Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 05-04-2022 09:55   Güncelleme : 07-04-2022 10:35

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Büyük Anormalliklerin Normalleştirilmesi

Mevcudiyetlerini koşullar ve çıkarlar doğrultusunda biçimlendirmeye çalışan topluluklar, Türkiye örneğinde çok çarpıcı bir biçimde görülebileceği üzere, radikal İslami tasavvur ve tahayyüllerden; emperyalizme/emperyalizmlere ve Siyonizme karşı mücadele/direniş sorumluluğundan utanç verici bir şekilde geri çekilerek, teslimiyetçi bir iradesizlik alanına doğru, iradesizlik uçurumuna doğru sürükleniyor

Atasoy Müftüoğlu Yazdı:  Büyük Anormalliklerin Normalleştirilmesi

Büyük Anormalliklerin Normalleştirilmesi

Hayatın her alanında, her şeyin; inançların, değerlerin, tercihlerin, kimliklerin/kişiliklerin/haysiyetin, koşullara göre, çıkarlara göre belirlendiği ya da araçsallaştırıldığı bir dünyada, zamanda ve toplumda yaşıyoruz. Bir inancın, tercihin, kimlik ve kişiliğin koşullara ve çıkarlara göre belirleniyor, belirlenebiliyor oluşu, sözü geçen inanç/tercih ve kimliklerin/kişiliklerin sahici olmadığı, ahlaki olmadığı ve her tür müdahaleye, her durumda açık olduğu anlamı taşıyor.

Gerçek, anlamlı, etkili ve bağımsız bir mevcudiyete sahip olmayan bireyler/ toplumlar ve kültürler, bu gerçekle acilen yüzleşmeleri gerekirken, bunu yapmayı düşünmüyor, birbirinden çok farklı aidiyet ve sadakat biçimlerini, sahte bir duyarlılıkla, değişen koşullar doğrultusunda temsil ve tecrübe etmeye çalışıyor

Mevcudiyetlerini koşullar ve çıkarlar doğrultusunda biçimlendirmeye çalışan topluluklar, Türkiye örneğinde çok çarpıcı bir biçimde görülebileceği üzere, radikal İslami tasavvur ve tahayyüllerden; emperyalizme/emperyalizmlere ve Siyonizme karşı mücadele/direniş sorumluluğundan utanç verici bir şekilde geri çekilerek, teslimiyetçi bir iradesizlik alanına doğru, iradesizlik uçurumuna doğru sürükleniyor.

Teslimiyetçiliğin yükselişi, insanın kendi kendini nesneleştirerek, özgürlük arayışından vazgeçmesi, kolaycılığı seçerek liberalizmle, materyalizmle, muhafazakârlık temelinde uzlaşması sonucunu doğuruyor. İnsanın ya da toplumun kendi kendini nesneleştirerek konformizmi seçmesi, özgürlük/bağımsızlık mücadelesinden vazgeçmesi; ilgili toplulukların ilkesizliğe doğru savrulmalarına neden oluyor. Hangi toplumda ya da kültürde olursa olsun, ilkesizlikler, hiç’liğe giden yolları açıyor. Müslümanlar olarak, sahip olduğumuz, bağımsız/bilinçli/ eleştirel/üretken/sorumlu/somut mevcudiyetimiz, İslami mevcudiyetimizin hangi ölçüde, ne kadar etkili olabileceğini belirler.

Popülizm ve hamaset yoğunluklarının, biçimsel/duygusal yoğunlukların, niteliksel içerik karşısında sürekli olarak zafer kazandığı toplumlar, kapsayıcı-bütüncül gerçekliğe yabancıdır.

Aziz İslam’ı folklorik anlamda, popülist anlamda, bireysel dindarlık bağlamında, yerli-milli dindarlık bağlamında temsil etmek; İslami anlamları, değerleri, dünya görüşünü, hayat tarzını temsil etmek anlamına gelmez. Somut anlamlara, ilkelere, duruşa, temel tercihlere yabancılaşan, temel somut hedeflerden bağımsız, soyut bir İslami varoluştan/mevcudiyetten söz edilemez.

İslam’ın kendisini bir bütünlük içerisinde istemek, bu bütünlüğe içtenlikle sahip olmak, temsil etmekle; İslam’ın geleneksel-yerel-etnik tezahürlerine sahip olmak, bu tezahürleri temsil etmek birbirinden çok farklı şeylerdir.

Türkiye’de bugün, muhafazakâr burjuvazi, seküler burjuvazinin yerine geçmek istiyor. Muhafazakâr kesimlerde çok açık bir burjuvalaşma özentisi ile, yüzeyde ve araf ’ta hayat tarzları ve sığlıkların derinliği dikkatlerden kaçmıyor. Kültürsüzlüklerin, taşralılıkların, bağnazlıkların ve ihtiraslı benmerkezciliklerin, normalleşmesi de, büyük anormalliklerin, nasıl normalleştirilebildiklerini gösterir. İslam toplumlarında, İslam’ın, taşralı-kültürsüz politik kadroların-liderlerin, ufuksuzlukları ve dar görüşlülükleriyle eşitlenmesi kadar büyük bir tuhaflık, talihsizlik olamaz.

