Cevdet Işık
Cevdet Işık
Giriş Tarihi : 27-02-2019 23:33

Kilitli Labirent: Üstünlük Çıkmazı

İnsan garip bir varlıktır. İnsanın düşünmesi, değerlendirmelerde bulunması, her olay ve durum karşısında farklı tavırlara sahip olması, yani bir hal üzere sabit durmaması, garipliğini oluşturan sebeplerden olmalıdır. Gariplik olgusu kişiden kişiye farklılık arz eder. Gariplikte bir acayiplik vardır. Örneğin bir paradoks olarak, kalabalıklar içinde yalnızlık ve kimsesizlik hem garip ve hem de acayip bir durumdur. Aynı şekilde insanın evinden, akrabalarından uzakta, bilmediği yerlerde, insani ilişkilerden kopuk bir hayat yaşaması da hem garip hem de acayip bir durumdur.

İnsanın garipliğini iki şekilde ele almak mümkündür. Birincisi, insanın üzerinde az bir zaman hayat sürdüğü dünyada idrak ettiği garipliktir. İnsan bu garipliğin farkına vardığı zaman, bu garipliği ortadan kaldırmak veya azaltmak için çözüm yolları arayacaktır. Doğal olarak bu da insanı sorumluluk almaya sevk edecektir.

Sorumluluk bilinci dediğimizde, sorunların olumsuz etkilerinden korunmak için riayet ettiğimiz sınırlar akla gelmektedir. Bu açıdan takva, ilahi lütuflar diyebileceğimiz ilke ve yasalara riayet anlamına gelmektedir. Aslında İlahi Vahyin uymamızı istediği bütün ilke ve yasalar, bir bakıma insanın bu dünyadaki gariplikten olumsuz yönde etkilenmemesini de temin etmek içindir.

Kur’an’ın insan için hidayet rehberi olmasının anlamı, hem gurbeti ve hem de sılayı unutmadan güvenli bir seferi gerçekleştirmesi içindir. Gurbet dünyadır, ahiret ise sıladır. İnsan garip bir yolcudur. Yolculuk hicrettir, azık ise hasrettir. Hasret çekmeyen hicret edemez. Bütün bu olguların oluşturduğu mizanı bozacak her türlü düşünsel ve eylemsel faaliyetin neticesi, onulmaz ve onarılmaz bir pişmanlık olacaktır. İşte onun için insan, sıla hasretiyle oluşan arzu ve istekleri, bu geçici dünyada gerçekleştirme gafletine düşmemelidir. Çünkü sıla hasreti ile oluşan arzu ve istekler, ancak sılaya varınca çözüme kavuşabilir. Bunun için insan, haddini bilerek, haddini aşmama gayretinde olmalıdır. Evet, dünyada oldukça göz kamaştıran çekici durumlar vardır. Ama insan bunlara takılmadan, hasretini bunlarla gidermeden, daima gözünü aşkın ufuklara çevirmeli, bir gariplik (gurbette olma) ruh haliyle yaşamalıdır. Biz bu ruh haline, müslümanın ruh hali diyoruz.

İnsan için garipliğin ikincisi, insanın felaketi olan bir ruh halidir. Bu durumu şu şekilde tasvir edebiliriz: Bir labirent düşünün. Öyle bir labirent ki, içine gireni adeta yutmaktadır: Çıkışı olmayan kilitli bir labirent. Üstelik bu labirente girenler, bile isteye girmekteler. Zira gözleri kamaştıran, aklı baştan alan şeylerin davetkâr görüntüsü, insanın arzusunu uyandırmakta ve bütün zamanı onlara sahip olmak için harcatmaktadır. İnsanı felakete sürükleyen buradaki garipliği, söz konusu aldatıcı şeylere sahip olmanın getirdiği hasret olarak niteleyebiliriz. Bu ruh halini en geniş manasıyla seküler insanın ruh hali olarak isimlendirebiliriz.

Bu labirent metaforunda labirent dünyayı temsil etmektedir. İnsanın dünyada bir yolcu olduğu, hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açık, seçik ve nettir. Bu netliğe rağmen insan, asla sahip olamayacağı dünya ve içindekiler için, çıkış kapısına kilit vurmakta ve bütün zamanını, enerjisini adeta heba etmektedir. Durum böyle olunca, yani insan kıblesini aşkın olandan seküler olana çevirince, bir üstünlük arayışına da girmiş olmaktadır.

