Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 11-04-2022 00:17   Güncelleme : 12-04-2022 10:36

Ali Bulaç yazdı: Ölüm cezasından yana olanlar...

Ali Bulaç yazdı: Ölüm cezasından yana olanlar...

Mürtede ölüm cezası verilmesi gerektiğini savunanların kendilerine göre bir takım gerekçeler öne sürmektedirler. Neredeyse tamamının gerekçeleri birbirine yakın olduğundan, biz belli başlı birkaç fakih veya kişiden örnek vermekle yetineceğiz:

Serahsi (483/1090), mürtede ölüm cezasının takdir edilme gerekçesini şöyle açıklar:“İnkâr suçların en büyüğüdür. Ancak bu kul ile rabbi arasındadır. Bunun karşılığı da ahirete ertelenmiştir. Dünyada uygulanan yaptırımlar ise insanların yararı için meşru kılınmış toplumsal maksatlı müeyyidelerdir. Kısas yaşama hakkını korumayı, zina cezası neslin saygınlığını ve aile şerefini korumayı, hırsızlık cezası mal emniyetini sağlamayı, iftira cezası şeref ve onurun korunmasını, sarhoşluk cezası ise aklı korumayı amaçlamaktadır. Mürted ise inkârda ısrarıyla Müslümanlara karşı düşmanca tavır almıştır. Bu düşmanlığının izalesi için öldürülür...Öldürmenin illeti düşmanlık olduğuna göre kadının bünyesi çarpışmaya uygun olmadığı için ne asli küfürde ne de arızi küfürde öldürülmeyeceği açıklık kazanır.” Serahsi, irtidat ettiği halde Müslümanlara karşı savaşma potansiyelini kaybeden erkeğin de öldürme cezasından muaf tutulabileceği kanaatini serdeder. (92)

Merğinani (593/1197) şöyle der: “Asıl olan tüm cezaların ahirete ertelenmesidir. Zira cezaların öne alınıp dünyada tatbik edilmesi prensip olarak imtihanın mahiyetiyle bağdaşmaz. Ancak kamu düzenini bozucu, mevcut olumsuz durumların giderilmesi için bu kuraldan uzaklaşılmış, cezaların bir kısmı öne alınarak dünyada tatbik edilmiştir. İrtidatta önlenmek istenen olumsuzluk, Müslümanlara karşı düşmanca tavır almaktır. Böyle bir düşmanca tavır da bünyeleri fiziki mücadeleye uygun olmadığı için kadınlarca gerçekleştirilemez.”(93)

İbnü’l-Hümam (861/1457): “ Öldürme, mürtedin inkarının cezası değildir. Çünkü Allah katında inkârın cezası dünyevi cezadan daha fazladır. İdam onun düşmanca tavrını engellemeyi hedeflemektedir. Düşmanca tavır almak erkeklere has bir özelliktir. Bundan dolayı Rasulullah kadınların öldürülmesini yasaklamış, yasağın gerekçesini de kadınların bilfiil savaşa iştirak etmemelerine bağlamıştır.” (94)

Haskefi (1088/1677)’ye göre iyice yaşlanmış, bizzat savaşamayan, muhakeme gücünü yitirdiği için düşmana teorik destek veremeyen, cesaret verici ifadeleri söylemek için bağıracak gücü olmayan, çocuk yapma yeteneğini yitirdiği için düşmanın sayısını artırma imkânına sahip bulunmayan bir “pir-i fani (hayli yaşlı)” irtidat etse de öldürülmez. (95)

Fakihlerin görüşünü aktaran Kaşif Hamdi Okur, şöyle bir değerlendirmede bulunur: İrtidata verilen cezanın gerekçesini “İslam toplumuna karşı cephe almak” şeklinde tespit eden fakihlerimizin bu prensibi içtihatlarına tutarlı olarak yansıtamadıklarını görüyoruz. Böyle bir prensibin mantıki açıdan neticesi şöyle olmalıydı: Kadın olsun erkek olsun, her kim dinini değiştirip müslüman topluma karşı cephe alırsa, kamu düzenini ihlal edici davranışlarından dolayı cezalandırılır. Cezanın tespiti kamu gücünün tensibine bırakılmıştır. Suçun ağırlığına göre bunun idam olması da mümkündür. Ancak bu cezanın gerekçesi inanç değişimi değil, suç teşkil edecek fiillerin işlenmesidir. (96) Ama zaten görüşlerini aktardığımız fakihlerin üzerinde ittifak ettiği iki nokta: a. İrtidat suçunun cezası ahrete ilişkindir b. Mürted Müslümanlara karşı düşmanlık besleyip silah kullanırsa cezalandırılır.

