun yer neresi ise oraya gitmektir.

Hayatı hayat kılan en önemli olgulardan birisidir hicret olgusu. Hicret hayata nitelik katan bir olgudur. Zaten insan ya niteliksel özelliklerini hayata yansıtamadığı için ya da niteliklerini hayata yansıtırken engellerle karşılaştığı için hicret etmek mecburiyetinde kalır. Yoksa her nerede olursa olsun, insanın sadece biyolojik canlılığını sürdürmesi bir şekilde mümkündür.

Hicret denince sadece mekânsal ayrılık akla gelmemelidir. Aynı zamanda zihinsel ve düşünsel ayrılıklar da akla gelmelidir. Demek ki insan hicretle birlikte ayrılıklar yaşayan bir varlıktır. Fakat asıl olarak hicreti gerektiren ayrılıklar, sancılı ayrılıklardır.

Müslümanlar için hicretin belli bir yeri ve zamanı yoktur. Müslümanlar ne zaman müslümanca niteliklerden mahrum olurlarsa, o zaman hicret etmeleri boyunlarının borcu haline gelir.

Bugün adı Müslüman olan niceliksel toplulukların, nitelik olarak İslam’la Kur’an’la bir ilgi ve alakaları kalmamıştır. ‘Müslümanım’ diyen herkes için bu durum hayati bir durumdur. Bu çelişkili durumu terk etmek suretiyle yapılması gereken hicret, Müslüman açısından bugünün en önemli ve hayati sorumluluğu olmaktadır.

Müslümanların hayatını oluşturması gereken algısal renkleri, İslami nitelikler oluşturmuyor. Dünyevileşme olarak tanımlanan seküler algı ve yaşantılarla, Müslümanca bir hayat sürdürülebileceği yanılgısı, kara bulutlar misali dünya Müslümanlarının semalarını kaplamıştır: Büyük bir uyuşukluk ve büyük bir sorumsuzluktur ortada olan tablo.

Bu acaip ve de garaip durumdan kurtulmak için, İslam ve Kur’an’la ilgili tanıdığımızı, bildiğimizi zannettiğimiz bütün hususları yeniden bilinç süzgecinden geçirmeliyiz. Hayatla ilgili bütün değerlendirmelerimizi neşter altına alarak, kütlesel fazlalılıkları kesip atma cesaretini kazanmalıyız. Bunun için çok yoğun ve çok yönlü okumalar yapmalıyız.

Yapılacak çok yoğun ve çok yönlü okumalarla hicret mantık ve bilincini kuşanabilir ve doğru bir istikamette yol alabiliriz. Hayatta sadece bir yük olmaktan başka bir şey ifade etmeyen bütün fazlalıklardan kurtuluş ancak bir hicret seferberliğiyle mümkün olacaktır.

Hayatı makbul bir hayat yapacak olan hicret, Allah için yapılacak olan hicrettir. Allah için derken, Allah’ın Kendisini bize tanıttığı sahih tasavvur ve çizdiği sınırlar akla gelmelidir.

Müslüman için en büyük hicret imanla başlayan hicrettir. Ancak imanın oluşturduğu dinamiksel yapıyla, kesintisiz hicretler yapılabilir.

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
tempobet