SORUŞTURMA
Giriş Tarihi : 17-02-2021 19:34   Güncelleme : 17-02-2021 19:35

Arif Özel: Vahdet, tek bir hedefe yönelmektir, bir ipe tutunmaktır.

Arif Özel; Vahdet soruşturmasını sizler için yanıtladı. "Allah’a bağlılık, yani tevhid konusunda sorunu olmayan insanların tefrikaya düşmeleri muhaldir. "

Arif Özel: Vahdet, tek bir hedefe yönelmektir, bir ipe tutunmaktır.

1. Öncelikle sizi tanımak istiyoruz. Kendinizi tanıtır mısınız?

Arif Özel. Hasbelkader İlahiyat tahsili gördüm. Konuşulası bir özelliğim yok. Allah akıbetimizi hayr etsin.

2. Vahdet nedir yada Vahdet denilince siz ne anlıyorsunuz?

Vahdet, bir olma durumu, yani bir sonuçtur Vahdete giden eylem ise tevhid ve ittihaddır.

Aslolan bir olmaktır.

“Biz sizi bir tek nefsten (min nefsin vâhidetin) yarattık.”

“İnsanlar tek bir ümmetti, sonra aralarındaki ihtiraslar yüzünden ihtilafa düştüler.”

“İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.”

Vahdetten anladığımız, herkesin bir tornadan çıkmış, fabrikasyon bir mamül gibi ya da bir prototipten klonlanmış gibi tektip olması değil, farklılıkları ve dünyalarıyla birlikte bir bütünü oluşturmasıdır.

Evrene fıtrat ve marifet nazarıyla bakan herkes eşyanın farklı görüntülerinin ardındaki ilahi kudreti ve bu kudretin eşyayı insana musahhar kıldığını görür.

İster gönül safâsıyla ulaşılan vahdet-i şuhûd olsun, ister akl-ı selimle ulaşılan vahdet-i vücûd olsun, sonuçta evrendeki sayısız farklılıklar içinde tek bir ilke görür: “Göklerde ve yerde ne varsa her şey Allah’ı tesbih eder.” Yaratılış kanunu, kesret içinde vahdete hükmetmiştir.

Bunun dini metinlerdeki en güzel örneklerinden biri, insan vücududur. Ayrı ayrı özellikleri ve şekilleri ile bütün organlar insan bütününü oluşturur.

Vahdet, ne tektipleşmedir ne de bir dükkanın raflarındaki ürünler gibi topluca bulunmaktır. Vahdet, tek bir hedefe yönelmektir, bir ipe tutunmaktır.

“Toptan Allah’ın ipine tutunun ve ayrılığa düşmeyin.”

Yeryüzünde insanın iki temel misyonundan hilafet görevini yerine getirmek ve buna bağlı olarak fitneyi ortadan kaldırmak için bütün detaylara ve renklere yaşam hakkı vererek kulluğu öncelemektir.

Allah Kur’an-ı Kerim’de insanların başlangıçta tek ümmet olduklarını, sonra ayrılığa düştüklerini beyan ediyor. Yani orijinal olan, bir olmak, birlikte bulunmaktır.

İnsanların birliği, Allah’a isyanla bozulmuştur. Allah’a bağlılık, yani tevhid konusunda sorunu olmayan insanların tefrikaya düşmeleri muhaldir. Şeytan gönüllerimize ne kadar hükmediyorsa, ayrılık o kadar mukadderdir.

Ayrılık, Allah’ın uzattığı ipi parçalara ayırıp, herkesin elindeki ipi Allah’ın ipi olarak isimlendirmesidir. Halbuki ip bağlı bulunduğu ilahi makamdan kopmuş, amaç ortadan kalkmıştır.

Herkes arabanın bir parçasını almış ve arabanın kendisinde bulunduğunu iddia etmiştir. Halbuki ellerdeki, metal yığınından başka bir şey değildir.

Sosyal ve siyasal alanda birlik olmanın (tevhidin, vahdetin) ön şartı, Allah’ı öncelemektir, La ilahe illallah hükmünü kalbe nakşetmektir. Değilse,

“Sen onları birlik sanırsın, halbuki gönülleri darmadağındır.”

3. Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran 103) ayetini dikkate aldığımızda Vahdet anlayışını Kuran’i sorumluluğumuz açısından değerlendirir misiniz?

Kur’ani sorumluluk bağlamında vahdet, diğer ilahi/İslami yükümlülükler gibi bir yükümlülüktür. Hem fıtri yasalar açısından, hem de şer’i teklifler açısından bu böyledir. Söz konusu ayet-i kerime ve Hz. Peygamber’in beyanları bunu âmirdir.

Kur’an-ı Kerim, Müslümanları tek bir ümmet olarak nitelemekle kalmaz, Ehl-i Kitab’ı da Allah’a kul olmak temelinde birlikte hareket etmeye çağırır.

4. Sizce Müslümanların Vahdetinin önündeki en büyük engel, yada engeller nedir?

Müslümanların vahdetinin önündeki engellerin başında, aynı hedefe yönelmemek yahut iddia edilen hedef konusunda ihlastan uzak olmaktır. Eğer hedeflerimiz konusunda ihlas sahibi olsaydık, nimet ve musibet dönemlerinde ortaya çıkan gizli ajandalarımız olmazdı.

Bazen de yanlış hedeflere yönelip düşmanı ve dostu teşhiste yanılmamız bizi sonu gelmez kavgalara düşürmektedir.

Grupsal kendini beğenmişlik, kibir, haset ve hatta riyakârlıklar bizi kendi dünyamıza hapsediyor, asabiyetlerle hareket eder hale geliyoruz.

İçimizdeki cahiller ve dışarıdaki vesvas-ı hannasların iğvasıyla milliyetçilikler, mezhepçilikler icad ederek dostu düşmanlaştırıyor, gerçek düşmandan gaflet ediyoruz.

Kendi kabullerimizi mutlaklaştırıyor ve sahte kurtarıcılık vehmini büyütüyoruz. Vahdetten bahsetsek bile bunun tercümesi, kardeşlerimizin grupsal çıkarlarımıza hizmet etmesini ve kendi grubumuzda erimelerini dayatmaktan başka bir anlam taşımıyor.

Nihayetinde ilahi değerlerden uzaklaştığımız için Allah’ın eli bizi terk ediyor ve görüntüsü İslami, ama hakikatte beşeri bir hayat tarzına mahkum oluyoruz.

5. Fitnenin çok arttığı, mezhepçiliğin, milliyetçiliğin arttığı vahdet anlayışının zayıfladığı bir dönemde yaşıyoruz. Müslümanları birbirlerine düşüren bu fitnelere nasıl engelleyebiliriz.

Aslında bir önceki sorunun cevabının mefhum-ı muhalifi , bu ayrılık fitnesinden kurtulmanın yollarına da işaret ediyor.

İşin en vahim kısmı şu ki, artık vahdetten bahsedenler küçümseniyor, alaya alınıyor ve hatta vahdet, kaçınılması gereken bir fitne olarak görülüyor. Kulakların tıkandığı bir esatiru’l-evvelîn oluyor.

6. Bugün küresel güçler İslam dünyasını Şii- Sünni diye bölmek istiyor ve İslam dünyasının iki güçlü ülkesi İran ve Türkiye’yi birbirine düşman ederek İslam dünyasında Şii- Sünni savaşı çıkarmak istiyor tezine katılır mısınız? Katılırsanız bu büyük fitneyi engellemek için neler yapmalıyız?

1979 öncesi Ehl-i Sünnet dünyasında Şiilik, sadece bazı akademisyenlerin üzerinde çalıştığı tali bir konu olmaktan öte bir önem arz etmiyordu. İslam İnkılabı ile birlikte biz, Şiilik’in farkına vardık/vardırıldık.

O dönemde Ehl-i Sünnet dünyasının İnkılab’dan etkilenmemesi için bazı geleneksel yapılar eliyle (ki bu yapılar daha önce Komünizm’e karşı Yeşil Kuşak projesinin gönüllü yürütücüleriydi) İran ve Şiilik karşıtı söylemler özendirildi, hocalar cesaretlendirildi, performansları miktarınca ihsan ve atıyyelere mazhar oldular.