Silahlı ayaklanma veya merkezi otoriteye vergi gibi yasal mükellefiyetleri reddetme faktörünü kaale almayan Dihlevi’ye göre “Mürted, Allah’a ve dinine karşı cür’etkârlık göstermiş, dinin ikamesinden, peygamberlerin gönderilmesinden beklenen külli maslahata ters düşen davranışlarda bulunmuştur. Bu tür davranışları önleyici olması için bu ceza konulmuştur.” (97) Dihlevi, “Allah’a ve dinine karşı cür’etkârlık göstermiş olma”nın somut hayatta neye karşılık düştüğünü, mesela Maide, 33-34. ayetlerde düzenlemesi yapılan suçlar anlamına gelip gelmediğine açıklık getirmemektedir.

İŞİD’in iki dayanağı: İbn Teymiye ve Gazali

İbn Teymiye (öl. 728/1328), Gulat-ı Şia’dan bir fırka hakkında sorulan bir suale verdiği cevapta şöyle der: “(….) mezhebe tabi olan ve daha sonra üzerinde birleştikleri, bir kısmının ilah, bir kısmının peygamber ve diğer bir kısmının ise mehdi olduğunu iddia ettikleri, insanları buna secdeyi emrettikleri ve bu şekilde küfürlerini ilan edip, sahabeye söven ve imamın itaatinden çıkıp savaşmak isteyen bir topluluk (taife) hakkında onlarla savaşmak vacip midir? Zürriyetleri ve malları ganimet alınır mı?”

“Onlara güç yetirilene ve İslam şeriatine teslim olana kadar savaşmak vaciptir. Çünkü bunlar bahsettikleri deccala tabi olmadan bile insanların en kâfirleridirler. Bu deccala tabi olduktan sonrasını sen hesap et. Riddet açısından insanların en pis mürtedleridirler. Onlardan savaşanlar öldürülür ve malları ganimet alınır….  kendi hallerini gizlemezler. Bilakis onlar bütün insanlar tarafından halleri bilinmektedir. Beş vakit namaz kılmaz, ramazan orucunu tutmaz, hacca gitmez, zekât vermez ve bunların farz olduğuna da inanmazlar. Aynı zamanda içkiyi ve diğer haramları helal sayar ve Ali (r.a)’yi ilah olarak görürler.” (98)

Son yılların popüler hareketi İŞİD, konuyla ilgili tutum ve uygulamalarını genellikle İbn Teymiye’nin bu fetvasına dayandırır. İŞİD’in yayın organı Darulhilafe’de İbn Teymiye’den yapılan bu alıntıdan sonra mürted sayılanların çocukları ve torunlarıyla ilgili şu değerlendirmelere yer verilir: "Her kim anne babası mürted olduktan sonra annesi ona hamile kalır ve doğar ise, işte orada ihtilaf vardır. Hanefiler, Malikiler, Hanbelîlerde esas olan görüşe ve Şafilerden de zahir olan görüşe göre anne babasına tabi olarak mürted hükmü alır. Buluğ çağına geldiği zaman tövbeye çağrılır. Hanbelîlerden ve Şafilerden bir görüşe göre ise asli kâfir olarak ikrar edilir ve cizye alınır. " (99)

