Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 06-05-2020 18:31
Güncelleme : 11-05-2020 07:09

İnsanı Tanımak

Tanımak, insanın en önemli meraklarından birisidir. İnsan neyi tanımak ister? İnsan bilinmeyeni tanımak ister. Bilinmeyeni öğrenme merakı, fıtri bir özellik olarak her insanda bulunur. Bu merakın birçok sebebini saymak mümkündür. Ama bu sebeplerin en önemlisinin insanın güvenliği ile ilgi olduğunu düşünmekteyim. Bilinmeyenin sırrı açığa çıkmadan insanın kendisini tam olarak güvende hissetmesi mümkün değildir. Aslında insanların hem kendi aralarındaki ilişkilerinin hem de diğer varlıklarla ilişkilerinin temelini söz konusu bu sebep oluşturmaktadır.

Diğer varlıklar bağlamında, insanın doğa ile olan ilişkilerinin seyrine bakıldığı zaman, büyük bir ihtimalle, insanın ilk zamanları doğayı tanımamaktan ileri gelen korkulara sahne olmuştur. Onun için ilk insanlar doğaya olağanüstü bir varlık muamelesi yaparak yaşamlarını sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Bu anlayış doğrultusunda doğaya atfedilen olağanüstülüğün oluşturduğu kutsallığa boyun eğerek teslimiyet içinde olmuşlardır. Bu mantıksal yaşayışın gereği olarak, zarar görmemek için doğaya da zarar vermeye cesaret etmemiş olmalıdırlar.

Aydınlanma aklının doğaya bakışında, doğanın bir düşman olarak kabulü söz konusudur. Yani doğa, mücadele edilmesi, kontrol altına alınması gereken tehlikeli bir düşman kategorisinde değerlendirilmiştir. Onun için Aydınlanmacı zihniyetin doğa ile ilişkisi savaşmaktan ibaret olmuştur. Bu anlayış ve amacın bir uzantısı olarak yapılan bilimsel araştırmalarla, doğanın sahip olduğu yasalar tespit edilerek, doğa, adeta bir tutsak konumuna getirilmiştir. Bundan dolayıdır ki, günümüzde var olan bütün ekolojik sorunların sorumluluğu, dünyaya vaziyet eden bu Aydınlanmacı zihniyete ait bir sorumluluktur.

İlahi Vahye göre doğa, Allah’ın koymuş olduğu yasalarla mukayyet olan bir kitap gibi görülmüştür. Her varlığa ve fiili olarak yaşanan her olaya birer ayet olarak bakılmıştır. Onun için Müslüman şahsiyetin doğa ile ilişkisi savaş değil, barış ekseninde olan bir ilişki ve muamele olmuştur. Müslüman, doğa kitabını okurken, duygu ve düşüncesinde kin ve öfke değil, sevgi, saygı ve merhamet oluşur. Müslümanın doğadan yararlanması, tahribat ve yok etme şeklinde değil, imar ve inşa mantığı şeklindedir. Müslümanın doğa ile ilişkisinden, çok önemli iki sonuç elde edilir. Bunlardan birincisi insanın kendisini tanıması, ikincisi ise insanın Allah’ı tanımasıdır.

İnsanların kendi aralarındaki münasebetlerinde de en önemli merakı, diğer insanların nasıl insanlar olduğu merakı oluşturur. Bir insanın nasıl bir insan olduğu bilinmeden doğru dürüst bir ilişki geliştirmek mümkün olur mu? Onun için insan öncelikle bir münasebet geliştireceği zaman, riskleri minimize etmeye çalışır. Bu da insanların birbirlerini tanıması ihtiyacını hâsıl eder.

İnsanı tanıma işi, işlerin en zorudur. İnsanı tanıma, içsel bir işçilik ister. Yani insanın içine nüfuz edebilirsen, tanımayı da gerçekleştirebilirsin. Oysa biz biliyoruz ki, insana ‘içsel okuma’ ile ilgili bir yetenek verilmemiştir. İçsel okuma şu anlama gelmektedir: İnsanın sahip olduğu duygu, düşünce ve niyetlere; acı, keder ve hüzünlere; yani gaybi olarak perde arkasında, zihinsel dünyada olana nüfuz etmektir. Kim ki bir insan olarak, bilinmeyeni bildiğini iddia ederse, o büyük bir hezeyan içinde demektir. Peki, öyle ise insanı nasıl tanıyacağız? Öyle ya ne yana bakılırsa bakılsın bütün kapılar kilitlidir.

Bir insanı tanımak için, o insanın davranışlarına bakmaktan başka bir seçenek elimizde bulunmamaktadır. Yani burada anahtarı oluşturan ölçüt, davranış olmaktadır. Onun için insan eşittir davranış önermesi, hakikate açılan bir penceredir. Bu pencereden bakarak, insanların hangi niteliklere sahip olduğu ile ilgili bir kanaate varılabilir. Davranışın kapsam alanını, özel ve kamusal bütün ilişkilerin oluşturduğunu dikkate almak gerekir.

İnsanı tanımak için davranışlar ne kadar önemli ise, davranışların ne anlama geldiği de o kadar önemlidir. Bir insanın davranışlarının doğru anlaşılması, o insanın doğru bir şekilde anlaşılması demektir. Bir insanı doğru anlayan, o insanı doğru tanımış olur. Bu da bir anda olacak bir iş değildir. Hakkaniyetli tanımalar anlık değil, uzun zamanlı uğraşlar gerektirir. Aynı zaman, aynı mekân, aynı iş, aynı uğraş ve aynı yürüyüş gibi birliktelikler neticesinde, insanın davranışlarına doğru anlamlar biçilebilir.

