SORUŞTURMA
Giriş Tarihi : 26-05-2016 00:02   Güncelleme : 26-05-2016 00:02

Ümit Aktaş; İmamı Azam iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir.

Yazar Ümit Aktaş, Ebu Hanife soruşturmasını sizler için cevaplandırdı.

Ümit Aktaş; İmamı Azam iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir.

1. Öncelikle sizi tanımak istiyoruz. Kendinizi tanıtır mısınız?

1955 yılında Erzincan’ın Refahiye ilçesinde doğdum. Orta öğrenimimi Erzincan’da tamamladıktan sonra, yükseköğrenimimi İstanbul’da sürdürdüm. Üniversite yılları içerisinde şiir yazmaya başladım. Şiir ve denemelerim, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlandı. 1989 yılında yayınlanan ilk kitabım olan Toplumsal Hareketlerde Yöntem’i, Anarşizm, Osmanlı Çağı ve Sonrası, Okuma Serüveni, Akıl, Aşk ve İslam, İslamî Hareket -Etik, Estetik, Politik-, İslamî Hareket ve Yöntem, Toplumsal Hareketler ve Devrimler, İnsan ve İslam, Bir Kriz Sürecinde Strateji Arayışları, Edebiyat, İdeoloji ve Poetika, Çağımızın Tanıkları, Yüzyıl ve Gelecek, Yolda Olmak ve Yeni Bir Dünya Üzerinde Düşünmek gibi araştırma-deneme çalışmaları; Âdem, Rüya, Yeşil Vadi, Musa ve Yol Arkadaşı, Kitabevi, Gemi isimli romanlar; Cennetten Düşüş ve Şehri Terketmeden Önce isimli şiir kitapları izledi.

2. İmam-ı Azam kimdir? İmam-ı Azam’ı bize nasıl tanıtırsınız?

Ebu Hanife, Kûfe’li bir tüccardır ve ölümüne değin de ilmî faaliyetleri yanında, ticari faaliyetini de sürdürmüştür. Yani hayatın içerisinde kalarak, ilmini hayat içerisinde inşa etmiştir. Zira Ebu Hanife’nin fakihliği, sadece bir hukuk adamı olmakla sınırlı olmayıp, o, genel anlamda ilimlerde derinleşen, tefekkürü yanında siyasal, iktisadi ve toplumsal olaylarla da aktif olarak ilgilenen bir şahsiyettir. Ama bu tutumunu hep “sivil” bir pozisyonda sürdürmüş ve gerek Emevilerin, gerekse Abbasilerin kadılık tekliflerini, hapse düşme ve işkence görme pahasına da olsa kabul etmemiştir.

3. Büyük çoğunluğu Hanefi olduğunu söyleyen toplumumuz, mezhep imamı olarak kabul ettiği İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi yeterince tanıyor mu? Tanımıyorsa neden?

Maalesef tanımıyor çünkü birincisi genel bir cehalet var, ikincisi ise bu toplum her ne kadar Hanefi olduğunu iddia etmekteyse de, daha doğrusu yüzyıllardır böyle bir kültür oluşmuşsa da, süreç içerisinde özellikle Gazali etkisiyle başlayan bir Eşarilik ve tasavvufun etkisi, bu hususiyeti bastırmış bulunmaktadır.

4. İmam-ı Azam’ın tanınmasını önemli buluyor musunuz? Bu topluma İmam-ı Azam'ı tanıtmak için sizce neler yapılabilir?

Öncelikle İmam-ı Azam’ın ayırt edici yönleri öne çıkarılarak, bu hususların önemi vurgulanmalıdır. Mesela rey ehli olmak ne demektir, yaşayan sünnet veya yaşayan fıkıh kavramları, aklın hayatımızdaki temel ve olmazsa olmaz niteliği, iktidara karşı tavrın hususiyeti ve özellikle alimlerin bu konulardaki olması gereken duruşları gibi meseleler üzerinde ciddiyetle durulmalı ve İmam-ı Azam’ın bu konulardaki ayırt edici yönleri topluma tanıtılmalıdır.

5. İmam'ın İslam Fıkıh mirasındaki yeri nedir? Sizce ümmet içinde bu kadar hüsn-i kabul görmesinin nedenleri nelerdir?

En önemli husus, sanırım bir ilim adamı olarak bağımsızlığını korumak gibi bir endişeye dayanmasıdır. Sonuçta o, söz söyleme cesareti kadar eleştirel özgürlüğünü ve içtihat bağımsızlığını korumak için, iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir. Çünkü iktidarın, sağlayacağı birçok imkâna karşı, kaybettireceği öylesine bir şey vardı ki, belki bu “basit” şey, onun fakihliğindeki temel kıymeti büsbütün alıp götürmekteydi. Bu da, temel İslamî, aklî ve insanî endişelerin dışında bir endişeye dayanmayan özgür ve sivil bir fıkhetme imkânının elinden alınacak olunmasıydı. Elbette ki buradaki “fıkhetme” kavramının, sadece bir hukuksal faaliyetten ibaret olmayan bir âlimlik, aydınlık, özgürlük ve sivillik kavramlarını da kapsamakta olduğu düşünülürse, Ebu Hanife’nin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.

Bu kadar geniş kabul görmesi ise hayatın içerisinde olması, şartları ve maslahatları dikkate alması, akla önem vermesi ve toplumsal gelişmeleri dikkate almasından olsa gerektir.

6. İmam-ı Azam’ın hadis usulü, hadis kabul şartları konusunda neler söylersiniz? Senet tenkidinden fazla metin tenkidi yaptığı ve hadisleri Kur'an’a arz ettiği tespitine katılır mısınız?

