SÖYLEŞİ
Giriş Tarihi : 28-10-2020 13:13   Güncelleme : 28-10-2020 13:14

Ramazan Deveci ile Kutlu Doğum, Müslümanların Birliği: Vahdet Üzerine Röportaj...

Erdemli Duruş Gazetesinin Genel Yayın Yönetmenimiz Ramazan Deveci İle yapmış olduğu “Kutlu doğum ve Müslümanların birliğ; Vahdet” konulu röportajı yayınlıyoruz.

Ramazan Deveci ile Kutlu Doğum, Müslümanların Birliği: Vahdet Üzerine Röportaj...

1.Ramazan Deveci kimdir? Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

 

1965 yılında bir Ramazan ayında İslâhiye/Gaziantep’te doğmuşum. Doğduğum yer olan İslahiye’de yaşıyorum. İlk ve ortaöğrenimini İslâhiye’de tamamladım. A.Ü. İşletme fakültesi mezunuyum. Benim asıl okuma sürecim Kemalettin Tuğcu ve çizgi romanlarla başladı. Daha sonra ilahi kitabı doğru anlamak için süreklilik kazanan okuma serüvenim hayatımın vazgeçilmez bir parçası olarak devam ediyor ve edecek. Kitapevi işletmeciliği olarak sürdürdüğüm çalışma hayatımı 2014 yılında bir SSK emeklisi olarak noktaladım. O günden sonra işin nedir sorusunu, okumak, yazmak ve gezmek olarak cevaplandırıyorum. Çeşitli internet sitelerinde yazıyorum. Ekran Gazetesi isimli internet haber sitesinin Genel Yayın Yönetmeniyim. Bir insanın daha vahiyle tanışması ve vahyin doğru anlaşılması çalışmalarımın ana gayesini oluşturuyor. Tevhid’in ve Adaletin etkin olduğu, zulümlerin olmadığı, Kudüs’ün özgür olduğu bir dünya için mücadele ediyorum. Müslümanların Vahdet içerisinde bir ve beraber olduğu ve Kudüs’ün özgür olduğu günlerin hayali ile yaşıyorum.  Evliyim, İki kızım, bir oğlum, üç adet torunum var. Vahyin Işığında İman ve Namaz, Yaşayan Kuran Hz. Fatıma, Vahiy İklimine Yolculuk - Hac Günlüğü; isimli yayınlanmış üç adet kitabım var. “Aşkımıza Davamıza Şahit Olan Şehirler” ve “Konuşan Kuran Hz. Ali” isimli kitap çalışmalarım ise devam ediyor.

 

2.Hz. Peygamber’in doğumu ile ‘Kutlu Doğum’ çerçevesinde ritüel haline gelmiş birtakım etkinlikler,  peygamberin sadece merhametli ve güzel ahlaklı oluşunu vurgularla geçiyor. Mesela Peygamber’in verdiği mücadeleye veya gerektiğinde bir savaş komutanı olduğuna dair hiçbir değini yok. Siz bu durumu nasıl karşılıyorsunuz?

 

Peygamberimizin güzel ahlaklı ve merhametli oluşu onun en önemli vasıflarından. Allah resulünün kutlu doğum programlarında bu vasıflarını ön plana çıkartıldığı doğru, ama ben doğrusu peygamberimizin bu vasıflarını da anlayabildiğimiz kanaatinde değilim. Anlayabilseydik bu kadar ahlaki zafiyet yaşayan Müslümanlar olur muyduk? Belki de sorun Allah resulünü bütüncül olarak anlatmadığımız için, ahlakını da doğru anlamamamızdan kaynaklanıyor. Çünkü onun güzel ahlakını tamamlayan şey zulümlere karşı duruşu, adaleti hakim kılmak için verdiği mücadele ve inananlara kazandırdığı direniş ruhu idi. Peygamberimiz, daha peygamber olmadan haksızlıklara karşı durmak için Hılful fudul gibi erdemli oluşumlara katkı sunuyordu. Allah resulünün mücadelesinde direniş ruhu onun en önemli vasıflarındandı.

