Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 17-07-2020 18:52
Güncelleme : 24-07-2020 10:31

Yanıltıcı Varoluşsal Katılık...

Yanılmak, insana mahsus özellikler arasında, ölünceye kadar insanı takip eden hatta öldükten sonra da insanla beraber gelen bir özelliktir.

Yanılgıların önceden yer ve zamanı tahmin edilebilir ama yanılgıları tümüyle bilmek hususunda bir kesinlik ve keskinliğe sahip olmak mümkün değildir.

İnsan olarak yaptığımız her şeyin doğruluk kanaati oluşmadan, o şeyleri yapma çelişkisini bile isteye hayata geçirmeyiz. Çünkü şu ya da bu derecede her yanılgının bize ödeteceği bir fatura olacaktır.

Ağır faturalarla karşılaşmamak için, alacağımız kararların altını üstünü, sağını solunu ve önünü arkasını iyice yoklarız. Elemeden, eleştirmeden, bir kâr zarar terazisinden geçirmeden, yani risk değerlendirmesi yapmadan alınacak kararlarda, yanılabilme payı bir hayli yüksek olur.

Hiç kimse alacağı kararlarda yanılmak istemez. Fakat biz biliyoruz ki, her zaman için yanılmak, bir siyam ikizi gibi insanla beraber hep var olacaktır.

Hangi konuda olursa olsun, meydana gelen yanılgıların en önemli sebebini, insanın sahip olduğu bilgi oluşturmaktadır. İnsan ya yanlış ya da eksik bilgi sonucunda yanılgıların kapısını açar.

İnsanın yaşadığı yanılgılara tümüyle negatif bakması da önemli bir yanılgıdır. Zira eğer insan iyi bir hesap kitap yaparsa, yanılgılardan çıkaracağı derslerle yanılgıların önüne geçebilir veya yanılgıları aza indirebilir.

Kur’an’da geçen kıssalar, bir bakıma geçmiş kavimlerin yaşadıkları yanılgıları hatırlatır ki, bizler de benzer yanılgılar yaşamayalım.

Yanılgıları determinist bir yaklaşımla ele almak doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü benzer sebep ve sonuçlar, farklı zaman ve farklı kültürel ortamlarda farklı sonuçlar verebilir. Geçmiş olaylardan ders almanın en önemli yolu, doğru zihinsel işleyişe götüren paradigmatik kabullerdir.

Paradigmatik kabuller hususu dikkate alınmak suretiyle insan, sağlıklı değerlendirme yapma imkânını elde eder. İnsanın güvenli bir yola girmesi için; görmez, işitmez ve anlamaz hale getirici tutum ve eylemlerin neler olduğunu, sonuçlarıyla birlikte kavraması gerekir. Ancak bu şekilde varoluşsal yıkımların önüne geçebilir.

Yaşanan yanılgılara zamanında yapılacak müdahaleler, yanılgıların oluşturacağı hasarları hem telafi bakımından hem de tedavi bakımından büyük bir önemi haizdir. Fakat iş işten geçmiş, zaman aşımına uğramış,  müdahale kabiliyetini yitirmiş niyet ve uğraşlarla, oluşmuş yanılgıların ne telafisi ve ne de tedavisi mümkün olur.

Her şey yerinde ve zamanında olmalıdır.

Her şeyin zamanında olmasının hayati öneme sahip düzenleyici bir ilahi yasa olduğunu da unutmamak gerekir. Bunun en iyi örneğini Firavun oluşturmaktadır: Denizde boğulacağı zaman, duyduğu pişmanlıkla “Musa’nın Rabbine iman ettim” demesinin bir geçerliliğe sahip olmaması gibi.

Zahir-batın, iç-dış, öz-kabuk, madde-mana dikotomisinde de görüldüğü üzere, insan için hakikat her zaman görünenden ibaret değildir. Varoluşsal tezahürleri, sadece olay ve olgular meydana getirmiyor. Birer görüntü olarak baktığımız olay ve olguları meydana getiren, görünmeyen dinamikler de söz konusudur. Bu dinamikler bize, olup bitenlerin bir “öte”si olduğunu haber verir. Olup bitenlerin “öte”sinin fark edilmesi, hayat ırmağındaki yanılgıları da azaltacaktır.

Varoluşu sadece görünenden ibaret kabul etmek, çözülmesi imkânsız bir “katılık”ı da beraberinde getirecektir. Kur’an, bu katılığa sahip olanları kör, sağır ve anlayışsız olarak niteler. Çünkü bunlar gerçek manada akıllarını kullanmayan kimselerdir.