Üstünlük arayışını ilk başlatan varlığın İblis olduğunu Kur’an’dan öğrenmekteyiz. İblis üstünlük iddiasında bulunurken, kıstas olarak kendi varlığını oluşturan hammaddeye atıfta bulunmuştur: Ateş. Kur’an’ın aktardığı bu olay, iradeli bir varlığın ölçüyü kaçırınca ne hale gelebileceğini bize göstermektedir: Haddini bilmemek, haddini aşmak, Rabbini hiçe saymak, ilahlık iddiasına soyunmak, hakikati tersyüz etmek, her türlü yalan, aldatma ve hileye başvurmak. Bütün bunları yapmaya iten motivasyona baktığımız zaman, üstünlük arzu ve isteği karşımıza çıkmaktadır.

Üstünlük savı aslında yakılan bir isyan ateşidir. Bu ateşi yakan kimse, öncelikle kudretli bir varlık olduğuna ikna olmuş demektir. Bu manada kendisini Allah’la olmasa da diğer yaratıklarla bir kıyaslama içine girer. Nitekim İblis kendisini Âdem’le kıyaslamıştır. Kendi hammaddesi olan ateşi, insanın hammaddesi olan toprakla kıyaslamıştır. Kendince üstün olanın kendisi olduğunu söylemek suretiyle, sahibi, maliki ve yaratıcısı olan Allah’ın yanıldığını ileri sürebilmiştir. Burada tümüyle bir bozulma söz konusudur. Bu öyle bir kapıdır ki, üstüne kapandığı zaman açılma imkânı olmayan bir kapıdır. Nitekim üstünlük çıkmazına giren İblisin yaşadığı kaosun neticesi şeytanlaşma olmuştur. Şeytanlaşma İblisle başlayıp İblisle biten kişisel bir olay değildir. Şeytanlaşma bütün zamanlar boyunca, bütün iradeli varlıklar için, hep var olacak bir olgudur.

Üstün olma kibirli bir psikolojinin neticesidir. Bu psikoloji insanı hayattan ve hayatın gerçeklerinden kopararak yanıltıcı bağlamlara sürükler. Tarihte bu duruma misal verebileceğimiz olayların haddi hesabı yoktur. Hatta insanlık tarihi tümüyle bu olayların tarihidir dense yanlış olmaz. İnsan nasıl ki, kilitli bir labirentte ümitsizce aynı davranışları tekrar ediyorsa, geçmiş olay ve olgulardan gereken dersleri çıkarmadığı için de, aynı olay ve olguları tekraren yaşıyor.

Günümüz dünyasında insanların ufukları karartıldığı için, kutsal ve aşkın olana mitsel birer öge olarak bakılmaktadır. Durum böyle olunca insan, kendi eliyle kendisini karanlığa (cehalet, zulümat) hapsetmiş olmaktadır. Sınırlı bir zaman içinde insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülük, insanın kendisini dünya hapishanesine kilitlemesidir. En geniş anlamıyla biz buna dünyevileşme (sekülerizm) diyoruz. İşte tam bu noktadan sonra, şeytanın iradesini kullanan bir mürit olarak insanın varlık amacı, hemcinsleri içinden sıyrılarak en üstün olduğunu göstermek olmaktadır. Bunun için açık veya gizli her türlü ırkçılığa başvurmaktadır. Artık bu yolda hedefe uygun her vasıta mubah görülmektedir.

Dünyayı kilitli bir labirente dönüştürdüğünüz zaman, üstünlük çıkmazı da karşınıza çıkacaktır. Sonrasında kana doymayan vampirler, dünyayı kan ve gözyaşına boğacaktır. Gelinecek noktada, değerlerden eser olmayacak, ‘insan insanın kurdu’ olacaktır. İşte birkaç asırdan beri devam etmekte olan bu gidişatın, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin de desteğiyle oluşturduğu küresel emperyalizmin kontrolündeki dünyanın hali gözlerimizin önündedir. Güçlünün haklı, güçsüzün ise hiçbir hakkının olmadığı, insanın özgürlük ve özerkliğinin ortadan kaldırıldığı bir seküler tahakküm sistemine maruz kaldığımız zamanları yaşamaktayız. Bu durumdan kurtulmak mümkündür. Öncelikle insan olarak bir yolcu olduğumuz hakikatine dönmemiz gerekir. İnsanlığın ortak değerleri olan İslam’ın değerleriyle buluşmamız gerekir. Hiç kimseye hak etmediği değeri vermeyecek adil bir vicdana sahip olmamız gerekir. Bunu da ancak ve ancak İlahi Vahyin rehberliğiyle yapabiliriz.

 

NELER SÖYLENDİ?
@
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
tempobet