İbn Teymiye’nin fetvasında dikkat çeken nokta, “Onlara güç yetirilene ve İslam şeriatine teslim olana kadar savaşmak”tan bahsetmesidir. Bu demektir ki, İbn Teymiye, o gün Sünni kamu otoritesine karşı silahlı ayaklanma halinde olan bir topluluğu kastetmektedir. İbare bize bunu ilham etse de, İbn Teymiye, yine de “salt inanç değişikliği”ni irtidat olarak görmekte ve mürtedin bu suç dolayısıyla öldürülebileceğine hükmetmektedir: “Kişinin mücerret olarak dinden çıkması öldürülmesini icap ettirir, ayrıca insanların cemaatinden ayrılmasına gerek yok.” (100) Mehmet Akif Aydın ise, söz konusu fetvayı kaale almadan, İbn Teymiye’nin irtidadın kamu düzenini silahla bozmak olduğunu, bu gerçekleşmedikçe irtidadın gerçekleşmediği görüşünde olduğunu söyler. (101) Aydın’ın değerlendirmesi yanlıştır, maalesef İbn Teymiye şiddet ve silah kullanmadığı halde itikadi inanç değişikliğini ağır cezaya müstahak suç kabul etmektedir.

İŞİD’in yayın organları, İbn Teymiye’nin fetvalarına atıfta bulunduktan sonra İmam Gazali’den de takviye edici delil olarak bir nakilde bulunur. Gazali’den öğrenilmek istenen konu, dinden çıkanların çocuklarının durumunun ne olacağı meselesidir. Esasında fıkıh kitapları bu konuyu etraflıca belirtmişlerdir, Gazali’nin de görüşü klasik fakihlerin görüşlerinden pek farklı değildir. Gazali kendi döneminde hayli etkin olan Gulat Şiası Batınilere karşı yazdığı eserde şöyle der:

“Dedi ki:  -Hak dine iltizam ettikten sonra ondan çıkan mürteddir ve inkârcıdır. İşte bunlar hak dine hiç iltizam etmediler, bilakis onlar bu akide üzere doğdular. O zaman asli kâfirliğe ulaşırlar mı?

Deriz ki: Dinlerini tamamen terk edip ondan çıkanların durumu açıktır. Bunlar batıl akide üzere doğan ve bu batılı babalarından işiten mürtedlerin çocuklarıdır. Onların babaları ve babalarının babaları bu dinden çıkmış oldukları ve ayrıldıklarını farz etmeliyiz. O akide hiç şüphe yok ki bir kitaba ve peygambere dayanmıyor Yahudi ve Hıristiyanlar gibi. Bilakis o sapık ve zındık bazı fırkaların yakın zamanda bulaştıkları küfürlere ulaşmıştır. Zındığın hükmü de aynı şekildedir.

Mürtedin hükmünün aslı noktasında şüphesiz sorun yoktur. İçtihada şu noktada kalmıştır ki mürtedlerin çocuklarının hükmü nedir? Onlar hakkında denildi ki onlar riddet hükmünde tıpkı zimmet ehli kâfirlerin ve savaşılan kâfirlerin çocukları gibi anne babalarına tabi olurlar. Buluğa ulaştıkları zaman onlardan İslam talep edilir. Yoksa öldürülürler. Onlardan cizyeye razı olunmaz, cariye alınmaz.

Denildi ki başka bir görüşte onlar asli kâfirlerdir. Küfür üzere doğdu iseler ve babalarının küfür izleri üzere yürüdü iseler onlardan cizye alınır ve cariye edinilir. " (102)

Yazıya göre, “babaları mürted olan Rafizi kâfirlerin çocukları bir kısım ulemaya göre babalarına tabi olarak tıpkı yahudinin oğlunun yahudi hükmü alıp ona göre muamele edilmesi gibi ona da mürted hükmü verilir.”