İtaat-sadakat-taklit kültürlerinin hâkim olduğu toplumlarda, halklar özgürlüklerinden feragat ederek, politik ya da din’i otoriteye kayıtsız şartsız bağımlılığı seçerler. Bu tür bir bağımlılığı seçmek, ilgili halkın kendisi olma yeteneğine sahip olmadığını, kendisini hiçleştirme yeteneğine sahip olduğunu, bu yolla da ahlaki anlamda intihar ettiğine işaret eder.

İtaat-sadakat ve taklit kültürünün neden olduğu ahlaki-entelektüel-intiharlar sebebiyle, İslam toplumları evrensel anlam/içerik/ufuk/eleştiri/vizyon çözümleme üreten, evrensel İslami zihinler yetiştiremiyor.

Modern tarih boyunca Müslüman halklar, kültürler hep yabancı muamelesi gördüler. Modern zamanlar Müslüman halklar için hep zor zamanlar oldu. Avrupamerkezli modern tarih, ırkçı ve ideolojik anlamda, tahakküm, egemenlik, etki, nüfuz alanlarını genişletme mücadelelerinden ibarettir.

Günümüzde de, Amerikan ideolojisinin hizmetinde olan Nato’nun genişleme ihtirasları, Rusya’nın imparatorluk ihtirasları ve nostaljisi, yeni bir soğuk savaş’a yol açacak şekilde Ukrayna’nın, Rusya tarafından işgaline yol açtı. Müslüman mültecilere sonuna kadar kapılarını kapatan Avrupa ülkeleri, bugün, Rus işgalinden kaçan Hıristiyan mültecilere kapılarını açıyor.

Burada modern bütün değerlerin ikiyüzlülüğüne işaret etmek gerekiyor. Ahlaksız ve vicdansız bir dünyada; modernlik, uygarlık, özgürlük ve insanlık algısının, bilincinin; muhacirlik algısının ve ahlakının koşullara göre, çıkarlara göre, ırkçılıklara göre değiştiğini görmek-anlamak gerekiyor.

Bugün, ne yazık ki, İslam algısı ve bilinci de, koşullara göre değişebiliyor, varoluşsal İslami nitelikleri, ilkeleri yansıtmayan, biçimsel bir İslam Müslümanlık algısı ve idealinin yerini muhafazakâr-liberal girişimcilik ideali alıyor.

Kimi dönemlerde-durumlarda geleneğin, kimi dönemlerde-durumlarda devletin/ iktidarın, kimi dönemlerde milliyetçiliklerin/muhafazakârlıkların konformizmi ile bütünleşen, bu konformizmleri içselleştiren, aydın-düşünür-âlim-arif vb.ları, folklorik anlamda, kültürel anlamda kendilerini İslam’a nisbet edebilirler, ancak hiç bir şekilde, İslami bütünü ve bütünlüğü temsil iddiasında bulunamazlar. Müslümanlar olarak, modern tarih boyunca karşı karşıya bulunduğumuz ve halen ne yazık ki aşmayı başaramadığımız en hayati, en derin ve en büyük meselemiz, İslami bütünü ve bütünlüğü gerçekleştirme ve temsil iradesine sahip olamayışımızdır.

İslami bütünü ve bütünlüğü gerçekleştirme ve temsil iradesine sahip olamadıkları için, bağımsızlıklarını tamamlayamayan, Müslüman nüfuslara hitap eden, ulus-devlet’ler bugün, kendi tercihleri ve iradeleri dışında emperyalistlerin aldıkları kararlara bağımlı hale gelmişlerdir.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde de, dünya ve insanlık eski güçlerini kaybeden emperyalistlerle, yeniden güç kazanan emperyalistler arasında yaşanan karşıt çıkarların mücadelelerine tanık oluyor. Dünya’yı karşıt çıkarların kanlı mücadeleleri belirlemeye devam edecekse eğer, insanlık yeni ve daha yoğun insanlık trajedilerine maruz kalmaya devam edecek ve hiçbir zaman, daha iyi bir gelecek olmayacak demektir.

Daha iyi bir geleceği başlatabilmek için, hamaset-popülizm uyuşturucuları ile yüzleşmeye ve gerçeğe uyanmaya cesaret etmek gerekir.

Hamasetle İslami mücadele yürütülemez. İslami mücadele somut bir gerçeğin adıdır. Hamaset-popülizm somut içerikten yoksun bir retorikten ibarettir. Yabancıların, ötekileştirilenlerin özgür olmalarını istemeyen bir özgürlük ve bağımsızlık anlayışı, içi boş, ideolojik soyut klişelerden oluşan hastalıklı bir anlayıştır.

Yabancıların, ötekileştirilenlerin, madunların özgürlüklerini/bağımsızlıklarını bütünüyle yok eden irade; özgürlük ve bağımsızlıktan söz edemez.

İtaat, sadakat kültürüne maruz kalanlar, özgürlüklerinden vaz geçmiş olurlar. Propoganda nesnesi haline getirilen, hamaset yoluyla şeyleştirilen troller’le, aparatçik’lerle bir toplum kurulamaz, bir mücadele yürütülemez..

İktibas dergisi/Hertaraf.com

ZehraZehra