ANALİZ
Giriş Tarihi : 02-01-2023 08:33

Ümit Aktaş Yazdı: Kötülüğün Siyaseti ve İyiliği Savunmak...

Ümit Aktaş Yazdı: Kötülüğün Siyaseti ve İyiliği Savunmak...

Mustafa Kemal kuşağı, Cumhuriyeti bir “Müslüman ulus” mantığı üzerinde inşa ederken, İttihatçılardan devraldığı tenkil, tehcir ve mübadele mantığını da buna destek olarak sürdürdü. Bu siyasetin karşısında üç önemli direnç vardı: (İslamcı ve muhafazakâr) dindarlar, Kürtler ve Aleviler. Dindarların tepkileri sağcı iktidarlar ve nihai olarak Ak Parti iktidarı sonucu epeyce yumuşatıldı. Temel sorunları çözül(e)meyen Kürtler ve Alevilerin tepkileri ise hâlâ sürmekte. Ulusalcılar açısından bu tepki ve ihtilaflar düşmanca tutumlar olarak görülse de, şura sistemi ya da demokratik siyaset açısından bunlar, üzerinden siyasallığın üretkenleşeceği bir olumluluğa da yorulabilir.

Siyasal anlaşmazlık ve hatta çatışma unsurlarının demokratik siyasette siyasal ihtilaflar oluşturma ve bunların üzerinden çoğulcu temsiliyetler üretme gibi olumlu bir yönü varsa da, millî iradenin otoriter bütünlüğüne koşullu Cumhuriyetçi zihniyet açısından bu kabul edilebilir bir şey değil. Kemalist Cumhuriyetçiliğin tekilci yönetim mantığının arızasız bir biçimde sürdürülebilmesi için çare Alevileri ve Kürtleri, Sünni ve Türk ulusallığa eklemleyebilmek için asimilasyoncu bir baskı uygulamak. İstisnalar bir yana Aleviler tenkil, tehcir ve baskılar karşısında, Osmanlı döneminden beri sürdürdükleri sükûta (pasif direnişe) geri dönseler de, Kürtler baskılara boyun eğmemekte ve tefrik edici yönleri olan dilleri ve kültürleri gibi temel toplumsal niteliklerinden vazgeçmemekteler. Bu tavır ise bir açıdan Kürt kimliğini kavileştirirken, öteki yandan ise “Müslüman ulus” kavramına İsmet Özelci bir Türk niteliği de kazandırmakta ve hatta bu kimliği ırkçılaştırmakta. Egemen ulus ise kendi varlığını ve egemenliğini bu ırklaş(tırıl)an öteki üzerinden pekiştirmekte.

Türkiye’nin Kürt siyaseti, Cumhuriyetin başından beri kötülüğün kaynağını, yani kendi egemen ırkçı zihniyetini ıslah etmek yerine, Kürtleri yok etmeye veya en azından sindirmeye dayalı bir politikanın çıkmazıyla sürdürülmekte. Her ne kadar bu siyaset, aradan geçen yüz yıla rağmen olumlu bir sonuç üretmediyse de, ne Türkler bu “çaresiz strateji”den vazgeçti ne de Kürtler yaşadıkları onca zulme ve kayba karşı boyunlarını eğdi. Üstelik bu süreç içerisinde karşıtı üzerinden ivmelenen ve sivriltilen her iki kesimin ırkçılığı daha da arttı. Hâl böyleyken, gelenekselleşen bu strateji körlemesine izlenmeye devam edildi. Hatta ıslahı mümkün bu ırkçılık bataklığı daha da genişletildi. Ulusal sınırlar aşılarak komşu ülkelerdeki Kürtleri de hedef alan bir Kürt tenkiline dönüşen bu stratejik çıkmaz, insanlığın günümüzde ulaştığı barış, insan hakları, özerklik, demokrasi, çoğulculuk gibi çözüm biçimlerini hiçe sayarak, kötülüğün azaltılması yerine daha da yayılması gibi bir abesliğe dönüştü. Öyle ki Kürtlerin karşısındaki cephe, düne kadar sadece ulusalcılarla sınırlı iken, iktidarda kalma hırsıyla ulusalcı zihniyetin ardına takılan muhafazakâr dindarlar da giderek bu kervana katıldı.

Oysa müminlerin veya genel olarak insanlığın temel koşulu her hâl ve şartta iyiliği/olumluluğu desteklemek/savunmak, kötülüğü/olumsuzluğu ise reddetmek ve buna karşı koymaktır. Ancak muhafazakâr tutumun savunmacı ve tepkici öncelikleri, iyilik ve kötülüğe dair temel ahlaki/İslami öncelikleri cephe savunusunun önceliklerine feda etmektedir. Muhafazakâr (demokrat) Ak Parti de iktidara, Cumhuriyetçi stratejilerle bir türlü aşılamayan iki temel sorunu çözebilmek için gelmişti: Başörtüsü sorunu ve Kürt sorunu. Başörtüsü sorunu kendi tabanının temel sorunu olduğu için, bu sorun 2010 sonrasında da olsa çözülebildi ve akabinde ise Kürt sorununa eğilindi. Ancak iktidarın tam da bu sırada Fetullahçılarla başı derde girince, sistemin sorununu çözmeyi bir kenara bırakarak kendi (iktidar) sorununa döndü ve iktidarını sürdürebilmesini sağlayacak olan bir kesim ulusalcı güçlerle, yani şeytanla işbirliğine girildi.