İŞİD’in yayın organları Darulhilafe ve Kostantaniyye dergisinde iki mülahazaya dikkat çekilir: Biri bu meselenin içtihadi konu olduğu, diğeri kamuyu ilgilendiren bir konu olduğundan halifenin içtihadının diğer bilginlerin içtihadından önde bulunduğu hususu. Gazali ve İbn Teymiye’den yapılan nakiller gösteriyor ki, bu tür mürtedlere küfür isnad etmek mürcielik veya haricilik sayılmaz. Şu var ki bu görüşe muhalefet edenleri küfürle isimlendirmek hariciliğin başlangıcıdır. Meselenin özü şudur:  Kendisini İslam’a nispet edip küfür ameli işleyen taifeler için bu kavram kullanılır. (103)

Daha aşırı yoruma göre ise Şiiler Rafızi, tasavvuf ehli müşrik ve halifeye biat etmeyen Sünniler mürted kabul edildiklerinde, her üç Müslüman topluluk “dinden çıktıkları varsayıldığı”ndan ölüm cezasına müstahak görülmektedirler. Kısaca İŞİD’in de kendine göre öne sürdüğü delillere rağmen, konu dönüş dolaşıp “itikadî irtidat” ile “siyasi/silahlı irtidat” arasındaki farkın gözetilmemiş olmasına gelip dayanır.

Said Nursi

Said Nursi, Müslüman olmayı yüksek bir mertebe gördüğünden yüksekte olanın bozulmasının alt mertebedekinin bozulmasından daha vahim görür. Süt ve yoğurt bozulsa yenebilir ama yağ bozulsa yenmez, icabında zehirler. Varlıkta mükerrem kılınmış insan bozulduğunda bozuk hayvandan daha bozuk ve zararlı olur. Said Nursi’ye göre, müslümanın irtidadı böyle bir şeydir.

Said Nursi, modern zamanlardaki irtidadın biraz da dış baskılara bağlı geliştiğini ima edip şöyle seslenir: “Ey müslümaları dünyaya şiddetle teşvik eden ve sanat ve ecnebilerin ilerlemesine cebr ile sevkeden bedbaht! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın! Eğer böyle ahmakça, körü körüne topuzların altında bazıları dinden rabıtaları kopacak olsa, o vakit sosyal hayat semm-i katil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan sosyal hayat zehir olur.

Ondandır ki, ilm-i usulde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kafir eğer zımmi olsa veya barış yolunu seçse hakk-ı hayatı var” diye usul-i şeriatın bir düsturudur. Hem Hanefi mezhebinde bir kafirin şehadeti makbuldur, fakat fasıkın şahitliği geçersizdir. Çünkü haindir.” (104) Said Nursi, İslam’dan çıkan mürtedi neden kafir veya Kitap ehlinden bir Yahudi ve Hıristiyandan daha vahim durumda gördüğünü şöyle açıklar: "Hem İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyet'ten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur… Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki Hıristiyanın bir dinsizi, yine sosyal hayata faydalı durumda kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir."(105)

Said Nursi, ünlü eseri Sözler’de benzer bir gerekçeyi yineler: “…yabancı dinsizler, Hz. Peygamberi tanımasalar bile diğer peygamberleri bilebilirler.  Peygamberleri bilmeseler bile Allah’ı bilirler. Allah’ı bilmeseler de kemal vasıfları kazanmaya vesile olacak bazı güzel hasletlere sahip olabilirler.  Fakat Müslüman hem peygamber, hem Rabbini, hem de bütün üstün meziyetleri bilir. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden boşanan, artık hiçbir peygamberi, Allah’ı da tanımaz ve ruhunda kemal vasıflarını muhafaza edecek hiçbir esası bilemez.” (106) Said Nursi’nin gerekçesi şu temel önermeye dayanmaktadır: Müslüman varlık mertebelerinde en yüksek olanına sahiptir. Dolayısıyla gerçeği, faydalı olanı, hakkı ve doğruyu bilir, çünkü İslamiyet hak ve hakikatin, faydalı, güzel ve doğru olanın ifadesi ve yoludur. İnsan Müslüman olmakla en yüksek erdeme ulaşmış demektir, buna rağmen bundan vazgeçecek olursa, bulunduğu mertebeden daha aşağılara düşer, bu ise toplumsal hayat büyük zarar ve yıkımlara yol açar.

