Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 23-05-2020 14:47

Hüzünle Giden Ramazan..

Her sene olduğu gibi, bu sene de bir “gök sofrası” gibi hoş geldi Ramazan. Hem hoş geldi hem de coşkulu geldi. Bizi hoş bulmayan Ramazan neden coşkuluydu? Çünkü uyaran kutlu bir ses gibi uyaracaktı bizi. Kırık dökük yanlarımız vardı. O kırık dökük yanlarımızı görmüyorduk. Yani görme işlevini kaybetmiştik. Kırık dökük yanlarımızı görmemiz için uyaracaktı. Sadece uyarmak için değil, aynı zamanda bizi doğuştanlığımıza da geri döndürecekti. Doğuştanlığımıza yani yola düşerken sahip olduğumuz donanıma.

Niçin kırık dökük yanlarımız oluşmuştu acaba? Bunun en kestirme cevabını, sınır tanımayan kayıtsızlık oluşturuyordu. Biz Müslüman’dık. Yani Müslüman olduğumuzu söylüyorduk. Bu, bazı kayıtlara ve bazı sınırlara tabi olmak demekti. Müslüman olmak demek böyle bir içeriğe sahip olmak demekti. Fakat yaşadığımız hayat, sahip olduğumuz edimsel söylemlere baktığımızda, Müslümanca bir içerikten söz edemiyorduk. Etiketinde bal yazılı, zehir yüklü hamallar gibiydik. Bu, belki de tarihin kaydettiği en büyük çelişkilerden biriydi.

Kayıtlı olduğumuzu söylediğimiz sınırların dışında bir hayat sürdürüyor olmaktan dolayı darma duman olmuştuk. Bu hal üzere bir varoluşu gerçekleştirmek mümkün olmuyordu. Ramazan hoş ve coşkuyla gelmişti gelmesine ama sonuçta verilecek kararlar bize ait olacaktı. Bu hastalığı yenmemiz gerekiyordu. Bütün çelişkilerimizden kurtulmamız gerekiyordu. Ramazan da bunun için vardı zaten. Ramazanın sevinci de hüznü de bizim vereceğimiz kararlara bağlıydı.

Ramazan geldi ve gidiyor. Ramazanın yüzüne baktık mı? Ramazanla ilişkimiz öylesine odu. Eğlencelik bir kültürel öge gibi. Gerçi biz bu aşamayı da geride bıraktık. Ramazanı moda haline getirmiştik. Modası geçince de elimizin tersiyle haddini bildirdik. Çünkü Müslümanlığımız kırılmış ve dökülmüştü. Yapmamız gereken daha önemli işlerimiz vardı. Yetişmemiz gereken randevularımız vardı. Yani düşünce dünyamız değişmiş, yaşantılarımız, yol alışlarımız başkalaşmıştı. Bizler de başkaları gibi dünyaya hükmetmeliydik. Bütün zamanımızı bunun için harcamalıydık. Bizim, başkalarından eksik kalır bir yanımız mı vardı? Yani işin özcesi ‘Müslümanım’ demekle kayıtlı olmamız gereken “merkezi ihtisas alanları”mızı kaybetmiştik. Artık başkalarının belirlediği, inşa ettiği “ihtisas alanları” ile hayatlarımızı sürdürüyorduk.

Müslüman için “merkezi ihtisas alanı”nı Kur’an ve Peygamber örnekliği, oluşturmalıydı. Yani bizim için vazgeçilmez birer sabite olan değerleri bilecek ve kendi şartlarımızda, kendi yorumlamamızla, en uygun bir şekilde uygulayacaktık. Ramazan bir bakıma yılda bir kere, ferdi ve toplumsal olarak, her açıdan bu istikameti denetlemek için, adeta bizi teftiş etmeye geliyor gibiydi. Onun için yeni başlangıçların imkânını da yakalıyorduk. Ama şimdi artık öyle olmuyor.