Evet Allah resulü savaşlarda komutanlık yapmıştır doğru ama o bir savaş Peygamberi değil bana göre bir barış peygamberidir. Onun savaşları tümüyle savunma savaşlarıdır. Onun savaşları yürek fethi içindir toprak fethi için değil. Üstad Mutahhari’nin dediği gibi cihad bir savunmadır tecavüz değil. Bu durum tekfirci anlayışın masum sivilleri katletmeyi de kapsayan cihad söyleminin aziz İslam ile bir alakasının olmadığının açık bir göstergesidir. Onun için adlarına cihadçı denenler gerçek direniş yurdu Filistin’de yoklar ama İslam coğrafyasının birçok yerinde cihad adına Müslümanları katlediyorlar. Doğru bir cihad anlayışının oluşması da, Allah resulünü doğru tanımaktan geçmektedir.

Ben bu noktada; Kutlu doğum haftaları resmi rütüel olmaktan kurtarılmalı ama peygamberimizi gerçek anlamda tanımak ve tanıtmak için yapılacak nitelikli çalışmaların vesilesi olarak görülmelidir diyorum.

 

3.Malumunuz kutlu doğum diye isimlendirilen bir aydayız. Hz. Peygamber’in getirdiği dinin evrensel oluşu ile Müslümanların siyasal birliği anlamına gelen vahdet anlayışı arasında birebir bir bağlantı var mıdır? Nasılını anlatabilir misiniz?

Peygamberimizin varlığı Müslümanlar için vahdet vesilesidir. Onun sağlığında Müslümanlar bir ayrılık yaşamadılar. “Annem babam sana feda olsun ey Allah’ın resulü” diyerek Allah resulünün etrafında toplandılar.  Rabbimiz  “Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın merhametli ve şefkatli olmasaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et…..” (Al-i imran 159)  buyurur.

Allah resulünün merhameti ve şefkati Müslümanların onun etrafında kenetlenmelerinin sebebi olmuştur. Öyle ise bizde Müslümanlara karşı merhametli ve şefkatli davranmalıyız ki rabbimizin kardeş kıldığı Müslümanlarla bir ve beraber olabilelim.

Evet Vahdet bir anlamda siyasal birliktir doğru ama  “Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (Al-i İmran 103) ayeti vahdeti imani bir sorumluluk olarak Müslümanlara emretmektedir.

İslam’ın evrensel oluşu Müslümanların mezhebi ve kavmi anlayışlara yönelmelerine açık kapı bırakmamaktadır. Bugün İslami anlayışlarını kavimleri ile ve mezhepleri ile sınırlandıranlar İslam’ın evrenselliğini anlamamışlar demektir. İslam’ın evrensel bir din olduğunu en büyük delili Kuran’ın kendine muhatap olarak tüm insanoğlunu almasıdır. Rabbimiz kitabında tüm insanlara seslenmekte Allah Resulüde tüm insanları kendisinden başka ilah olmayan Allah’a kulluğa davet etmekte ve bu daveti kabul eden herkesi kardeş olarak ilan etmektedir

Kuran Hucrat suresinin 10. Ayeti ile ırkı mezhebi rengi ne olursa olsun bütün Müslümanları kardeş ilan ediyor. Rabbimiz kitabında İman bağının kan bağı kadar hatta, yeri geldiğinde kan bağından da önemli olduğunu vurgulamaktadır. Hz. Nuh’a iman etmeyen oğlu için “o senin ehlinden değil” denilmiştir ki, bu ayet, inanç ayrılığı olduğunda kan bağının bir şey ifade etmediğinin en açık göstergesidir.  Biz Bedir’de Uhut’ta kardeşlerin birbiri ile savaştığını biliyoruz. Bedir ve Uhud fotoğrafı ırkçılığa verilmiş en güzel cevaplardır.

