ANALİZ
Giriş Tarihi : 26-02-2022 08:58   Güncelleme : 26-02-2022 08:58

Ümit Aktaş Yazdı: İslamcılık Tartışmaları -1

Ümit Aktaş Yazdı: İslamcılık Tartışmaları -1

Ümit Aktaş Farlı Bakış'ta "İslamcılık Tartışmaları -1" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Ebu Hanife’nin iktidara karşı verdiği toplumsal güçlerin inisiyatifini elde tutma mücadelesi, Mutezilenin akılcılığı, filozofların düşünsel çabaları, İbn Haldun ve İbn Rüşd gibi bireysel gayretlerin geldiği ve tıkandığı noktalardan itibaren İslam dünyası derin bir sükûta gömülecektir. Bu sükûtu aşma çabasına, yani İttihadı İslam’a ve akabindeki İslamcılığa duyulan ihtiyaç, temelde bu koşulları ortadan kaldırmakla ilgilidir. Dahası ise sömürgecilerle, istibdatla ve şer güçlerle boğuşmanın ya da İslam dünyasıyla Batı dünyası arasında açılan mesafenin baskısıyla düşünmek, konuşmak, eylemek ve hatta savaşmak gibi çoklu görevlerin karmaşası altında sürdürülen umarsız bir mücadeledir.

İslam dünyasında toplumun elinden kaçırdığı ilk inisiyatiftir siyaset, dolayısıyla da iktidardı ve ilk bakışla da işe oradan başlamak gerekmekteydi. Çünkü ne yapmaya kalkışılsa, önü yerli ya da yabancı egemenler tarafından kesilmekte, dahası yapılanlar yasadışı olarak ilan edilmekte, bir suç muamelesi görmekte ve hatta terörize edilmekteydi. İttihad-ı İslam’la İslamcılık arasındaki kayma da, doğrudan bu olgunun zoruyla ilgiliydi. Eşzamanlı birçok çabadan söz edilebilirdi belki.  Ama bunların giderek iktidarların etkisi altına girmesi, çabaların birleştirilmesi ve özgürleşmeye karşı bağımsızlığın öne alınmasıyla da ilgilidir. Bu ise sorunu ister istemez yalnızca bir iktidar sorunu haline getirmekte, sair meseleler ikincilleştirilmekteydi.

İslamcılığın suçlandığı temel mesele, siyasetin işte bu koşullardaki aşırı belirleyiciliğidir. Çünkü o zamana değin siyasal uğraş toplumsal kesimlerin elinden alınmış; dinî kesimler ise fıkıh, kelam gibi büyük ölçüde iktidarlara hizmet sunan ve onları meşrulaştıran yanal alanlarda istihdam edilmişti. İktidarlar ise gücün ve çıkarın yoğunlaştığı merkezler haline gelmiş, temel yükümlülükleri olan hak ve adaletin sağlanmasından ise uzaklaşmışlardı. Dolayısıyla iktidar kirli bir şeydi (kirletilmişti).ve dindarların bununla uğraşması, onları da kirletirdi (!) Siyaset ise daha çok askeri güçlerin inisiyatifindeydi ve siyasetnamelerin geldiği nokta, büyük ölçüde güç yoluyla iktidara el koymaktan ibaretti. Halk içinse siyaset yasaklı bir alandı ve günümüzde de bu koşul çok da değişmiş değil.

Aristo’dan beri bilmekteyiz ki insan, siyasal bir canlıdır. Peki, siyaset, yani insanın olmazsa olmaz hususiyetlerinden biri, nasıl olurdu da insana yasaklı kılınabilirdi. Tam da burada mesele özgürlük sorununa gelmektedir. Zira siyasal uğraş için önce özgür olunması gerekmekte. Ama burada da kelami tartışmaların tortusu önünüze yığılmaktadır: İnsan özgür bir varlık mıdır? Onun kulluğu itaate koşullu, davranışları yazgıya tâbi değil midir? Veya eski Yunan siyasetinde de olduğu gibi, siyaset ancak toplumsal seçkinlerin, “özgür” ve mülk sahibi erkeklerin işidir; diğerleri ise köleler, reaya veya kadınlar gibi siyasa dışı unsurlardır. O zaman ise yüzyıllardır baskılanmış olan toplumsal enerji, kendisini ifade edebilmek (özgürleşmek) için önündeki en bariz bariyer olan siyasete yönelmekteydi.

