SÖYLEŞİ
Giriş Tarihi : 16-03-2022 08:35   Güncelleme : 16-03-2022 08:35

Alptekin Dursunoğlu ile söyleşi: Türkiye'nin geleneksel İsrail politikası değişmedi...

Alptekin Dursunoğlu ile söyleşi: Türkiye'nin geleneksel İsrail politikası değişmedi...
Toplumsal Gazetesinden Uğurcan Yardımoğlu YDH Genel Yayın Yönetmeni Alptekin Dursunoğlu ile bir söyleşi yaptı.

O söyleşiyi Ekran Gazetesi okurları için alıntıladık...

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 2007 yılından bu yana Türkiye ile İsrail arasındaki en üst düzey ziyaret için 9 Mart 2022 tarihinde Ankara'ya geldi. Herzog, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile önce baş başa ardından heyetlerle birlikte görüşme yaptı. 2011’den bu yana gergin seyrettiği iddia edilen Türkiye-İsrail ilişkileri açısından bu ziyaret bir kırılma noktası olarak değerlendiriliyor. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini ‘düzeltmesi’nin arkasındaki hesabın enerji olduğunu ise Erdoğan açıkça söyledi. Bu ziyaretin ardından kısa bir süre sonra önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve ardından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez'in İsrail'e ziyaret gerçekleştireceğini açıklayan Erdoğan, 'Daha önce başlatılmış olan enerji konusundaki iş birliğini yeniden hayata geçirmek için bu bir fırsattır diye düşünüyorum.' ifadelerini kullandı.  

Yıllardır Filistin direnişine destek olduklarını dile getiren AKP’nin bir makas değişimine mi gitti yoksa zaten yüksek ticaret hacmiyle daima sıkı ilişkiler sürdürdüğü İsrail’le olan iş birliğini açığa mı çıkarıyor?  

Gazeteci-Yazar Alptekin Dursunoğlu Herzog ziyaretini ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin dünü bugünü ve yarınını konuştuk.

> İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un, Erdoğan ile görüşmesi, Türkiye’nin İsrail politikasında bir değişiklik olarak algılandı. Türkiye’nin Filistin direnişine yönelik tavrı değişiyor mu? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ziyareti doğru değerlendirmek için Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihine bir göz atmakta fayda var. Çünkü iki ülkenin ilişkilerinde AKP döneminin fark yaratan bir dönem olduğu söylenir, bunun yanıltıcı olduğunu anlamak için söz konusu tarihe bir göz atalım.

Hatırlanacağı üzere 12 Eylül döneminde de İsrail ile diplomatik ilişkiler ikinci katiplik seviyesine düşürülmüştü. Hatta bununla da yetinilmeyip ekonomik ilişkilerin de düzeyi düşürülmüştü. Bunun nedeni, 12 Eylül rejiminin yalnızlıktan kurtulmak, ekonomik sorunlarını aşabilmek için Araplara yakın bir görüntü vermek istemesidir. 12 Eylül döneminde Türkiye, Diyanet görevlilerinin dahi maaşını ödeyemeyecek durumdaydı, maaşları yurt dışındaki ‘Rabıtatu’l Alemu’l İslami’ örgütü ödemişti. Bu açıdan baktığımızda 12 Eylül rejiminin neden İsrail karşıtı bir görüntü vermek istediğini anlayabiliriz. Türkiye’nin ırkçı İsrail rejimiyle geleneksel ilişkileri değişmiyordu aslında, profil düşürme konjonktürle ilgili bir durumdu.

Türkiye-İsrail ilişkileri en başından beri zaten hep inişli çıkışlı olmuştur. Mesela Menderes döneminde ilişkiler derin; ama gizlidir. 1980’lerin ilk yarısında seviye düşürülmüş, Özal döneminde toparlanmış; 1990’ların ikinci yarısında ise Türkiye İsrail ilişkileri “stratejik ittifak” diye tanımlanacak kadar zirveye çıkarılmıştır. AKP’nin 2002’den 2011’e kadar olan döneminde 1990’larda kazanılan düzey korunurken, 2011’den sonra AKP’nin “Arap Baharı” hevesleri sebebiyle farklılaşmıştır. Ancak AKP’nin 2011 sonrası döneminde Türkiye İsrail ilişkilerindeki farklılaşma sadece şekilsel bir farklılaşmadır; öz olduğu gibi korunmuştur.