İman ettiği iddiasında olduğu halde ırkçılık yapanlar Bedir’i Uhud’u anlamamışlar demektir. Allah resulü veda hutbesinde üstünlüğün soy sop ile değil sadece takva ile olduğunu söyleyerek İslam’ın evrensel değerlerini bir kez daha ilan etmiştir.

Al-i imran 103 Kuran’da olduğu sürece iman ettiğini söyleyenlerin Müslümanların vahdetine muhalefet edemezler, edenler bunun hesabını Allah’a veremezler. Evet İslam evrensel bir dindir. Ve bu evrensellik Müslümanların vahdetini zorunlu kılmaktadır. Bu noktada vahdet hem siyasi hem ahlaki hem de dini bir sorumluluktur diyebiliriz.

4.Hz. Peygamber Medine’ye olan hicretini tamamlar tamamlamaz hiç vakit kaybetmeden sırasıyla Mescid-i Nebevi’yi -kendisi de katılarak- inşa ettirmiş, ensar ile muhaciri kardeş ilan etmiş ve hâlihazırda Medine’de yaşayan tüm dini grupları kuşatan Medine Sözleşmesi imzalamıştır. Bu üç önemli girişimin Müslümanların birliği denilebilecek vahdet ile bir bağlantısı var mıdır?

Allah resulü Medine’ye geldiğinde ilk iş olarak bir Mescid yaptırmış. Tüm Müslümanları aynı çatı altında toplamıştır. Daha sonra Ensar- Muhacir kardeşliği ile Müslüman gönülleri birbiri ile kaynaştırmıştır. Bununla da yetinmemiş Medine’nin siyasal birlikteliği için Medine’de yaşayan diğer topluluklarla Medine sözleşmesi yapmıştır. Bu bir anlamda aynı şehirde yaşayan insanları ortak bir hukuk çerçevesinde birlik haline getirmektir.

Hz. Ali Mısır’a vali olarak atadığında Malik Eşter’e “İnsanlar ya soyda eşin, yada dinde kardeşindir” demiştir. Bu söz öncelikle insana insan olarak değer vermeyi daha sonra Müslüman olanlara kardeş olarak artı bir değer daha vermeyi ifade ettiği gibi, kendine eş olan insanlarla hak, hukuk ve adalet ölçüsünde Müslüman olmasalar bile bir ve beraber olmayı da tavsiye eder. Medine sözleşmesi bu durumun hukuki temelidir.

Günümüzde de Lübnan’da Hizbullah, Siyonist İsrail’e karşı ve Amerika emperyalizmine karşı duyarlı Hıristiyanlarla birlikte hareket edebilmektedir. Bugün Lübnan gerçeğinde Siyonist İsrail ile karşı mücadelesinde Hizbullah’ın karşısında olan Müslümanların varlığına karşılık direnişin yanında yer alan Hıristiyanlar varlığı, Müslüman olmayanlarla bile yapılacak birlikteliklerin en açık göstergesidir.

Müslümanlar olarak vahdet için, bu gün de Allah resulünün birleştirici misyonuna örnekliğine dönmek zorundayız. Peygamberimizi örnek alarak Müslümanlar arasında vahdeti nasıl sağlaya biliriz diye düşünmeli bunun için nefsimizi sorgulamalıyız. Her bir Müslüman fert olarak, öncelikle Müslümanların birliğine kardeşliğine zarar verecek tavır ve davranışlardan sakınmalıdır. Müslümanların birliğine vahdetine katkı sağlayacak bir söylem geliştirmelidir.

5.Vahdet fikri Müslümanlar için ne gibi bir anlam ifade eder? Vahdet olmadan tam anlamıyla Müslümanca bir yaşamdan bahsedilebilir mi?

