SORUŞTURMA
Giriş Tarihi : 15-02-2016 00:04   Güncelleme : 15-02-2016 00:04

Ahmet Turgut; Vahdeti olmayanın, Tevhidi de olmaz.

Ülkemizin çok okunan sayılı yazarlarından olan, Yazar – Senarist Ahmet Turgut’la Vahdeti konuştuk..

Ahmet Turgut; Vahdeti olmayanın, Tevhidi de olmaz.

Yazar Senarist Ahmet Turgut; İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliğinden 1998 yılında mezun olduktan sonra bir süre yurt dışında çalışmış daha sonra 2005 yılından itibaren Ekmek Teknesi, Ayrılık, Eşref Saati, Kurtlar Vadisi televizyon dizilerinde ve Kurtlar Vadisi Irak, Kurtlar Vadisi Gladio sinema filmlerinde hikaye ve araştırma gruplarında yer almıştır.  TRT1’de yayınlanan Diriliş Ertuğrul dizisinin 7. Bölümüne kadar senarist kadrosunda yer almış, 7. Bölümden sonra ayrılmıştır.  Ahmet Turgut evli ve iki çocuk babasıdır. Yazarın yayınlanmış kitapları.

Bozkırın Sırrı Türk Peygamber,

Aşkın Şehidi

Aşkın Elçisi

Aşkın Secdesi

Allah Aşkına

Muhammedi Şuur ve Ahlâk

Allah Aşkına

Yazar Ahmet Turgut benim Aşkın Şehidi romanı ile tanıdığım ülkemizin önemli yazarlarından biri. Hz. Fatıma’yı anma programında şahsen tanışmaktan onur duyduğum bir güzel bir insan. Mütevazi, Müslümanların ayrılığını dert edinen Ehl-i beyt sevdalısı bu güzel insana Vahdet konusunu Ekran Gazetesi olarak ayın konusu olarak belirlediğimizi ve bu konuda kendisi ile söyleşi yapmak istediğimizi söylediğimde, doğrusunu söylemek gerekirse yazarımızın çok yoğun olduğunu bildiğim için olumsuz bir cevap bekliyordum. Ama kendileri sağ olsunlar onca yoğunlukları arasında bize vakit ayırarak bizimle söyleşi yapma sorularımızı cevaplandır nezaketinde bulundular.

Ahmet Turgut bey ile yapmış olduğumuz söyleşinin okuyucularımız tarafından çok beğenilerek okunacağını ve okuyanların çok istifade edeceklerini düşünüyorum..

Ramazan Deveci sordu….  

1.Öncelikle sizi tanımak istiyoruz. Kendinizi tanıtır mısınız?

Ahmet Turgut, 1975 Malatya doğumluyum. Okur-Yazar-Senarist…

2.Vahdet nedir ya da Vahdet denilince siz ne anlıyorsunuz?

Vahdet, Tevhid anlayışımızın sosyal tezahürüdür. Yani Allah-İnsan ilişkisinde Tevhid odaklı düşünen, inanan ve buna uygun yaşamaya çalışan bir kimse, İnsan-İnsan ilişkisinde de Vahdet odaklı düşünmek, inanmak ve yaşamakla yükümlüdür. Belki de bu yüzden ârifler sıklıkla tekrar edegelmişlerdir. Vahdeti olmayanın, Tevhidi de olmaz.

3.“Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (Al-i İmran 103) ayetini dikkate aldığımızda Vahdet anlayışını Kuranî sorumluluğumuz açısından değerlendirir misiniz?

Fatiha Sûresinde gizli bir öznenin diliyle niyaz edilir. “Enamte aleyhim” deriz. Nimet verilenlerin yoluna sevk edilmeyi isteriz. Nimet verilenlerin kimler olduğunu Nisa Sûresi “Nebiler, Sıddîklar, Şehidler ve Salihler” diyerek zikreder. Allah ve Resûlüne uyanların nimet verilenlerin (naim kulların) refakatinde sırat-ı müstakim üzere yürüyecekleri müjdelenir. Yukarıda zikredilen ayette ise “Nimetullah” (Allah’ın nimeti) kavramıyla karşılaşıyoruz. Şüphesiz ki; Rabbimizden bize olan bu nimet Âlemlere Rahmet Efendimiz (sav) ve onunla indirilen Kurân-ı Kerîm’dir. Ayet, bu Nimetullah ile dosdoğru bir yolda yürüyebilmemizin şartlarını ‘kalplerin birbirimize ısındırılması, kardeşler olarak yaşamamız, ateş çukurunun kenarındayken kurtulmamız ve hidayete ermemiz’ üzerinden detaylandırıyor. Buradan anlayabiliyoruz ki; Nimetullah’ın ahiret hayatı için kurtuluş vesilesi olabilmesinin ön-şartı henüz dünyada iken Kurân ve Efendimiz (sav) sayesinde kardeşlik tesis edebilmemizdir. Buradaki görünümümüz, ahirette karşılacaklarımızın da bir nevi habercisi hükmünde. Yine bu vurgudan hareketle tekrar edebiliriz ki; Mümin-Mümin ilişkisinde Vahdeti kalmayanın, Allah-Mümin ilişkisinde de Tevhidi tehlikeye düşmekte…   

4.Sizce Müslümanların Vahdetinin önündeki en büyük engel, ya da engeller nedir?