AKP’nin 2011 öncesi dönemde Türkiye geleneksel politikasını sürdürmüştür, yani ırkçı İsrail rejimiyle uyum söz konusudur. Hatta kimi bölgesel meselelerde ırkçı İsrail rejiminin yararına işler de yapılmıştır: Suriye-İsrail müzakerelerine ev sahipliği yapmak, Hamas’ı silahsızlandırmaya çalışmak gibi girişimler bu kabilden sayılabilir. Üstelik Hamas’ı silahsızlandırma çabası Türkiye’nin üst düzey devlet adamları tarafından da dillendirmiştir. Ancak 2011 İsrail ile ilişkilerde bir kırılma noktasıdır. Bunun nedeni de Arap Baharı’dır. Türkiye Arap Baharı’ndan yararlanarak Camp David düzenine karşı olan Arap devletlerinin yıkılması için çalıştı. Arap Birliği’nin dönem başkanlığını yapan Katar ile birlikte Camp David düzenine karşı çıkmaya yani İsrail’le normalleşmeye karşı çıkan Libya ve Suriye’de düzenleri devirmeye çalıştı.

Camp David düzenine karşı olan Arap ülkelerine karşı silahlı faaliyet yürütüldü. Dolayısıyla Suriye gibi Filistin direnişine her türlü desteği veren Camp David karşıtı bir ülkeye karşı konum alan Türkiye, Hamas’ı da Suriye’den çıkarmaya kendi safına çekmeye çalıştı. Burada amaç, Şam’ı yalnızlaştırmaktı. Çünkü Suriye’deki iç savaşta mezhepler kışkırtıldı. Din ve mezhep argümanları olağan üstü bir şekilde kullanıldı. Hamas’ın Sünni kimliğiyle Suriye’de bulunması ise bu savaşı kışkırtanların argümanına zarar veriyordu. Şam’ı Alevi-Şii söylemi ile yalnızlaştırmak ve düşmanlaştırmak için Hamas’ın oradan çıkarılması gerekiyordu. Türkiye ve Katar bu rolü üstlendi. Tabii Hamas’ı oradan çıkarabilmek için de bu iki ülke sözüm ona direniş yanlısı göründü.

Türkiye ve Katar’ın Hamas üzerine oynamasının bir nedeni de Hamas’ın da mensubu olduğu Müslüman Kardeşler örgütünün bölgedeki en örgütlü kesim olmasıdır. Müslüman Kardeşler örgütü, tarihsel süreç açısından 1920’lere dayanır. Dolayısıyla bölgedeki Müslüman Kardeşler tandanslı örgütlere verilen geniş destekle birlikte Hamas’ı da elde etmek için direniş yanlısı bir Türkiye imajı yaratıldı. Tabii bu oyunun başarılı olması için Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleneksel çizgide sürmesi mümkün değildi. Ayrıca daha öncesinde Türkiye ile İsrail’i karşı karşıya getiren somut olaylar da olmuştu. Zira Mavi Marmara gemisinde 10 Türk vatandaşı uluslararası sularda ırkçı İsrail rejimi tarafından öldürülmüştü.

Bu gelişmelerin tamamı üst üste okunduğunda neden Türkiye’nin İsrail karşıtı bir görüntü verdiği anlaşılabilir. Üstelik bu dönemde bölgedeki diğer Arap devletlerinin de Suriye iç savaşında rol alabilmek için, bir biçimde Filistin direnişiyle ‘ilgili’ görünmeye çalıştığını tespit ediyoruz.

Ancak bu süreç, 2015’te Suriye’de ABD başta olmak üzere dış güçlerin başarısız olmasıyla tıkandı. 2014’ten itibaren ‘Suriye devrimi Projesi’nin çöktüğünü görürüz. Buradaki en önemli olay, iç savaş kışkırtıcılarının Suriye devletini yıkmayı başarsalar bile yerine gelecek olanın radikal terör örgütleri olduğunu anlamalarıdır. ‘Suriye’nin Dostları’ grubunun, 12 Eylül 2014’te IŞİD Karşıtı Koalisyon’a dönüştüğünü hatırlayalım. Fakat Türkiye bunu hemen kabullenemedi. ABD’yi tekrar bölgeye geri getirmeye çalıştı. Aynı dönem; Türkiye ve Suudi Arabistan tarafından Suriye’ye karşı ‘İslam NATO’sunun da örgütlenmeye çalışıldığı dönemdir. Suudilerin Yemen savaşı 24 Mart 2015’te başladı. Bir ay sonra da İdlib düştü. İdlib’in düşmesi şu açıdan önemlidir, Türkiye Suudi Arabistan ve Katar, İdlib’in düşmesini sağlayarak, ABD’ye ‘Biz hala Suriye kentlerini alabilecek güce sahibiz, savaşa liderlik etmeye devam edersen Şam’ı da ele geçirebiliriz’ mesajını vermiştir.