“İslam’ın esası tevhid ve adalet, Müslüman olmanın esası ise vahdettir” demiştim bir konuşmamda. Tevhid; bir olan eşi ve benzeri olmayan Allah’a imam edip hayatın merkezine Allah’ı koyarak, salih amellerle dolu bir hayat yaşamak, yani imanın gereğini yapmaktır.  Adalet işte bu salih amellerin kırılma noktasıdır. Müslümanın kumaşının kalitesini ortaya koyan şey adalet anlayışı ve adalet karşısındaki tavrıdır. Kuran’ın adalet ölçüsü sevdiğini de düşmanına da adil olmaktır.

“Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutacak şahitler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten ayırarak günaha sürüklemesin. Adil olun. Çünkü bu, Allah'a kulluktaki samimiyetin en iyi göstergesidir. Allah'a kullukta samimiyetinizi sürdürün. Çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide 8)

“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın veya akrabalarınızın aleyhine bile olsa, Allah için şahitlik ederek adaleti ayakta tutun…” (Nisa-135)

“Rabbimiz birilerine olan kiniz ve sevginiz sizi adaletten şaşırtmasın” buyurmaktadır. İşte adaletin gerçek ölçüsü budur. Düşmanında olsa hakkını vereceksin, kardeşinde olsa haksızlık yaptığında karşı durmasını bileceksin. Düşmanına yapılan haksızlığa karşı çıkamıyorsan, sevdiklerinin haksızlıklarına görmezden geliyor kılıf buluyorsan, İslam’ın adalet anlayışından bahsedemezsin.

İmam Ali “Bin kez zulme uğraşanda bir kez zulüm yapma” diyor. Bir Müslüman bana zulüm yapıldı öyle ise bende zulüm yapayım diye düşünemez, düşünmemelidir.

Rahmetli bilge kral Aliya sırplar bizim kadınlarımıza tecavüz ediyor çocuklarımızı öldürüyor diyen dostlarına tarihe geçen şu sözle cevap vermişti; “Onlar bizim öğretmenimiz değil, düşmanımızdır.” Müslümanın adaleti yoksa tevhid anlayışı da zedelenmiş demektir.

Gerçek anlamda adaleti gerçekleştire bilmek için yeryüzündeki zulüm düzenlerine karşı olmak, İslam kardeşliğini öncelikle yüreklerimizde tesis edip, Müslümanların birliğini vahdetini sağlamak için çalışmamız gerekiyor.

Vahdet toplumsal tevhid, tefrika ise toplamsal şirktir. Onun için İslam’ın esası tevhid ve adalet, Müslüman olmanın esası vahdettir dedim.  Al-i İmran 103 yeniden hatırlarsak “Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın….” Vahdet gerçekleştirememişsek öncelikle Allah’ın bir buyruğunu emrini yerine getirmemişiz demektir. Bu Allah’a asi gelmektir. Sonuç olarak ta vahdet olmadan Müslüman olmanın izzeti ile yaşama şansını kaybederiz. Bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu durum bunu en açık ifadesidir. İşte bir avuç Siyonist, Müslümanların üç kutsal mescidinden biri olan Mescid-i Aksa’yı işgal etmiş ve her gün Kudüs’te yeni işgallerine devam ediyor. Müslüman kardeşlerimize eşsiz zulümler yapıyor ve biz hiçbir şey yapamıyoruz. İslam dünyasının birçok yeri işgallerin, iş savaşların zulümlerin kol gezdiği yerler olmuş. 1,5 milyar Müslüman bu durum karşısında, hiçbir şey yapamıyorsa bu içinde bulunduğumuz tefrikadan dolayıdır. Ve bu durum vahdeti sağlamadan Müslümanca bir yaşam ortaya koyamaçağımızın en açık göstergesidir diyebilirim.

Rabbimiz Müslümanları birbirleri kardeşler kılmış, ve dağılıp ayrılmayı yasaklamıştır. Hangi mezhepten, hangi cemaatten olursa olsun, ben Müslümanlardanım diyen herkes bizim kardeşimizdir ve onlarla nasıl bir ve beraber oluruz diye gayret göstermemiz gerekiyor.