Tek kelimelik cevap “Cehalet” olabilir. Lakin buradaki cehalet; bilgi azlığı veya yokluğu ile ilgili değil. Zira asıl cehalet, hakikati yanlış yerde aramaktır. Yani hikmetsizliktir.

Evet, günümüz İslam dünyası hikmet yoksunu. Bilgi obezi olabiliriz ama hikmet nazarında açız ve üstelik bunun farkında dahi değiliz. Hem birbirimize karşı müfteriyiz, hem de savunduğumuz mezhep-ekol-mektep-tarikat-cemaat-merci nazarında müfteriyiz. Vahdeti aynı olmak zannedenler epey çoğunlukta. Aynileşmeyi birlik zannedenlerin bir kısmı Sünni, bir kısmı Şii yahut Selefi. Birbirlerini tekfir eden yahut lanet eden topluluklar dahi şuursuzluk, hikmetsizlik ortak paydası altında buluşuyorlar. 

5. Fitnenin çok arttığı, mezhepçiliğin, milliyetçiliğin arttığı vahdet anlayışının zayıfladığı bir dönemde yaşıyoruz. Müslümanları birbirlerine düşüren bu fitnelere nasıl engelleyebiliriz.

Çare yine hikmetle olan hukukumuzu gözden geçirebilmemizle ilgili. Malumdur, hikmet mefhumu Rabbin el-Hakim isminden bir tezahürdür. Kurân’da Hakim Esmâsı yaklaşık 80 kez geçer. Bunun yarısında el-Aziz ismiyle birlikte anılır. Yaklaşık 30 kez er-Rahim ismiyle de anılır, bir kez de el-Muntekim ile…

Buradaki zımnî mesaj şu olsa gerek: Hikmet, İzzet ve Rahmet üçlü paket menüdür. Biri gidince diğer ikisi de toplumu-kişiyi terk etmekte. Bizlerin acilen er-Rahim ismince rahmet-merhamet ilişkisini ihya etmemiz şart. El-Muntakim ismince intikam odaklı hareketlerde bulunmaktan ziyade merhamete muhtacız. Peki, el-Muntakim ismine hürmet etmeyecek miyiz? Edeceğiz. Ama önce kendi içimizde merhameti ihya edeceğiz. Sonra dışa karşı el-Muntakim’in Kulu olmaya çalışacağız. Mümine karşı şedit, küffara karşı mütevazi-müşfik tavırlarımızı tam tersine çevirmemiz gerek.

Duygusal alandaki rahmet-izzet iklimini, ilmî sahada aydınlanmayla da desteklemek şart. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin (ks) bahsettiği üzere “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım!..” ilkesini ayağa kaldırmak durumundayız. Nitekim mevcut retoriklerin birçoğu duvara toslamış durumda…lmgiselklimini, bilgisel sahadakarşı mutevazi-cız. el-mince rahmet-merhamet ilişkisini ihya etmemiz şar

6. Bugün küresel güçler İslam dünyasını Şii- Sünni diye bölmek istiyor ve İslam dünyasının iki güçlü ülkesi İran ve Türkiye’yi birbirine düşman ederek İslam dünyasında Şii- Sünni savaşı çıkarmak istiyor tezine katılır mısınız? Katılırsanız bu büyük fitneyi engellemek için neler yapmalıyız?

Küresel irade diyebileceğimiz koalisyonun Ortadoğu’ya biçtiği yeni paylaşım modeli iyi-kötü belli. İstiyorlar ki; Aleviler-Şiiler, ayrılıkçı Kürtler Rusyacı olsun. Sünniler-Selefiler ise Amerikancı olsun. Eskilerin çift kutuplu dünya anlayışını Ortadoğu’da yeniden tedavüle sokmaya çalışan bu irade, safları kendi içinde sıklaştırabilmek için PKK ve IŞİD gibi terör örgütlerini de sonuna değin kullanmaktan yana. Yine iyi-kötü belli oluyor ki; bahse konu çift kutuplu sistemde herkes en büyük kazığı öncelikle kendi müttefiğinden yiyecek. ABD, Rusya ve ille de İsrail kazanırken, bölge ülkeleri birer birer çırak çıkacak bu işten. Muhtemelen bir iki sene içerisinde Sünniler arası ve Şiiler arası iç çatışmalar da gözlemlenebilir. Yani bahse konu küresel emperyaller ve hegemonlar sadece Şii-Sünni değil Sünni-Sünni, Şii-Şii çatışmalar için de zemin hazırlıyorlar. Böylesi bir hengame-kaos kapıdayken Türkiye ve İran’ın cephe düzeyinde karşılıklı savaşacaklarına, bu oyuna geleceklerine en azından hissi planda ihtimal veremiyorum. Hüsn-i zannım da olabilir. Lakin her iki bölge aktörü de köprüyü geçene kadar birilerine dayı diyebilirler. İnşallah o köprüler çabuk aşılır.