Fakat 30 Eylül 2015’te Rusya’nın müdahalesiyle Suriye’yi devirme projesi tamamen çöktü. Türkiye bu gerçeği yaklaşık bir yıl sonra Aralık 2016’da kabullendi ve Astana formatına dahil olarak daha farklı bir siyasi çizgiye geçiş yaptı. Artık o kadar da ‘direniş yanlısı’ görünmek gerekmiyordu, İsrail rejimiyle ilişkiler yeniden geliştirilebilirdi. Ancak en azından zevahiri kurtarmak ve iç kamuoyuna bir gerekçe sunabilmek için Türkiye, Netenyahu’nun gidişini bekledi. Ancak gerçek şu ki; Netenyahu ile Naftali Bennett arasında bir fark yok. Yani ırkçı İsrail rejiminde hükümetler birbirine rahmet okutacak kadar ırkçıdır, orada demokratik bir seçenek yoktur. Ancak bunlar kamuoyu tarafından yeterince bilinmediği için hakikaten zevahiri kurtarmak mümkün olabiliyor. Bu arada Türkiye’nin Mısırla ve BAE ile ilişkilerini toparlamaya çalışması da aynı şekilde değerlendirilmelidir.

> Yani aslında Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri zannedildiği kadar ‘bozuk’ değildi...

Dün Erdoğan’ın Herzog ile yaptığı görüşmede ifade ettiği gibi, Türkiye’nin İsrail ile ticari ilişkilerinin hacmi pandemiye rağmen 8 buçuk milyar dolar olmuştur. Erdoğan bunu 10 milyar dolara çıkarma iradesini ortaya koydu. Bakın bu rakamların bize ne söylediğini anlayabilmek için bir örnek verelim: Suriye konusunda müttefik olarak değerlendirilen Rusya ile İran’ın ticaret hacmi 1.7 milyar dolardır. Düşünün; 80 milyonluk İran ile 144 milyonluk Rusya arasındaki ticaret hacmi 1.7 milyar dolar, 80 milyonluk Türkiye ile 6-7 milyonluk ırkçı İsrail rejimi arasındaki ticaret hacmi 8.5 milyar dolar. İşte ülkelerin arasındaki ilişkileri bu rakamların ifade ettiği karşılıklı bağımlılık belirler. Örneğin, İsrail rejimi Suriye’de istediği noktayı vurabiliyor ve Rusya buna sesini çıkaramıyor. Rusya, Suriye ile olan bağımlılığı, İsrail ile olan bağımlılığından yüksek düzeyde olsa buna sesini çıkarır. Türkiye’deki durumu da böyle değerlendirmek gerekir.

> Peki Türkiye’nin İsrail ile ilgili ‘değişen’ politikasına Filistinli siyasi özneler nasıl bakıyor?

Bilhassa direniş yanlısı gruplar Türkiye’nin tavrına şaşırmıyor. Türkiye’nin İsrail karşıtı tavrının iç kamuoyuna yönelik olduğunun farkındalar. Türkiye-İsrail ilişkilerinin iniş çıkışlı olduğunu biliyorlar. Filistin mücadelesine zerre kadar faydası olmadığını da biliyorlar bu iniş çıkışların…

Burada asıl şaşırması gereken örgüt ise Hamas’tır. Suriye iç savaşı sırasında aldıkları tavrı hatırlayalım. Türkiye’nin desteğiyle Hamas, İran ve Hizbullah’a Suriye devletini destekledikleri için “ahlak dersi” veriyordu. Ama şimdi Hamas, Şam’a tekrar yakınlaşabilmek için kırk takla atıyor. Hamas, Katar’da Halid Meşal yönetimindeyken İran’dan randevu bile alamıyordu. Ancak Hamas’ta da yönetimin ve politikanın değişmesi sonucu şu an İran ile ilişki kurabiliyor.

Hamas, Türkiye’nin kendisine yönelik ‘silah bırak’ çağrılarının sonuçlarını görüyor şu an. Ancak Türkiye’ye Herzog’un davet edilmesini eleştirdiklerini de görmüyoruz. Erdoğan sözüm ona Filistin yanlısı sözler söylediğinde alkışlayanlar, şimdi eleştirel iki kelime etmiyor. Dostlar alışverişte görsün misali Herzog protesto ediliyor. Herzog’u niye protesto ediyorlar anlamak mümkün değil, o davet edilmiş ve gelmiş. Protesto edilmesi gereken taraf, davet edilen değil davet edendir.

> Herzog’un Türkiye ziyareti Filistin direnişini etkiler mi?