İnsanı anlamak için insanın anlaşılır olması gerekir. Yani olabildiğince bilinmezlerden sıyrılması gerekir. Bu nasıl olacak? Bu, varlıklara ve varoluşa biçilen anlamla ilgili bir olgudur. Bu olgu toplumsal değil, ferdi bir olgudur. İnsanın güvenliğinin ilk basamağını zihinde oluşturulan varoluşsal güvenlik oluşturur. Burada yani zihinde varoluşsal manada bir güvenlik yoksa dış dünya dediğimiz hayatta da bir güvenliğin oluşması mümkün olmaz. Bunun en anlaşılır ifadesi, her şeyi hak üzere değerlendirmektir. Zaten insan hak üzere bir değerlendirme yapmazsa, hem hakikat ve hem de güvenlik bakımından sağlıklı bir dünyayı oluşturması sadece sözde olur.

İnsanın zihinsel güvenliğinin en önemli dayanağını, sıfatlarıyla birlikte Allah oluşturur. Niye özellikle sıfatlarıyla birlikte deme ihtiyacı hissettim? Çünkü insanların ekseriyeti, Allah’a inandıklarını söyler. Bu böyle söylenirken, aslında bilinçli veya bilinçsiz olarak Allah’ın hakkına tecavüz de söz konusu olur. Allah’a inandığını söyleyip, O’nun Kadir-i Mutlaklığına sınır getirmek, Allah’ın hakkına tecavüz demektir. Allah’ın Kadir-i Mutlak olması demek, insan hayatı dâhil, varlık âleminin tümü üzerinde hüküm sahibi olması demektir. Bunun anlamı hükmün ve hâkimiyetin mutlak tasarrufunun sahibi olarak Allah’ın bilinmesidir. Bu, zihinsel güvenliğin ilk ve olmazsa olmaz koşuludur.

 İnsanın tanınmasının en önemli basamağını, insanın sahip olduğu zihinsel ve fiili değerler dizisi oluşturmaktadır. Bu değerler dizisini, insan hayatındaki davranışsal yelpazenin dinamiği yani motor gücü olarak isimlendirebiliriz.

İnsan kendisini nasıl tanımlıyorsa, insan öyle olmalıdır. İnsanın kendisini tanımlama biçim ve nitelemesine bir itiraz hakkımız olamaz. Ama insan kendisini tanımladığından farklı bir şey ise o zaman durum değişir. Bu durum, insanı tanımada en büyük engeli teşkil eder. Onun için diyoruz ki, dürüstlük insan için en önemli vasıflardan biri olmalıdır. Hayatı oluşturan karmaşanın kökenine baktığımız zaman karşımıza çıkan önemli sebeplerden birisini de insanların sahte tutum ve davranışları olduğunu görüyoruz.

İnsanı tanıma gibi zor ve büyük bir uğraş için, öncelikle insanın sahip olduğu söz ve davranışsal ritimde bozukluk olmamalıdır. Elimizde rehberlik olarak başka ne bir ölçü ve ne de bir ölçüt bulunmuyor. Ayrıca bilinç gibi nüansları kaçırmayacak bir uyanıklık halini sürdürmenin çok önemli olduğu da aşikârdır.

Belirtmeye çalıştığım hassasiyetler doğrultusunda “Müslümanım” diyenlere baktığımız zaman neler görmekteyiz acaba? Sahtekârlık var mı? Var. Yalan var mı? Var. Zulüm ve zalime destek var mı? Var. Allah’a hakaret var mı? Var. Cehalet var mı? Var. Kur’an’dan kopuş var mı? Var. Peygamber örnekliğini dikkate almama var mı? Var. Öyle ise bütün bu varlardan uzak, Müslümanca bir hayat var mı? Yok. Zaten bütün olumsuz var’ların çepeçevre kuşattığı Müslümanca bir hayatın varlığından söz etmek, başlı başına akla ziyan bir durumdur.  

Bakın burada bir fert olarak Müslüman’dan söz etmiyorum. Fert olarak çok kaliteli müslüman olabiliriz. Bu başka bir şeydir. Var olmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmemiz gerek. Bütün kelime, kavram ve olgulara yeniden bakmamız, anlamsal kazılarda bulunmamız gerek. Yapmamız gereken çok gerekliliklerimiz var. İnsanların, toplumların, kültürlerin ve medeniyetlerin var olması, sahip oldukları sorumlulukları yerine getirmekle mümkün olur. Şimdi bütün bunlardan sonra diyorum ki, Müslüman var mıdır yok mudur? Bu hususla ilgili olarak herkes kendi değerlendirmesini yapmalıdır. Şunu unutmayalım ki, doğru dürüst değerlendirmeler yaparsak birbirimizi tanıma imkânını da elde ederiz. 

Sorunları aşmanın yolu, değerlendirme yetisine sahip olarak, birbirimizi bihakkın tanımaktır. Bunun için konuşmalı ve birbirimizi anlamaya çalışmalıyız. Hakikat adına zihinlerde oluşmuş önyargılardan kurtulmanın yollarını bulmamız gerekiyor. İnsan ürünü olan düşünce ve yorumları, mutlak hakikat olarak başkalarına dayatma hastalığını yenmemiz lazım. Yoksa anlamlı birliktelikleri değil oluşturmak, hayalini bile göremeyiz. Bütün bunları gerçekleştirecek ahlaki tutarlılık için ilahi vahyin rahmet pınarıyla susuzluğumuzu giderme hassasiyetini kazanmamız da önemli bir gerekliliktir.

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
tempobet