Bu gerekçe bize gösteriyor ki, Said Nursi için irtidat bireysel bir inanç değişikliğinden çok toplumsal hayata, barışa getireceği zararlar önem kazanmaktadır. Mefhum-u muhaliften hareket edecek olursak, eğer mürtede ağır cezalar takdir edilmişse, bunun gerekçesi toplumsal barış, huzur, uyum ve güvenliğin tehdit altına girmesidir. Üstadın satır aralarından bu sonuç çıksa da, itikadi ve siyasi/silahlı irtidat arasında apaçık ayırım yapmaması, bu hükümden yanlış sonuç çıkarmak isteyenlere açık kapı bırakabilir.

M. Ebu Zehra, Mürtede verilecek ölüm cezasıyla ilgili dört soruya dört gerekçe sayar:

Soru 1: Ölüm cezası 2/Bakara, 256 ve 10/Yunus, 99’a aykırı değil mi?

Cevap: Düşünerek, taşınarak ve özgür iradesini kullanarak İslam’a girmiş birinin artık İslam’dan çıkması mümkün değildir, çünkü böyle bir kimseden düzgün bir delil, güçlü bir hüccet getirmesi beklenemez. Ondan sadır olacak şey sapkınlık ve başkalarını saptırma maksadıdır.

Soru :. Ölüm cezası din ve vicdan özgürlüğüne aykırı değil mi?

Cevap: Değildir. Çünkü bir dinden başka dine geçecek kimsenin düzgün bir mantığı olması ve kamuya duyurması lazım. Oysa dinden çıkan aklın kabul etmeyeceği başka bir dine, boşluğa geçiyor. Bu kimse heva ve hevesine uyan kimsedir. Bu geçişten ya maddi bir çıkar gözetir veya başkalarını saptırmak amacıyla propaganda yapar. Özgürlük başıboşluk değildir, böyle bir kimse dini oyuncağa çevirir. Böyle kimseye tövbe etmesi teklif edilir, bu heva ve hevesi peşinde koşanla çıkar peşinde koşanı birbirinden ayırır.

Soru 3: Söz konusu cezalar toplumu parçalamaz, bölmez mi? Bu din değiştirmekten daha tehlikelidir.

Cevap: Hayır, çünkü Müslüman toplumda dini inançların kendisinde yerleştiği kimselerin değiştirmesi pek enderdir. Dine girip de çıkanlar zaten münafıklardır, mürtede bu cezanın tayin edilmesi, özünde münafık olanların Müslüman görünmesine veya Müslümanlar içinde yer almasına mani olur.

Soru 4: Dinden dönenin topluma yaptığı düşmanlık nedir?

Cevap: Bu kişi dini oyun ve eğlenceye çevirir, toplumda çözülmelere sebebiyet verir, ifsada yol açar, bu bakımdan böylelerinin zararlarından toplumu korumak gerekir. Ölüm cezası inanç özgürlüğünü korumaya matuftur.

M. Ebu Zehra anlaşıldığı kadarıyla mürtede verilecek cezaları “hadler” grubuna sokar. Çünkü konuyla ilgili şunu der: Had cezalarından amaç toplumu korumaktır.” (107)

Ebubekir Sifil

Sifil, mürtedin kesin olarak öldürüleceği kanaatinde olup, aksi yönde görüş beyan edenleri eleştirmektedir. Ona göre Hz. Ömer’den gelen rivayet, fakihlerin verdiği hükmün aksini düşünmeye yeterli delil sayılmaz. (108) Sifil günümüzde bu hükmü tatbik etmenin önünde birtakım uluslar arası engellerin olduğunu söyler. Öyle de olsa ümmete düşen görev İslam’ın ahkamını muhafaza ve müdafaa etmede geri atmak değil, engellerin aşılmasına çalışmaktır. Herhangi İslami bir hükmün fiilen uygulanabilir olması için gerekli şartlar ve ortamın bulunup bulunmaması ayrı bir şeydir, fiilen uygulanmıyor diyerek hükmün tamamen ıskat edilmesi ayrı şeydir… Sifil’e göre, ancak muharip olması durumunda mürtedin öldürülebileceğine ilişkin görüş hükmün esnetilmesine matuf bir çabadır. (109)