6.Vahdet fikri mazide bırakabileceğimiz bir olgu mudur? Değilse Müslümanlar olarak dağılmışlığımızın nedenleri neler olabilir?

Vahdet mazide kalmıştır, gerçekleşmez demek İslam yaşanmaz demek gibi bir şeydir. Kaldı ki bizim için sonuç değil çaba önemlidir. Vahdet ilahi bir buyruksa; Al-i imran 103 Kuran’da olduğu sürece kimse vahdet ilahi bir buyruk değildir diyemez. Öyle ise bize düşen Müslümanların birliği, Kuran’ın doğru anlaşılıp doğru yaşanması ve yeryüzünde tevhid ve adaletin hakim olması için çalışmaktır. Sonuç ise Allah’ın taktiridir.

Son yüz yılda birbiri ile iki dünya savaşı yaşamış Hıristiyan Avrupa bugün Avrupa birliği ile bir ve beraber olabiliyorsa, İslam dünyasının bu sorunları aşarak birliğe yürümemesi için hiçbir neden yok bence. İslam birliği her bir Müslümanın hayali ve cabası olmalıdır.

Bunun için öncelikle kendi bölgemizdeki Müslümanlarla bir ve beraber olmak için çalışmalıyız. Bugün bireysel kibirlerimiz yerel düzeyde vahdeti engellerken, Kibirin toplumsal etkileri ise, ulusal ve evrensel düzeyde vahdeti engelliyor diye düşünüyorum.

Milliyetçiliği, mukaddesatçılığı, tarihçiliği, mezhepçiliği hizipçiliği; kibrin toplumsal tezahürleri olarak görülebiliriz.

Kibir ben düşüncesine dayanır. Milliyetçilik benim ırkım, mezhepçilik benim mezhebim, cemaatçilikte benim cemaatim düşüncesinin ürünüdür. Buda insandaki kibrin toplumsal bir kimlik kazanmasıdır. Tüm bu düşünceler vahdeti olumsuz etkileyen en önemli faktörlerdir.

Vahdetin önündeki engellerden biri biz hak taifeyiz herkes bize gelsin anlayışıdır. İbn-i Mace’nin rivayet ettiği zayıf senetli 72 fırka hadisi metin olarak değerlendirdiğinde mevzu olduğu ortadadır. Kimse bu uydurma hadisi delil getirerek kendini hak taife diğer Müslümanları ehl-i bidat görme hakkına sahip değildir. Ben Müslümanlardanım diyen herkesi Müslüman olarak kabul edip sevmek zorundayız. Ehli sünnetin Ehl-i kıble tekfir edilemez ilkesi üzerinde durulması gereken önemli bir ilkedir.

Vahdetin önündeki en büyük engellerden biri tekfirci anlayıştır. Tekfircilik şuanda İslam dünyasının içinde bulunduğu en büyük fitnedir. Bu fitne ile mücadele edilmesi gerekir. Bunun için öncelikle ötekileştirici, dışlayıcı söylemlerden uzak durmalıyız. Unutmayalım ki hiç kimsenin başkalarının imanını sorgulama hakkı yoktur. İmanı sorgulayacak olan sadece alemlerim rabbi olan Allah’tır.  

İslam dünyasında ulusalcılığın ve mezhepçiliğin arttığı bir süreçten geçiyoruz. Ülkemizde de son yıllarda özellikle de İslamcı gelenekten gelen insanlarda mezhepçiliğin ve milliyetçiliğin arttığını görüyoruz. Eskiden geleneksel İslamcılar bayrak nereden düştü ise oradan kalkar, İslam aleminin lideri Türkiye diyerek ulusalcı bir söylem ortaya koyarlardı. Bugün hayretler içerisinde dünün evrensel İslamcılarının “başka Türkiye yok”  “İslam’ın son kalesi Türkiye” noktasına gelmiş olması ne kadar acı bir noktaya geldiğimizin işaretidir. Bugün bu söylem Müslümanların vahdetine birliğine çok büyük zarar vermektedir.

7.Dinin asıllarına gölge düşürmeyen bütün ihtilaflar vahdete engel teşkil edemez, etmemelidir.’ fikrine katılıyor musunuz? Peki, size göre burada bahsedilen dinin asılları nelerdir?

Dinin esası üçtür. Tevhid Nübüvvet ve Ahiret bazı alimler buna Adaleti de eklemektedir. Kuran’ın açık nasları ile çelişmediği sürece hiçbir ihtilafın vahdete engel teşkil etmediğine ve etmemesi gerektiğine inanlardanım. İnsanların imanlarını sorgulamayı da doğru bulmam. Hatta şirk kokan düşünceleri söylemleri eleştirirken, bu söylemin sahibini müşriklikle itham etmeyi bile doğru bulmuyorum. Düşünceleri tabi ki eleştirelim, düşüncelerin yanlışlığını net bir şekilde ortaya koyalım ama kişileri itham etmek sakınalım diyorum. Bu noktada kişilerin durumunu Allah’a havale etmenin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Dinin esası dediğim gibi Tevhid Nübüvvet ve Ahirettir. ve Kuran’ın açık nasları da ihtilaf mevzu olmamalıdır olamazda. Ayetler üzerindeki yorumlardan kaynaklanan ihtilafları hoş görerek ben Müslümanlardanım diyen herkesi Müslüman kardeşimiz bilerek birliğin ve vahdetin yollarını bulmalıyız diye düşünüyorum.

8.Irk, mezhep gibi sosyolojik gerçekler düşünüldüğünde vahdet anlayışını bu noktada nereye oturtmalıyız? Tüm bunlara rağmen vahdet sağlanır mı?

Evet ırklarımız mezheplerimiz sosyolojik bir gerçekli doğru. Ama unutmayalım ki Fransız devrimine kadar milliyetçilik diye bir fitne yoktu ve Osmanlı gibi çok uluslu devletler uzun yıllar yaşayabilmişti. Bugün böyle bir fitne var. Onun için bu sosyolojik gerçekliği göz önünde bulundurarak bir vahdet anlayışı geliştirmek zorundayız. Bu anlayışı geliştirdiğimiz zaman Müslümanlar arasındaki vahdetin sağlanmaması için hiçbir neden göremiyorum.

Bugün Müslümanlar arasındaki dini gibi gözüken ihtilafların temeli esasen siyasidir. Biz siyasi ihtilaflarımıza çoğu zaman mezhepleri ve cemaatleri alet ediyoruz.

Sevgili Peygamberimiz; “Bir birinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız, iman etmedikçe cennete giremezsiniz” buyuruyor.

Burada birbirinden kasıt senin cemaatin yada mezhebin yada ırkın değil, ben Müslümanlardanım diyen herkestir. Müslümanlar arasında vahdetin sağlana bilmesi için kimsenin imanını sorgulamadan ben Müslümanlardanım diyeni sevmek zorundayız. Tekfirci bir anlayıştan uzak durmalı, bizi sevmese bile Müslümanları sevebilmeliyiz.

Hatta Habil gibi bizi öldürmeye gelen kardeşimize, sen beni öldürsen de ben seni öldürmeyeceğim, ben alemlerin rabbinden korkarım diyebilmeliyiz.  "(Habil) Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." (Maide 28)

Günümüzde Müslümanlar arasında fitne bu kadar artmışken ben Habil olmayı seçtim diyecek Müslümanlara o kadar çok ihtiyacımız var ki.

Habil olmak zillete razı olmak değildir. Habil olmak kardeşini nefsine tercih etmektir. Habil olmak zulme karşı direnmemek değildir, Habil olmak ümmetin maslahatını, birliğini her şeyin üzerinde tutarak gerekirse haklı olduğunda bile susmasını bilmektir.