Herzog’un Türkiye’ye gelişinin Hamas başta olmak üzere direniş yanlısı grupların faaliyetlerini etkilemesi muhtemel. Zaten uzun bir süredir, Türkiye’deki Filistinlilere yönelik sınırlamalar artmış durumda. Basına sızan haberlerden öğrendiğimize göre Hamas’ın Türkiye’deki faaliyetleri Herzog-Erdoğan görüşmesinde masaya konulmuş. Türkiye, şimdilik Hamas bürolarını doğrudan kapatmayabilir; ancak faaliyetlerine muhakkak sınırlama getirecektir. Nitekim Türkiye-İsrail ilişkilerinin sözde gergin olduğu dönemde bile bu sınırlamalar yapılmıştı. Netanyahu, Hamas liderlerinden Salih Aruri’nin Türkiye’den çıkarılmasını istedi ve Türkiye de onu çıkardı. Katar’a geçen Aruri, Suudi baskısıyla orada da barınamadı, en sonunda Lübnan’da Hizbullah’a sığındı. Yani İsrail rejimi, ilişkilerin en gergin olduğu söylenilen dönemde bile istediğini elde etti.

> Rusya-Ukrayna savaşı gündemde önemli bir yer işgal ediyor. Bu savaşın Filistin’e etkisi nedir? İsrail’in saldırgan politikalarını artırma şansı bulduğunu söyleyebilir miyiz?

Rusya-Ukrayna Savaşı, İsrail’e özel olarak bir manevra sahası açmadı. İsrail’in Filistin’e ve Suriye’ye yönelik saldırıları ırkçı rejiminin doğası gereği yürüttüğü rutin saldırılar… İsrail’in Rusya ile arasındaki modus vivendi durumu Ukrayna savaşını bir manevra alanına dönüştürmesini zorlaştırıyor. Ayrıca İsrail içerisinde çok sayıda Rus göçmeni de bulunuyor. Ki bu göçmenlerin Rusya ile bağlantıları var, ticari, ekonomik ve toplumsal ilişkileri sürüyor. Bu nedenlerden ötürü İsrail’in Rusya karşısında ABD tarzı bir karşıtlık lüksü yok; tıpkı Türkiye gibi ortada durmaya çalışıyor.

> Peki İsrail’in Ukrayna’daki Neo-Nazi çetelerine destek vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bakın, medyada Zelenski’nin Yahudi köklerine atıfta bulunularak Ukrayna’da Neo-Naziliğin yükselişi perdelenmek isteniyor. Irkçı İsrail rejiminin Ukrayna’daki Neonazi çetelere verdiği destek de insanları şaşırtıyor. Ben bunu ilginç bulmuyorum. Şöyle örnekleyeyim; ABD 2001’den beri dünyaya ‘radikal İslami terörizmi’ anlatıyor, sürekli El-Kaide diyor. Peki Amerikan silahlarının El-Kaide’nin bir kolu olan El-Nusra’da ne işi var? Ahrar-uş Şam'ın kurucusu Ebu Halid el-Suri, Usame Bin Laden’in yakın arkadaşı ve komutanı değil miydi? Ama bu örgütün elinde Amerikan TOW füzeleri var. Bu El-Kaide kökenli örgütler Suriye iç savaşında ABD ve İsrail tarafından desteklendi. Bu tip ülkeler çıkarları neyi gerektirirse onu yapıyor.

Suriye iç savaşı sırasında, El-Kaide kökenli bu örgütler Kuneytra’yı işgal etti. Bu kent, Suriye’nin güneyinde ve İsrail’in işgal altında tuttuğu topraklarla sınırda yer alıyor. İsrail orada, teröristlerin tedavisi için sahra hastaneleri kurdu, Netenyahu onları ziyarete bile gitti. Bu durumda İsrail’in Neonazilere yardım etmesini garipsememek gerekiyor. Dünyaya düşman olarak tanıttıkları radikal dinci terör örgütlerine destek olanlar, Neonazilere de yardım eder, bunda şaşırtıcı bir şey yok.

Bakın Afganistan’da Sovyetlere karşı savaşanlar mücahit olarak adlandırıldı. Aynı adamlar ABD’ye karşı savaşmaya başlayınca ‘terörist’ oldu. ABD, İsrail gibi ülkeler çıkarları gerektirdiğinde aynı adamlara farklı isimler takarlar. Dün mücahit dediklerine bugün terörist derler, terörist olarak adlandırdıklarını da destekleyip silahlandırabilirler.


*Bu söyleşi, Toplumsal gazetesinin 27'inci sayısında yayımlanmıştır. 

ZehraZehra