Varoluşsal katılık, sadece belli bir kesimi kapsamaz. İnanan-inanamayan herkesi kapsayabilir. Burada dikkat edilmesi gereken mantığın, indirgemeci bir mantık olduğunu fark etmek önemlidir. İndirgemeci mantık ne yapmaktadır? İndirgemeci mantık, nitelik bakımından hayatı oluşturan çoğulcu ve renkli yapıyı, tek renk ve tek yapıya indirger. Böylece yapılan şey, bir nevi fıtrata müdahale olmaktadır.

Seküler anlayışların vaziyet ettiği günümüz dünyasında varoluş, sadece bedene yani maddi olana, katı olana, gözle görülen ve elle tutulana indirgenmiştir; bunun ötesi yok sayılmıştır. Bu anlayışla beraber tek ölçü ve ölçütün, katı olandan yana değiştiğini söyleyebiliriz. Varoluşun sağlanması ve devam ettirilmesi için hep katı olan öne çıkmış ve katı olanlar araçsallaştırılmıştır.

Güç ve kuvvetle hizalanma/konumlanma, hep katılık marifetiyle oluşturulan sonuçlardır. Burada bir anlama, bilinç, beğenme, içselleştirme ve rıza söz konusu değildir; bir dehşet ve bu dehşetin oluşturduğu sindirme söz konusudur.

Yukarıda birçok açıdan yanılgılara işaret etmeye çalıştık. İnsanın dünya yaşamında yaşadığı ve yaşayabileceği en büyük yanılgı, seküler varoluşsal katılığın oluşturduğu yanılgılardır.

Seküler varoluşsal katılıkla insan hayatı sadece doğum ve ölüm arasına sıkıştırılmıştır. Bu sıkışmışlık ile insanın soğukkanlı ve sükûnet içinde değerlendirme imkânı sabote edilmiştir. İnsanın burada, hiç durmadan ve baş döndürücü bir hızla, oluşturması gereken bir dünya söz konusudur. Bununla hedeflenen ise en yoğunlaştırılmış hazları en kısa zamanda tatmaktır. Ne var ki, her haz yeni hazları davet ederek insanı bir dolap beygirine dönüştürecektir.

İnsanı bir dolap beygirine dönüştüren doğrusal zaman anlayışı, aynı zamanda insanın da en büyük kâbusu durumundadır. Çünkü keskin dişleriyle gıcırdayan doyumsuz bir çarkın, öğütürken çıkardığı sesler kulakları sağır edecek derecede yakınında dönmektedir. Her an bir taraflarını bu çarka kaptıran insan, yine de akıl almaz bir vurdumduymazlığın timsali olmaktan da kurtulamamaktadır. Akılları başa getirmesi gereken bu çark ne yazık ki akılları baştan almaktadır. Biz bu çarka ölüm çarkı diyoruz.

Ölüm çarkı aslında bütün katılıkları doğrayıp un ufak eden bir çarktır. Bütün bir varlık âlemini oluşturan bütün katılıkların bu çarktan geçmeme ihtimali yoktur. Öyle ise katı olana yatırım yapmak, bütün imkânlarını bu yolda harcamak, neticesi iflas olan bir uğraş olacaktır. Varoluşu katılık üzerine inşa eden bütün tasavvurların, sonunda bir harabe olarak ibretlik tabloları oluşturan örnekleri tarih sayfalarında saymakla bitiremeyiz. Bununla ilgili olarak Kur’an’da zikredilen Karun olayını dikkate almakta yarar vardır.

İnsan eğer çözümü olmayan yanılgılara düşmek istemiyorsa, ölümün en üst perdeden ve üstelik kulakları sağır eden, tedavi edici sesine kulak vermelidir. Çünkü ölüm, olacak olanı, tevile ihtiyaç duymayacak derecede çok açık ve net olarak göstermektedir.

İnsanın elinden gitmesi mukadder olan, üstelik un ufak öğütülerek çaresiz ıstıraplara yol açma potansiyelini içinde barındıran varoluşlar için, zaman israfından kaçınması gerekir. İnsan, katı olanı sırtlayacak bir gaflet yerine, katı olana binme uyanıklığını gösterecek bir bilinçle ilişki geliştirmelidir.

Kur’an’ın, katı olan da dâhil, elde bulunan bütün imkânlarla oluşturduğu ilgi ve ilişkiler için makbul gördüğü nitelik “emanet” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime yerine göre kavram, yerine göre terim ve yerine göre de olgusal bir mahiyet arz eder. Emanetin kapsam alanını, hayatı ilgilendiren her şey oluşturmaktadır: Zaman, mekân, fikir, düşünce, iş, siyaset, aile, toplum, alınan ve verilen nefesler ila ahir. Yanıltıcı varoluşsal katılıkların bütün olumsuzluklarını izale etmek için emanet anlayışını, bütün hayatı kapsayacak şekilde revize etmek gerekir. Aksi takdirde her varlık, insan elinde patlamaya hazır bir bomba haline gelecektir.

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
tempobet