Habil olmak bir anlamda İmam Ali gibi davranmaktır. İmam Ali gibi haklı olduğuna inandığın halde Ümmetin vahdeti için, fitne ve tefrikalara düşmeden, ümmetin birliğini her şeyin üzerinde tutarak susmasını bilmektir.

İmam Ali Hilafetin kendi hakkı olduğuna inandığı halde, Kendisinden önce yapılan üç halife seçimine de itirazı olmasına rağmen, Ümmetin birliğini düşünerek susmayı tercih etmiştir. İmam Ali susmayı tercih ettiği gibi, hiçbir dönemde fırsatçı düşünmemiş, halifelerin zafiyetlerini bekleyip hilafete sahip olmanın hesabını yapmamıştır. İmam Ali Hz. Ebubekir halife seçildiğinde Ebu Süfyan’ın kışkırtıcı sözlerine kıymet vermemiş, git İslam düşmanı sen hiçbir zaman İslam’a dost olmadın demiştir.

Vahdet için kardeşlik için, Habil olmayı tercih edecek, Ben Müslümanlardanım diyenleri beni sevmeseler de ben onları seviyorum diyecek, Bin kez zulme uğraşanda bir kez zulüm yapmayacak, İmam Ali gibi kötülüklere iyilikle karşılık verecek Müslümanlara ihtiyacımız var. İşte ancak bu anlayışa sahip Müslümanlar vahdetin gerçekleşmesine katkı sağlayabilirler.

9.Sürekli İran’ın Şii yayılmacılığından bahsediliyor. Böyle bir şey gerçekten varsa bile buna karşılık yapılması gereken Sünni ittifak mı olmalıdır?

Ben bu yaz İmam Humeyni’nin vefat yıldönümü dolayısı ile İran’da idim; İran İslam Cumhuriyeti dini önderi Ayetullah Hameney orada güzel bir konuşma yaptı. Dedi ki “Biz her zaman mezhepçiliğin karşısında olduk. Şii Lübnan direnişini desteklediğimiz kadar Sünni Filistin direnişini de destekledik. Şii ve Sünni çatışmasını çıkaranlara dikkat edin.  Şii-Sünni çatışmasını Amerikan ve İngiliz istihbarat servisleri tahrik ediyor. Hangi Sünni mezhepçilik yapıyor, Şii düşmanlığı yapıyorsa bilin ki o Amerika’ya hizmet ediyordur. Hangi Şii’de Sünni düşmanlığı yapıyor Sünni Müslümanların kutsal bildiklerine hakaret ediyorsa o da Amerika’ya hizmet ediyordur. Amerikan Sünniliğinden de, İngiliz Şiiliğinden de uzak durulması gerekir. İmam Humeyni’nin en büyük mücadelelerinden biri Müslümanların vahdeti, birliği mücadelesidir. Ve Filistin davasıdır. Kudüs’ün özgürlüğü davasıdır. ” demişti.

Ayetullah Hamaney’in bu tespitleri çok doğru tespitlerdi. Ama işin ilginç yanı, orada bulunan sonradan Şii olmuş bir kardeşimle konuştum. Nereden icap etti ise bana bir yaşında olduğunu söyledi. Dedim ki bu mantık doğru değil, yani tatmin oldu isen Caferi mezhebinin düşünceleri sana doğru geldi ise elbette Şii olabilirsin bunda bir sakınca yok. Ama sanki yeni hidayete ermiş gibi, önce Müslüman değilmiş gibi bir ifade kullanırsan bu diğer Müslümanlara hakaret olur. Ve Ayetullah Hameney’in söylediklerini anlamamışsın demektir. Bu bir mezhepçiliktir dedim. Kendi mezhebini hak diğer mezhebi batıl veya bidat gören anlayış mezhepçi bir anlayıştır ve vahdetin önündeki en büyük engellerden biridir. İster Şii ister Sünni olalım ne olursak olalım ama Şiici ve Sünnici olmayalım. Yani mezhepli olalım ama mezhepçi olmayalım

Ben İran’ın Şii yayılmacılığı derdinde olduğu kanaatinde değilim. Bu durum elbette hiçbir şekilde mezhepçiliğin yapılmadığı anlamına gelmiyor. İran’da da, dünyanın başka yerlerinde de mezhepçilik yapan Şii mollalar olduğu gibi mezhepçiliğe karşı çıkan vahdeti savunan Şii alimler var rabbim bunların sayısını arttırsın.