Bir taraftan Rabıtatu’l-Âlemi’l-İslamiyye’nin başını çektiği Suud merkezli kültürel operasyonel birimler, diğer taraftan iflah olmaz sağcı, milliyetçi ve muhafazakâr geleneksel yapılar, kendilerini Şia karşıtı söylemlere hasrettiler. 20 yıldan fazla böyle devam etti.

Ancak İslam İnkılabı’nın özgürleştirici sesi, her şeye rağmen İslam âleminde makes bulmaya devam etti. Müslüman halkların uyanışını engelleyemediler. Siyonist rejimin azgınlıkları ve İran destekli direniş gruplarının (Hamas, İslami Cihad, Hizbullah …) siyonist rejim karşısında sergiledikleri destansı direniş de İslam İnkılabı’nın etkisinde katalizör görevi ifa etti.

Müslüman halkların hepsiyle birlikte aynı anda mücadele etmek mümkün olmadığı için, bu Müslümanları birbirleriyle savaştırma yolunu tercih ettiler. Bunun için, tohumlarını 20. yüzyılın başlarında ektikleri etnik ve coğrafi düşmanlıkları kullandılar. Din savaşları her yerde kullanışlı değildi. Sınırlı bölgelerde, mesela Sudan’da bunu kullandılar. Önlerinde daha kullanışlı ve köklü bir imkân vardı: Mezhepçilik. Özellikle ve belki de sadece Şii ve Sünni ayrımı. Tarihsel çatışmaları da kullanarak oluşturulacak mezhebi hassasiyetler, 80’li ve 90’lı yıllardaki Şii düşmanlığının İnkılab’ın etkisinden uzak tutmak şeklindeki hedefine ek olarak, siyonist rejim karşısındaki direnişin bastırılması, İsrail’in rahatlatılması, ümmete sahte düşman icadıyla gerçek düşmandan bigâne kalmalarının sağlanması, birbirleriyle uğraşarak kan kaybetmeleri hedeflerine matuf olarak kaşındı.

Bunun için Sünni ve Şii holiganlar arz-ı endam etmeye başladı. Bu holiganlar, İsrail’den çok Şiiliği veya Sünniliği düşmanlaştırdılar. Kan bulaştırıldı. Bombalanan Sünni camileri, yakılan Şii camileri, hunharca boğazlar kesilmesi, ciğer çiğnenmesi…

İşin ilginç yanı, ABD ve İsrail ile dost olan Azerbaycan’ın kahir ekseriyeti Şii olmasına rağmen bu ülkeye yönelik hiçbir söylemin olmaması.

En az % 15 Alevi nüfusa sahip olan Türkiye’de işlerin nerelere varabileceğini ise hiç düşünmediler, düşündürülmediler.

Mısır’ı içinden çıkılmaz belalara giriftar ettiler, İhvan-ı Müslimin’i zindanlara tıktılar ve Mısır devre dışı bırakıldı. Geriye kalan iki belirleyici ülke, Türkiye ve İran ise Suriye problemi nedeniyle karşı karşıya getirildi. Amerika’nın elinde Türkiye’den daha güçlü ve kullanışlı bir seçenek yok. Planları, Türkiye ve İran’ı birbiriyle savaştırmak veya Türkiye üzerinden İran ile savaşmak. Bu, iki ülkenin de, İslam âleminin de kaybetmesi anlamına gelecektir. Dahası kaybeden İslam olacaktır. Türkiye zaman zaman birinci ağızdan olmasa da bazı hususları dillendirdi. Ancak şükür ki sonuçları gördüğü için böyle bir fesadın pratiğe dökülmesi yönünde hiç istekli olmadı.

7. Günümüzde Müslümanlar arasında Vahdet’in gerçekleşe bilmesi için Müslümanlar olarak neler yapmalıyız, yada neler yapabiliriz?

Karşı yönde söylemler bulunsa da Ehl-i Sünnet’in de Şia’nın da klasik kitapları, birbirlerinin Müslüman olduğunu sarahatle ortaya koyar. Ehl-i Sünnet’in bütün fitneleri bastıracak prensibi bize yol göstericidir: “Kelime-i Şehadet getiren Müslümandır.” veya “Ehl- kıble tekfir edilmez. Yani Kabe’ye dönüp namaz kılanlar Müslümandır.” “Müslümanın Müslümana canı, malı, ırzı haramdır.”