Sömürgecilikle boğuşmakta olan İslam dünyasında, İslamcıları siyasete çağıran asıl amil ise bu sorunun defiydi ve bu durum (sömürgecilikle mücadele) mevcut iktidarların baş edemediği dolayısıyla da toplumsal güçlerin harekete geçirilmesi konusunda da inisiyatifini yitirdiği bir aciliyete binaendi. İslamcılık işte bu koşullarda aktörleşen toplumsal kesimlerin kendiliğinden ideolojisiydi. Haklarını isteme konusunda mahcuplaştırılmış toplumsal kesimlerin ellerindeki yegâne pankartın üzerinde ise doğal olarak “şeriat isteriz,” yani “elimizden alınmış olan hukukumuzu isteriz,” yazmaktaydı. Bağımsızlık için sömürgeciliğin işgalinden kurtulmak ön şart ise de, daha da önemli bir koşul olan özgürleşme içinse fikir, tartışma ve düşünme mecburiyetleri bakışları ister istemez tarihe, kitaba ve ilme çevirmekteydi. Kitap (Kuran); atlanılmış, tartışılmamış olan satırları anlaşılarak yeniden okunmalı, toplumu bu meflûç hale getiren tarihsel çizgilerin eğrilikleri oradan itibaren doğrultulabilmeliydi. Bu ise birincisinden daha zorlu ama zorunlu bir koşuldu.

İslam dünyasının ekseriyeti ise en salim yol olarak yüzyılların alışkanlığını, yani savunmacı bir içe kapanmayı yeğlerken, diğer bir kesimi, kurtuluş için bu zahmetli çabaya girişmektense, doğrudan Batı dünyasına teslimiyeti yeğlemekteydi. İslamcılık ise işte bu koşullarda, sağa ve sola, doğuya ya da batıya savrulan bakışlar ve anlayışlar arasında bir “ara yol,” bir irfan (aydınlanma) çığırı açma çabası içerisindeydi. Ama bunun için salt eldeki verilerle de yetinmemekte, onca şikâyet edilen Batı’nın düşüncelerinden, oranın ışığından da yararlanmaya çalışmaktaydı.

Dolayısıyla İslamcılık doğrudan salt bir siyasal akım, yani “siyasal İslam” anlamına gelmemekteydi. Kaynağa dönüş, okuma, anlama, yorumlama, arınma, yenilenme, toplumsallaşma, özgürleşme gibi birçok faaliyet iç içeydi ve hiçbiri ihmale gelmezdi. Kuşkusuz ki bu sorunları gündemleştirmek bile doğrudan siyasetle hemhal olmak anlamına gelmekteydi. Ama orada da kalınmamaktaydı. Zira bu çığırın açılmasında ve İslamcılığın bu tür bir sorumluluğu üstlenmesindeki belki de en meşrulaştırıcı etken ve koşul, Batı dünyasıyla hesaplaşılmasıydı. Meşrulaştırıcıydı çünkü ardı ardına gelen yenilgiler sonrası tutucu ve yetkeci çevrelerin bunlara itiraz güçleri kalmamıştı. Hesaplaşılmalıydı çünkü Batı dünyası birçok açıdan gelişme kaydetmişti ve bu, iktidar çevrelerinin gördükleri gibi sadece askeri yenilgilerle sınırlandırılabilecek bir mesele değildi. Hesaplaşmak ise tıpkı kaynağa dönüş hareketinde de olduğu gibi özünde olumlu bir faaliyet olabilmeliydi. Yoksa kaynağa giden ve orada kalan Selefiler ya da Batı’ya giden ve orada kalan Batıcılar gibi olmakla yetinmek, son tahlilde sorunu çözmüyor, biçimselleştirmekle yetiniyordu.