Kendi döneminden itibaren yöntemsiz bir biçimde ortalığı kaplayan hadis rivayetçiliğine karşı oldukça hassas ve yöntemli bir çizgi izleyerek, fıkhında, Kuran’a aykırı gördüğü veya sıhhat şartları açısından zayıf olan hadisleri tercih etmemiştir. Bu ise özellikle “hadis ehli” tarafından, hadisi reddettiğine dair bir iftiranın yaygınlaştırılarak haksız yere suçlanmasına sebep olmuştur. Oysa hadisin reddi kadar yöntemsiz bir rivayetçilik de ciddi bir sorundur ve Ebu Hanife, bu sorun karşısında, tıpkı tekfirciliğe karşı geliştirdiği bir hassasiyet benzeri, bir erken dikkatlilik geliştirmiştir. O da, kendi mezhep ve meşreplerini desteklemek için hadis uydurmaktan bile çekinmeyen bir aşırılıkçılığa karşı en doğru yolun, günümüzde hadis usulü denen bir hadis yöntembiliminin esasları doğrultusunda hareket etmek, önümüze sürülen her rivayete karşı bu ölçütleri uygulayarak, doğru ile yanlışı ayırt etmektir. Çünkü sahih hadislerin reddi nasıl ciddi bir sorunsa, uydurulmuş rivayetlerin, konuya ilişkin hiçbir sorgulama yapılmaksızın kabulü de, en az o kadar ciddi olan bir sorundur.

7. İmam-ı Azam'ın fıkhi mirasına sahip çıkan öğrencilerinin siyasi mirasına sahip çıkmadıkları anlaşılıyor. Bu durumun nedeni sizce nedir?

Bu, tamamıyla İmam-ı Azam'ın iktidar karşısındaki tutumuna sahip olmamaları ve iktidarla aralarındaki mesafeyi kaybetmeleri ve hatta birer iktidar alimi haline gelmelerindendir. İmam-ı Azam, zalim iktidarlarla işbirliği yapmadığı gibi, şartlar uygunlaştığında bu tip iktidara karşı mücadelenin de bir vecibe olduğuna inandığı halde, kendisinden sonra “Hanefiliğin” izlediği mecra farklılaşmıştır.

8. Abbasi saltanatı tarafından şehid edilen İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezhebinin daha sonra saltanat mezhebi haline gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu çerçevede İmam-ı Azam’ın saltanat karşısındaki tavrı nedir?

Benzeri bir tavra sahip olan, yani kendi özgün fıkıh mektebinin bir devlet hukuku haline gelmesini reddeden İmam Malik’le onun tutumlarındaki temel saik, fıkhın “sivil” niteliğinin sürdürülmesi, yani bağımsız ve özgür bir tutum olarak korunması, beri yanda fakihlerin belli bir siyasal sisteme bağlanmayarak içtihat özgürlüklerini korumaları; elbette tüm bunlarla birlikte de, belli bir fıkıh ekolünün bir devlet uygulamasına dönüştürülerek bir fıkıh totalitarizmine yol açılmasından duydukları endişelerdir. Çünkü onlar son tahlilde fıkhî tercihlerin ve içtihatların çoğulluğunun ümmet için bir rahmet olduğunu düşünmekteydiler. Beri yandan bu tavır, toplumsal çoğulluğun da sağlanmasıyla, farklı anlayışlara, mezhep ve meşreplere de uygulama alanının ortaya çıkması ve bu alanların korunması gibi bir amaç taşımaktaydı. Ama ne yazık ki, daha öğrencilerinden itibaren (Ebu Yusuf) bu önemli amaçtan uzaklaşılmış ve Hanefî fıkhı, bir iktidar fıkhı olarak (Abbasilerin fıkhı) bu çoğulculuk hassasiyetinden uzaklaşmanın da başlangıcını oluşturmuştur.

9. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin dönemi mezhep imamlarından İmam Cafer ve İmam Zeyd olan ilişkisini değerlendirdiğimizde bu durum günümüzde artan mezhepçilik fitnesine karşı Müslümanların vahdetine nasıl bir katkı sağlar?

İmam-ı Azam siyasal yönetimlere karşı hak ve adalet çizgisi içerisinde mücadele ederken, sadece uyarıcı pozisyonda kalmamış, yeri geldiğinde haklı gördüğü ayaklanmaları da (özellikle Zeydî imamları) desteklemiştir. Bu nedenle İmam-ı Âzam’ın siyasal yolu, temekkün yoludur. Yani onun orta yolculuğu, temkini esas alsa da, şartlar uygunlaştığında zalim yönetime karşı isyanı da haklı gören bir orta yolculuktur. Bu, yani zalim yönetime karşı isyan ise, iktidarın gücünü, toplumun beklentilerini ve isyancı hareketin gücü kadar haklılığını da gözeten bir stratejik aklın kararına dayanmalıdır.

İmam-ı Azam akilane bir tutum izlediği ve çoğulculuğa önem verdiği için, toplumsal ve kültürel farklılıklar hakkında totaliter ve baskıcı tutumlara karşıt ve özgürlükçü bir pozisyon almıştır. Farklı mezhep, din, ırk gibi unsurları toplumu bölen değil, zenginleştiren farklılıklar olarak değerlendirmesi ve temel pozisyonunu da hak ve adalet mantığı ekseninde kurması, onun dikkatini bu yöne yöneltmesine sebep olmuştur. Yani verilecek siyasal mücadelenin hedefi hak ve adaletin tesisi ve savunulması olmalıdır. Bu esastan sapan hareketler, her neyi gerçekleştirmiş olurlarsa olsunlar, sorunludurlar. İster istemez ayrımcılığa, zulme ve baskıcılığa yol açacaklardır. Farklılıklara tahammül ise ancak bu temel esasın korunmasına bağlıdır.