Şia için de aynı şey geçerlidir. Usul-i Din dedikleri “Tevhid, Nübüvvet, Mead, İmamet ve Adalet” ilkelerinin ilk üçünü kabul eden herkes Müslümandır. Diğer ikisi İslam’ın değil, mezhebin usulüdür.

Bu durumda birbirlerini ötekileştirmek/dindışı kabul etmek/tekfir etmek için hiçbir dayanakları yoktur. İki mezhebin de buradan hareket etmeleri, bu ilkelerine ters bütün söylem ve ictihadlarından vazgeçmeleri gerekir.

Biz bunu rahmetli İmam Humeyni’de görüyoruz. 1960’larda yazdığı ilmihalinde zekat ve cemaatin imama iktidası konularında sorunlar varken, sonraki dönemde amelen bu ictihadları terk ettiğini ve bu yönde fetva verdiğini görebilirsiniz.

Ümmetin ilim ehli arasında da bu husus akl-ı selim ve dini deliller ile ele alınmaktadır. Bizim bunları terviç etmemiz gerekir. Bediuzzaman, Seyyid Sabık, Ebu Zehra, Hayreddin Karaman, Vehbe Zuhayli, Mahmud Şeltut, Muhammed Gazali ilh. alimlerin sözleri ve pratikleri ve Hasan el-Benna, Mevdudi, Ahmed Yasin, Necmeddin Erbakan … gibi mücadele önderlerinin tavırları gündemde tutulmalı; malumatfuruşluktan başka değeri olmayan cahil alimlerin, ilme ehil olmayan alimlerin müzahrefatı ve vesveseleri mahkum edilmelidir.

Hz. Ali’ye Cemel ashabı hakkında sorulduğunda, “Onlar bizim yanlış yapan kardeşlerimizdir.” cevabı da bize serlevha olmalıdır.

Ehl-i Sünnet mezhepleri, İmamiyye Şiası (Caferilik), Zeydilik, Haricilik, Vahhabilik … Bunların hiçbirisi dinin zaruri ve muhkem hükümlerini reddetmez. Tamamının maksadı Allah’a kul olmak, Hz. Peygamber’i örnek almak, Kur’an’ın emirlerini yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, cenneti kazanmak, riya, kibir gibi kalbi rezaletlerden uzaklaşmaktır. Dolayısıyla tarihsel asabiyetler dışında birbirine düşman olmalarını gerektirecek hiçbir sebep yoktur. Tarihsel asabiyet ise doğrudan Kur’an’ın mahkum ettiği cahiliyye ahlakının zulüm ve rezilliklerindendir.

8. “Dünyadaki bütün Şiiler, Sünni düşmanı olsa, Dünyadaki bütün Sünniler, Şii düşmanı olsa ben Şii-Sünni kardeşliğini savunmaya devam edeceğim” sözüne katılır mısınız? Böyle bir anlayış vahdete nasıl bir katkı sunar?

Elbette hakkı ortaya koyan, insanlar ve sayılar değildir. Çokluklar, hakka uygun olduğu zaman değerli olurlar. Değilse hiç hükmündedirler, batıldırlar. Müslüman, kişilere göre değil, hakikate göre hüküm verir. Şartlar ne olursa olsun, değerli olan, hakikattir. Bu durumda şöyle demeli: “Ne mutlu ki bu hakikat yok olmamış. Bana da ne mutlu ki bu hakikate mensubum. Ben batıldan beriyim.”

İmam Hasan el-Benna’nın dediği gibi: “İnanmış bir mü’min varsa, başarı için bütün imkânlar mevcut demektir.”

Rabbimiz, bizleri İslam’ın engin okyanusunda eriyen damlalardan eylesin. İftirak ve tefrikaya neden olacaksak, bu dünyada bir saniye bizi yaşatmasın. İslam ümmetinin bir ferdi olmaktan öte bir şeyle iftihar etmekten muhafaza etsin.

9. Soruşturmamıza katıldığınız için teşekkür ederiz.

Estağfirullah. Allah sa’yinizi meşkur, amelinizi makbul eylesin.