Bizler Ramazanla el ele vereceğimize, Ramazanla kendimize geleceğimize, Ramazanla yeni başlangıçlar yaparak yenileneceğimize ve Ramazanla aramızdaki mesafeyi kapatacağımıza, aramızdaki mesafeyi açtıkça açıyoruz. Artık Ramazanla aramızda, cennet bahçelerinin tapularını dağıtan hocalarımız var. Onlar Ramazan adına ceplerini doldururken, bizim de, geçmişte yaşanmış iftihar tablolarımız ile gelecekte sahip olacağımız sınırsız ve sorunsuz cennetlik mülklerin hayalleri durmaktaydı.

Kırılıp dökülmüş yanlarımızdan birisini ellerimiz oluşturmaktaydı. Ramazan ellerini bize uzatırken, bizim uzatıp tutacak ellerimiz olmadı. Her türlü hayır ve şerri bir furkan hassasiyetiyle ayıran ellere sahip olmadık. Aksine ellerimizde kılıçlarla birbirimizin başını vurmayı, bir sorumluluk olarak kabul ettik. Ne yazık ki bunu bilen bilmeyen herkes yaptı. Yani hepimizin üzerinde, suçlu olduğumuzu gösteren kan lekeleri vardır.

 Bizler ağır hasarlı hastalıkların pençesinde kıvrım kıvrım kıvranmaktayız. Onun için Ramazan ellerini uzatıp bizleri kurtarmaya çalışırken, bizler hiç oralı olmuyoruz. Onun için konuşamıyor, bir araya gelemiyor ve toparlanıp yol alamıyoruz. Bugün Ramazanın elleri havada kalmıştır. Bu da Ramazanı hüzünlü bir Ramazan yapmıştır.

Kırılıp dökülmüş yanlarımızdan birisini de gözlerimiz oluşturmaktaydı. Hakikati görecek gözlerimiz olmalıydı. Yani hakikati göremeyen körlere dönüşmemeliydik.  İşlenen zulümlere rağmen zalimden yana olmamalıydık. Hakkı teslim edeceğimize hakkı teslim almamalıydık. Körleşme bilinçsel yapımıza kadar gitmemeliydi. Bize bir şey olmasın da ne olursa olsun havasında olmamalıydık. Bütün bunları görecek basiret ve ferasete sahip olmalıydık.

Adını bildiğimiz bir hastalık olan dünyevileşmenin pençesinde olduğumuzu belki de fark edemiyoruz. Veya fark ediyoruz da bilerek mi böyle davranıyoruz. Allah korusun. Ramazan, bir koronavirüs gibi içimize kaçmış olan dünyevileşmekten bizi kurtarmaya çalışırken, bizler de Ramazana koronavirüs muamelesi yaptık. Onun için Ramazan, hüzünlü bir Ramazan oldu ve hüzünle gidiyor.

Kırılıp dökülen hayatlara sahip olduk. Ticaretimiz, adaletimiz, ailemiz, toplumumuz, düşüncemiz, inancımız, kültürümüz, hâsılı her tarafımız çatır çatır kırılıp dökülmektedir. Her Ramazanla beraber yeni imkânlara kavuşuruz. Kavuştuğumuz imkânların kadrini ve kıymetini bilmek gerekirdi. Ağırlık yapan fazlalıklardan kurtulma iradesini göstermek gerekirdi. Pimi çekilmiş bir bombaya dönüşmüş dünyamızı Ramazanın ruhuyla kurtarabilmeliydik. Olmadı. Bizden geriye kalan harap ve virane bir dünya odu.

Ramazanda sadece aç kalmıyorduk, aynı zamanda açlarla tanışıyorduk. Açlığın sadece bedensel olanını değil, ruhsal olanını da önemsiyorduk. Bütün bir güç ve kudretin yegâne sahibi olarak Allah’ı biliyorduk. Merkezi ihtisas alanlarını oluşturan değerlerin en başında Allah yer alıyordu. Bize göre Allah’ı bilen her şeyi bilmiş, Allah’ı bilmeyen hiçbir şeyi bilmemiş olurdu. İşte Ramazan bu özün tohumlarını sulayarak yeşertmenin adıydı. Ramazan çölleşmiş topraklarımıza baharı getirmenin adıydı. Ne yazık ki, geçerli notu alamadık ve sınıfta kaldık. Onun için hoş gelen Ramazanı hüzünle gönderdik.   

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
tempobet