7. Günümüzde Müslümanlar arasında Vahdet’in gerçekleşebilmesi için Müslümanlar olarak neler yapmalıyız, ya da neler yapabiliriz?

Müşterek değerler vurgusunu her ortamda ve platformda yinelemek durumundayız. Yine biliyoruz ki; ortak acılarda buluşamayan insanlar müşterek gelecek umutlarını inşa edemezler. Bugün tüm İslam dünyasında Sünni mazlumlar da var, Şii mazlumlar da… Acılarımızı “Bizimkiler-Sizinkiler” şeklinde sınıflandırıp onları kendi aralarında yarıştırmaktan acilen vazgeçmeliyiz.

Bu konuya dair ikinci hassasiyet ise devlet siyasetlerini din-mezhep temelli argümanlarla süslüyor olmamız. Maalesef bunu Sünni yöneticiler de yapıyor, Şii yöneticiler de… Nihal-Milel kitaplarında kendi mezheplerinden görmedikleri topluluklara sırf siyasi rekabetten dolayı “Sünni” diyen Sünni yöneticiler veya aynı şekilde ilmi kitaplarda Şii olmadıkları yazılı olduğu halde sırf politik dayanışma uğruna o toplulukları-odakları Şii ilan eden Şii yöneticiler; seküler-beşeri-ekonomik kavgalar uğruna dini-mezhebi argümanları kullanmaktan acilen vazgeçmeliler. 5 asır önce Yavuz Sultan Selim’in ve Şah İsmail’in de yaptığı bu hatayı-gafleti tekrar etmek en basit tarifle tarihten ders almamaktır.

Üçüncü bir nokta ise vahdeti beşeri-seküler sahada aramamız gerektiği. Evet, bizler maalesef vahdeti ‘Tek Karizma, Tek Lider-Rehber, Tek Anlayış’ altında aynileşmek zannediyoruz. Oysa vahdetin itici motoru beşeri hukuktur. Hristiyanlığın 15.asrında Avrupalılar ‘Tek Lider-Karizma-Kilise’ diye tutturunca yüzyıl savaşları yaşandı. Katolikler, Protestanlar, Ortodokslar yarı yarıya birbirlerini boğazladılar. Ama nasıl ki; AB, UEFA, NATO misali beşeri ama ulus-üstü yapılanmalar etrafınfa organize oldular, mümkün olan en yüksek Avrupa vahdetini yakaladılar. Bugün İslam’ın 15.asrındayız. Ortaçağ Avrupası’nın yaptığı gibi ‘Tek Lider-Rehber-Karizma-Anlayış’ dayatmasına devam edersek sonuç belli. Milyonlarca Müslüman canından, malından ve yurdundan olacak. Ama kendi ticari-sanayi birlikteliğimizi, askeri ortaklığımızı vs. kurabilme yoluna gidersek vahdet için çok önemli adımlar atmış oluruz.  

8. “Dünyadaki bütün Şiiler, Sünni düşmanı olsa, Dünyadaki bütün Sünniler, Şii düşmanı olsa ben Şii-Sünni kardeşliğini savunmaya devam edeceğim” sözüne katılır mısınız? Böyle bir anlayış vahdete nasıl bir katkı sunar.

Tevhide hürmeti olan veya tevhid akidesinden yana nasiptar olan herkes son nefesine değin vahdete hürmet etmekle yükümlüdür. Zira birbirimizi sevmedikçe mümin olamayız ve mümin olmadıkça da cennet kapıları kapalıdır bizlere…

İsterseniz bu soruyu tersten soralım bir de. Yarın tüm Müslümanlar Sünni olsa veya tüm Müslümanlar Şii olsa İslam dünyasının yaşadığı bu kaos-kriz biter mi? Bitmez… Suriye’deki iç savaş da, Yemen’deki, Libya’daki vs. yerlerdeki savaşlar da aynen devam eder. Zira sorun vahdet ve uhuvvet algımızın sakat olmasında. Bugün Sünni ve Şii markaları altında boğazlaştığımız gibi yarın etnik markalarla veya diğer alt-kimlik bahaneleriyle savaşmaya devam ederiz. Öyle ki, şuursuzluk ve ahlaksızlık yahut hikmetsizlik diyebileceğimiz bu illet kanserli hücreler gibidir. Sağlıklı olanları yer, yedikçe iştahlanır. Mezhep, etnisite bahaneleri para etmezse bu kez de sosyal sınıflar üzerinden çatışma alanları doğurur.

9. Bizimle söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim.