ANALİZ
Giriş Tarihi : 26-04-2022 09:50

Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Toplumsal Sorunlara İlgisizlik Sahte Sorular ve Harici Tekfir Hastalığı

Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Toplumsal Sorunlara İlgisizlik Sahte Sorular ve Harici Tekfir Hastalığı

Yusuf Yavuzyılmaz Farklı Bakış'ta "Toplumsal Sorunlara İlgisizlik Sahte Sorular ve Harici Tekfir Hastalığı" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Eleştiri yerine tekfirci mantığın bu kadar yaygın ve etkin olması, İslam dünyasındaki mezhep çatışmalarını ve siyasal anlaşmazlıkları da açıklar niteliktedir. Eğer biri kâfir olarak tanımlanıyor ise önce dışlanması ve ötekileştirilmesi, sonrasında öldürülmesi de meşrudur. El kaide, IŞİD, Bako Haram gibi örgütlerinin de meşruiyet kaynağı budur.

Bu durumu sağlıklı bir şekilde analiz edebilmek için elimizde çok değerli bir tarihsel tecrübe vardır: Haricilik. Hariciler, gerçekten çok samimi dindarlardı. Vakit namazlarını kılar, büyük çoğunluğu Kur’an’ı ezbere bilir, helal ve harama çok dikkat ederlerdi. Mantığı ve dili tartışmalarda çok iyi kullanırlardı. Hatta rivayet o ki, bir Harici, bir gayrimüslimin bahçesinden izinsiz meyve yediğinde yıllarca onu helalleşmek için aramış. Hariciler ile ilgili olarak Muhammed Ebu Zehra’nın konu hakkında çok faydalı bilgiler veren, Mezhepler Tarihi” adlı esere bakılabilir. Ancak samimiyetleri ve dindarlıkları Hz. Ali gibi bir sahabeyi tekfir etmelerine engel olmamış. Nitekim Sıffin savaşındaki içtihatlarından dolayı İslam tarihinin akışını değiştirmişlerdir. Nitekim Hz. Ali, fanatik bir Harici tarafından şehit edilmiştir. Bu bize güncel tekfir tartışmaları hakkında hem uyarıcıdır, hem de samimiyetin tek kriter olmadığını gösterir.

Haricilerin diğer bir özelliği kendi dini yorumlarına fanatizm derecesinde samimi bağlı olmalarıdır. Her fanatik bağlılık, kendi yorumunu kutsallaştırır ve diğer yorumları dışlar. Gericiler bir adım daha atarak kendi yorumları dışında yorum yapanları küfre girdikleri iddiasıyla tekfir ediyor ve canını/ malını almayı meşru görüyorlardı. Bunu yaparken samimi bir şekilde dine hizmet ettiklerini, cihat ettiklerini düşünüyor ve eylemlerinden asla kuşkuya düşmüyorlardı. Kesin inançlılıkları onları birer militan haline getiriyordu. Bu düşünce biçimleriyle yüz binlerce Müslümanın kanını döktüler.

            Hariciler, sadece tarihsel bir dönemde yaşamış, kendine has özellikleri olan, tarihin ilerlemesiyle tümüyle etkisizleşmiş bir topluluk değildir. Tarih, öğretici bir eğitmendir. Harici, düşünce her dönemde karşımıza çıkan bir zihinsel tutumdur. Bu anlamda Batıcılık, bütün zamanlar için karşımıza çıkacak bir düşünce biçimidir.

            Haricilik, samimiyet ile doğruluk ve hakikatin aynı şeyler olmadığını göstermektedir. Eğer bir insan samimi fakat doğruluk ve hakikatten yoksun bir anlayışa sahip ise karşımıza bir Harici olarak çıkabilir.

            Haricilik, Türkiye siyasetini de büyük ölçüde etkilemektedir. Belirli gerekçelerle içinde bulunduğu partiden, cemaatten, gruptan ayrılanlar, söylediklerinin doğruluğuna bakmaksızın en aşağılık eleştirilerine, dışlanmalara maruz kalırlar. Bu sadece kendi içinde bulunduğu durumu meşru kabul eden bir Harici mantığıdır.

            Hakikati sadece kendi grubuna ait olarak algılayan bir insan, giderek militanları ve diğer bütün düşünceleri reddeder. Hariciler, özeleştiri yapmayacak kadar kendi dini yorumuna güveniyorlardı. Ama bu güvenleri Müslümanlara başkalarının vermediği ölçüde zarar verdi

            Dini kökenden hareket eden, söylemi her ne kadar insancıl, barışçıl ve diyalogu temel alırsa alsın Harici bir zihin yapısına yaslanır. El- Kaide, IŞİD, Bako -Haram, FETÖ ve diğerleri aynı mantıktan hareket eder. Dinin tek doğru yorumu kendi yorumlarıdır. Bunu kabul etmeyen diğer dindarları kolaylıkla katledebilirler. Fanatik, entegrist, militan ve samimi insanlardır. Bunun gibi DHKP-C ve PKK gibi seküler hedefleri olan örgütler de Harici bir zihin yapısına sahiptir. Etkili oldukları alanda başka bir örgüt ve siyasal oluşum istemezler.

Öte yandan terör örgütlerinin militanlarının samimiyetinden kuşku duyamayız. Çünkü kendini öldürecek kadar ideolojisine bağlı insan samimi bir insandır. Terör örgütlerinin görüşlerini kendi menfaatleri uğruna araçsallaştıranlar ve korkudan örgüt içinde yer alanlar hariç örgüt mensupları büyük ölçüde samimidirler. Bundan dolayı yakalansalar bile büyük bedeller ödeyerek örgütü ele vermezler.

            Bazı farklı düşüncelere karşı yapılan yorumlar gösteriyor ki, Türkiye’deki dindarlar farklı olana karşı çok öfkeliler. Bu öfkeleriyle dini koruduklarını düşünüyorlar. İşin garip tarafı her dindarın karşı çıkması gereken adaletsizlik, yolsuzluk, adam kayırma, rüşvet gibi olayları yapanları müşrik veya şirk ehli olarak nitelendirmekten özenle uzak duruyorlar. Bunun yerine özellikle müteşabih ayetlerin farklı yorumlanmasından doğan görüş farklarını müşrik olarak nitelemekten çekinmiyorlar.

            Sanıyorum öfkeli oldukları isimler dikkatleri daha çok toplumsal sorunlara yoğunlaştırıyor ve vicdanlarını rahatsız ediyorlar. Oysa Hz. Ali kendisini kâfir ilan edenlere karşı aynı kelimeleri kullanmamıştır. Hakkı isteyerek hataya düşenler ile batılı isteyerek hata yapanları birbirinden ayırmıştır.

            Diğer yandan, sosyal hayata yoğunlaşamayan dini algının giderek metafizik yorumlar üzerine tartışmaya başlaması kaçınılmazdır. Bu yoğunlaşma arttıkça dindarların gündemi var olan gerçeklikten kopmaktadır. Ortaya aktüel sorunlarla ilgilenmeyen bir din anlayışı çıkmaktadır. Kendi içinden çıkan farklı görüşlere tahammül edemeyen dindarlık, dünyaya nasıl barış ve özgürlük taşıyabilir.

            Dünya adaletsizlik, yolsuzluk, yoksulluk, rüşvet, adam kayırmacılık, savaş ve işkence ile yanıp kavrulurken, başka soruları gündeme taşımak sahte sorularla oyalanmaktır.

            Dindarlar muhafazakârlaştıkça, sahte kutsallıklar yaratmaya meyilli hale geliyor. Tarih, kültür, millik daha baskın kimlik haline geliyor. Bu kimlikle barışı, adaleti, yolsuzluğu, rüşveti görmüyor; görenleri de linç etmeye kalkışıyor. Toplumsal sorunlara yoğunlaşmak yerine teravih namazının rekât sayısına odaklanıyor. Bu sağlıklı bir yapı değildir.

            Böyle bir zihinsel yapı ile adalet arayışı sürdürülemez. Ayetlerin farklı yorumları üzerinden giderek, faklı yorum yapanları tekfir etmek sağlıklı bir zihinsel yapıya işaret etmiyor. Kur’an’ın “Ey iman edenler, iman ediniz” ayeti sanıyorum bunu anlatıyor.

            Tartışma ahlakı, kırmadan, dökmeden, ihtilafları çoğaltmadan, daha da önemlisi muhataba saygı duyarak yürütülmesi gereken bir faaliyettir. Eline tekfir baltasını alarak kendinden farklı düşünen herkesi gömmeye çalışan mezhepçi, cemaatçi, partici yaklaşımları reddetmek gerekir. Tartışmada dikkat edeceğiz odak İslam’ın evrensel ahlaki değerledir.

Kur’an inanmayanlarla bile tatlı bir üslup kullanarak tartışılması gerektiğini bildirdiği halde (“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir”./ Nahl süresi 125. Ayet) Müslümanların birbirini ağır bir dille suçlaması kabul edilemez.

Eleştirilen âlim, aydın ve akademisyenlere (İslamoğlu, Okuyan, Güler vs.) yönelik her eleştiriyi suçlu ilan etmek de sorunlu bir yaklaşımdır. İlmi düzeyde bu isimlerin hiçbiri ismet sıfatına sahip değildir. Elbette onların düşünceleri de eleştirilecektir. İlke olarak insan tarihsel, bilgisi sınırlı, yanılma ihtimali olan bir varlıktır. Bilgisi, birikimi, ilmi seviyesi, konumu ne olursa olsun hiç kimse eleştiriden azade, bilgisi mutlak bir konumda olamaz.

            İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan hiç birimiz memnun değiliz. Dini anlayışımız, bizi içinde bulunduğumuz durumdan kurtarmaya yetmiyor. Demek ki, dini anlama biçimimiz yanlış ya da eksik. İslami değerlerin egemen olduğu bir yerde bu kadar yolsuzluk, liyakatsizlik, insan hakları ihlalleri, adaletsizlik, cinayet vs. olur mu? İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunlu durumdan, sorumlu olanlar bizleriz. Bunu sorgulayacak yerde, bu durumdan kurtulmak için farklı düşünceler ileri süren âlim ve aydınları tekfir etmekte yarışıyoruz. Bu sağlıklı bir tutum değildir. Mehmet Akif Ersoy devasa eseri olan Safahat’ta bugün tekfir ettiğimiz isimlerden çok daha ileri derecede eleştiriler yapıyor. İslam âlemi ve Türkiye’de, İslam’ın en merkezi kavramı olan Allah anlayışının sorunlu olduğunu ifade ediyor. Geleneksel dini algı sorunları çözemiyorsa yeni arayışlar meşrudur.

            Kuşkusuz her yenilik arayışı riskleri de barındırır. Ancak yeni arayışları geleneksel din anlayışına sığınarak işlevsiz hale getirmeye çalışmak muhafazakâr bir tutumdur ve kabul edilemez.

            Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan, İlhami Güler, Ömer Özsoy, Mustafa Öztürk gibi isimler elbette eleştirilebilir. Ben de bazı düşüncelerine katılmıyorum. Ancak onları kâfir diye tekfir etmek eleştiri ahlakına ve İslam’a aykırıdır.

            Hiç kimse kendi cemaatini, partisini, grubunu, mezhebini, İslami anlayışını merkeze alarak, öteki cemaatleri, partileri, grupları, İslami anlayışları, mezhepleri dışlayamaz. Allah’ın varlığını, risaleti ve ahireti kabul eden hiçbir insan, partisi, cemaati, grubu, mezhebi, dini yorumu ne olursa olsun, bazı konularda yanılsa bile tekfir edilemez.

            Enerjisini kendi içinde farklı düşünenleri tekfir etmekte kullanan bir topluluğun gerçek düşmanlarını hedef alması mümkün mü? Bazı dindarların hedeflerinin yolsuzluk, sömürü, liyakatsizlik ve zulüm olması gerekirken, farklı yorum öne süren düşünürlerin olması ne kadar acı.

Oysa Müslümanın ötekisi kâfir değil, zalimdir.

Zehra

AdminAdmin