Ve yine bu süreçte, henüz Fetullahçılık sorunu ortaya çıkmamışken ve Türkiye, Kürtlerle sürdürdüğü savaşa dayalı tercihin sonuçlarıyla baş edemezken, oldukça yanlış bir niyetle ve yine oldukça gereksiz bir biçimde Suriye ile giderek griftleşen bir didişmeye girişildi. Daha kendi bünyemizdeki halklar ve inançlar özgürleştirilemezken Suriye halkına özgürlük götürmeye kalkışıldı. Bu ise Kürt sorununu çözmek için girişilen Barış Sürecinin, Suriye Kürtleri dolayımıyla berhava edilmesine, bu meselenin Irak Kürdistanı yanında Suriye Kürdistanına yayılmasına da yol açıldı. Üstelik de mevcut sorunlara bir de mültecilik sorunu eklenmiş oldu.

Yani kendi topraklarında özerklik, federasyon, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi veya temel hakların kabul ve uygulanması yollarıyla çözülebilecek bir mesele, bu yollara başvurulmaktan kaçınılarak, bu gibi sorunlarda medeni toplumlarca sürdürülen uygulamalara (ana dilde eğitim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, eyalet sistemi ya da federatif uygulamalar, özerklik ve hatta bağımsızlık) yanaşılmayarak, savaş, yok sayma, bastırma ve susturma yollarının sürdürüldüğü bir tarihe yeniden dönüldü. Hem de halkın ekmeğinden kesilen milyarlarca dolar bu kötücül savaşı sürdürebilmek için silah tüccarlarına verilerek; uçaklara, bombalara, füzelere, tanklara sarf edilerek; vatanın gencecik çocukları karşılıklı mevzilerde birbirine kırdırılarak.

Dolayısıyla bu mesele, uygulanagelen kötücül siyasetlerin düzeltilmesi yerine, Irak, İran ve Suriye Kürtlerinin de işin içerisine katılarak daha da büyütüldüğü uluslararası bir soruna dönüştürüldü. Tıpkı Ak Parti iktidarının başlangıcında örtük bir koalisyon ortağı olan Fetullahçılığın neredeyse sönümlenme noktasından alınıp da uluslararası bir soruna dönüştürülmesi gibi, bu sorun da her adımda daha da büyüyen bir meseleye, doğrudan Kürt düşmanlığına dönüştürüldü. Şimdilerde ise Suriye ve Kuzey Irak’ta yeni askeri cepheler açma çabası, meseleyi sadece iç siyasete yönelik bir manipülasyon olmaktan çıkarıp, giderek ulusalcı bir yayılma siyasetine de dönüştürme tehlikesi içermekte. Hele bunun bir yeni-Osmanlıcılık ve hatta bir yeni-İttihatçılık havasına sokulması ise ürküntüleri daha da büyütmekte. Bu duruma karşı iyiliği savunma ve kötülüğü önleme çabasının, bu çabanın kişisel ve ideolojik ihtirasları aşan öneminin farkında olan kesimlerin bir araya gelmesini gerektirdiği ise izahtan vareste.

Kısacası, yüz yıllık Cumhuriyetçi süreç boyunca demokratik siyasete geçişi biraz da bu izansızlıkları, yani çoğulcu bir siyasal anlayışa uzaklıkları nedeniyle engelleyen Kemalistler/ulusalcılar açısından demokrasi hâlâ Kürtleri, Alevileri ve hatta dindarları baskılamanın imkânsızlaşacağı bir sorun olarak görülmekte. Bu nedenle 2023’ün, yani Cumhuriyetin yüzüncü yılının en önemli meselesi seçimleri kimin kazanacağı değil, bu anlamdaki bir demokratik yönetime, bir başka deyişle çoğulcu şura sistemine geçilip geçilemeyeceğidir. Bu ise çoğulcu, siyasal örgütlenmenin tabandan başladığı, Kürtlerin anadille eğitim, Alevilerin cemevi, Sünnilerin başörtüsü, gayrimüslimlerin tanınma sorunu gibi sorunlarının çözümleneceği bir sürecin başlayabilmesidir. Bu kritik demokratik eşiği aşamayan siyasal hesaplaşmalar ise verili cephe kavgaları içerisinde ulusalcı sistemin bekasını sürdürmekten öte bir anlam ifade etmeyecektir. 

Farklı Bakış

ZehraZehra

seyyidezehra@outlook.com