Bugün küresel güçler İslam dünyasını Şii- Sünni diye bölmek istiyorlar ve İslam dünyasında Şii-Sünni savaşı çıkarmak istiyorlar. Siyonist rejim eski İç güvenlik istihbarat Şefi Amy Ayalon, Ağustos 2012 tarihinde verdiği röportajda, gelecek 10 yıl projesi olarak; Siyonist istihbarat şefi; Amerika ile birlikte Türkiye’nin liderliği altında, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’ün içinde olacağı bir Sünni koalisyon oluşturmalıyız. Bu durumda Şii İran’la çıkacak bir savaşta, İsrail-Filistin savaşı yerini Şia-Sünni savaşına bırakır, bu da bizim Filistin sorununu çözmemizi kolaylaştırır.” Diyor.

Bugün Suudi önderliğinde kurulan Sünni koalisyon yada İslam ordusu adı ile oluşturulan birlik, siyonist şefin dört yıl önceki söylediklerinin bir sonucu mu diye insan düşünmeden edemiyor.

Bu tür Müslümanların bir kısmını dışlayan koalisyonlar, Müslümanların birliğine katkı sağlamaz ancak tefrikayı arttırır.  Bugün, İslam dünyasında Rahmetli Erbakan hocanın kurduğu D8 yapılanmasına yeniden işlerlik kazandırmak ve D8 bünyesinde İslam askeri gücü kurmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Bugün İslam dünyasındaki idareciler siyasi hesaplarla, ulusal çıkar kaygıları ile birbirleri ile anlamsız bir yarış ve mücadele içerisine girmiş bulunuyorlar.

Ama bundan daha acısı Müslüman aydın ve entelektüellerin, alimlerin aynı anlayışla hareket ederek bu küresel oyuna, bu İslam dünyasını parçalama, İslam ülkelerini birbiri ile savaştırma oyununa alet olmalarıdır.

 

10.Vahdeti sağlayabilmek adına bir Sünni’ye, bir Şii’ye, bir Arab’a, bir Kürt’e düşen görevler nelerdir? Bu guruplar söylemleri ve faaliyetleri ile birbirlerini mi doğrultmalıdırlar yoksa…

 

Bence ırkı dili mezhebi ne olursa olsun bize düşen, ben Müslümanlardanım diyen herkesi mezhebine, ırkına, cemaatine bakmadan kardeş olarak görüp yürekten sevmektir. Hatta kardeşlerimiz bizi sevmese de, bize kötülük yapsalar da biz Habil bir tavırla İmam Ali gibi bize kötülük yapanlara bile iyilik yapacağız diyerek onları sevmeli kardeşçe davrana bilmeliyiz diye düşünüyorum. Birbirimizi, kardeşlerimizi hatalarından dolayı uyarırken kesinlikle tatlı bir dil kırıcı olmayan bir üslup ile konuşmalıyız.

Ben diyorum ki dünyadaki bütün Şiiler, Sünni düşmanı olsa, dünyadaki, Bütün Sünniler Şii düşmanı olsa ben yine de Şii- Sünni kardeşliğini savunmaya devam edeceğim. Çünkü bunun ilahi bir emir olduğuna inanıyorum. Her Müslüman bu anlayışla hareket ederse mezhepçilere fırsat vermemiş oluruz diye düşünüyorum.

 

11.Hocam, röportajınız için çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun!

 

Böylesine önemli bir konuyu gündeme alıp benimle röportaj yapma nezaketinde bulunduğunuz için ben sizlere teşekkür ediyor çalışmalarınızda başarılar diliyorum.