Ebubekir Sifil, Kur’an’da açıkça mürtede ölüm cezası verildiğine ilişkin açık bir hükmün olmadığını teyid eder. Ancak 2/Bakara, 256; 18/Kehf, 28 ve Kâfirun suresi’nde yer alan hükümlerle ilgili üç itiraz öne sürer: İlki, söz konusu ayetler dine girişte zorlamanın olmayacağına ilişkindir; ikincisi Bakara, 217’de sözü edilen “amellerin ahrette ve dünyada boşa gitmesi” mürtedin nikahının düşmesi, Müslüman varislerinin kendisine mirasçı olmaması, mü’minlerle kardeşlik ve dostluk ilişkisini kaybetmesi gibi cezalar verilmesidir. Üçüncüsü, Kur’an birçok meseleyi icmalen verir, tafsilatını sünnete bırakır, bu hüküm de sünnet tarafından vaz’edilmiştir. (110)

Abdulkadir Udeh, Tahir Aşur, Ahmet Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen, Seyyid Sabık

(Fıkhu's-Sünne, Kahire, (t.y.), II, 385 v.d. Vehbe Züheyli (İslam Fıkh-ı Ansiklopedisi, c.7, s.464; Ahmet Kalkan da (Ahmat Kalkan, Anskilopedik Kur’an kavramları ve güncel yansımaları, VI, 345-422.) vd. de mürtede ölüm cezası verilebileceği görüşünden yanadırlar.

Dinden çıkan mürtede ölüm cezasının verilmesini savunanlar yanında, buna karşı çıkan fakih ve yazarlar da var. Sonraki yazımızın konusu bu olacak.

Notlar

92. Serahsi, el Mebsut, X, 110-111.

93) Merğinanî, el Hidaye, V, 310 vd.

94) İbn Hümam, Fethu’l kadir, V, 310

95) Haskefi, ed Dürrü’l muhtar, III, 224)

96) Kaşif Hamde Okur, İslam hukukunda irtidat fiili için öngörülen yaptırım üzerine bazı düşünceler, s. 356.

97) Şah Veliyullah Dihlevi, Huccetullahi’l baliğa, Çev. Mehmet Erdoğan, İz y. İstanbul-1994, II, 490.

98) İbn Teymiye, Mecmuul fetava, XXVIII, 553-554

99) El-Mevsuat el-Fikhiyye El-Kuveytiyye, XXII, 198.

100) İbn Teymiye, es Sarimu’l meslul, s. 326.

101) M. Akif Aydın, Türk hukuk tarihi, İstanbul-1996, s. 215.

102) Ebu Hamid el Gazali, Fedaihu el Batiniyye, (Arapça baskı) I, 156; Türkçe baskı 8. Bölüm. Gazali’nin mürtedle ilgili görüşlerine “Laik yönetimlerin mürtedleri” bölümünde tekrar dönme fırsatımız olacak.

103) Darulhilafe; 23 Haziran 2015; Kostanıyye Dergisi, Sayı: 1, Şaban-1436.

104) Said Nursi, Lem’alar, 7. Lem’, 7. Nokta. Yeni Asya Neşriyat, s. 303-304.

105) Said Nursi, Mektubat, 29. Mektup, 7. Kısım, s. 741.

106) Said Nursi, Sözler, 13. Söz, 2. Makam, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2007; s. 235.

107) M. Ebu Zehra, İslam hukukunda suç ve ceza, Çev. İbrahim Tüfekçi, Kitabevi, İstanbul-1994, II, 86-88.

108) Ebubekir Sifil, Mürtedin katli fikir ve inanç özgürlüğünde midir?, Muhtelif meseleler, Milli Gazete, 24 Mayıs 2009

109) Ebu Bekir Sifil, Okuyucu soruları-8, Muhtelif meseleler 1, Milli Gazete, 10 Mayıs 2009.

110) Bkz. https://forum.memurlar.net/konu/754640/ Milli Gazete – 7 Haziran 2009- Muhtelif Meseleler-5. https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/muhtelif-meseleler-5-2/

ZehraZehra