O nedenle İslamcılığı öncelikle tepkin ya da Selefi akımlardan ayırmakla onu anlamaya başlanmalı; bu bir. İkincisi ise yine İslamcılığı hınca dayalı, araçsal, iktidara koşullu, faşist ya da despotik modellerle eşitleyerek karalamakla işin içinden çıkılabileceği zannından uzak durulmalı. Üçüncüsü ise İslamcılığı “cihadizm” gibi ikinci bir “izm”le de etiketleyerek terörize etme kolaycılığından, alışkanlığından ve fırsatçılığından kurtulunmalı. Çünkü bu, ne doğru ne de dürüst bir davranış. Buna yol açan ise pespaye bir konjonktürel fırsatçılıktan başka bir şey değil. Sonuncusu ise İslamcılığı biçimsel bir Batı karşıtlığıyla etiketleyerek uygarlık ve insanlık dışı bir akım gibi görme abesliğini bir kenara koyarak, süreç içerisinde sömürgeciliğe karşı verilen mücadelenin siyasal dilinin zorunlu kıldığı çatışma dilini onun ontolojisine aitmiş gibi öne sürmekten de vazgeçilmelidir. Sözgelimi “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ifadesinin anlamı bundan başka nedir ki? Oysa bu milletin “İstiklâl Marşı”nı yazmış olan Âkif’in kütüphanesinde Abduh ile Pastör’ün resimleri yan yanadır. Onun poetikası ise geleneğe dayandığı kadar, oldukça da modern bir poetikadır. Dili sadedir, toplumsal sorunları ve duyarlılıkları dikkate almaktadır, iktidara karşı eleştirelliği belli bir dünya görüşüne de dayanmaktadır… Ve onun “istiklâl” aşkı kadar şiirini de besleyen Mevlana, Namık Kemal, Muallim Naci, Abdülhak Hâmid… olduğu kadar, Homeros, Victor Hugo, Alphonse de Lamartine…dir. Aliya, Şeriati, Muhammed İkbal, Malik bin Nebi gibi önemli İslamcıların atıflarına da bir göz attığımızda, onlarda da benzeri bir denge ile karşılaşırız.

Aliya’nın oldukça güzel bir sözü var: “İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; yeryüzündeki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası uğrunda yaşanmaya değer olan her şeyin adıdır.” Tabi ki bunlar salt verili değerler olmayıp, elde edilmesi ve tutulması gereken değerlerdir. Ve bu değerlerin yalnızca İslam dünyasına ait olması da şart değil. Allah’ın arzındaki her türlü güzellik, iyilik ve olumluluk, Müslümanların elde etmeleri ve saygı duymaları gereken değerlerdir. Ve Aliya, “tarihte hiçbir hakiki ve özgün İslami hareket yoktur ki aynı zamanda siyasi bir hareket de olmasın. Bunun arkasındaki sebep İslam’ın hayatın bütün yönlerini kapsayan bir yaşama biçimi olmasıdır” derken, aslında bu, tüm insani faaliyetler için de söylenebilir. Çünkü insan, özünde “siyasal bir canlıdır.”

Hal böyleyken Müslümanlardan veya herhangi bir toplumsal kesimden siyasetin dışında durmasını beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır ve bu koşul, ancak tiranlıklara özgü bir aymazlıktır. Bunu, yani siyasetin vazgeçilmez bir uğraş alanı olduğunu söylediğimiz noktada kavram ideolojikleşmekte ve İslamcılığa doğru kaymakta. Zira uyumlu dindarlar siyasetle uğraşmayacaklarına göre, bunu yapanlar ancak dini ideolojikleştirenler, yani İslamcılardır. Burada ise söz dönüp dolaşıp Kemalizm’e ve laik cumhuriyete, bunun sınır(lılık)larına gelmekte. İslamcılığa, siyasal İslam’a, dinin siyasete alet edilmesine dair bir yığın klişeleşmiş dayatma, toplumun büyük bir bölümünü siyasetin dışında tutarak, kendi siyasal konforlarının hazzını yaşamak isteyenlerin ellerindeki pankartlara dönüşmektedir. Cumhuriyetin makine ayarlarına dönmesine dair çağrılar, her şeyden önce bu seçkinci sistemin konforunu korumaya dairdir. Bu konforu bozan en önemli amil ise İslamcıların eleştirileri, siyasala müdahil olmaları ve dolayısıyla da siyaseti toplumsal katılıma açan bir işlevi üstlenmiş olmalarıdır. Oraya kadar kendi sınırlılıkları içerisinde sürdürülen otoriter cumhuriyetçiliğin oyunu, o noktadan sonra bozularak, cumhuriyetten demokrasiye doğru fiili bir evriliş yaşanmıştır çünkü.

Şurası ise hiç unutulmamalı: Bu ülkeye cumhuriyeti olduğu kadar (Birinci Meclisteki etkinlikler), demokrasiyi (çoğulculuğu) de (Millî Görüş’ün yetmişli seksenli, doksanlı yıllarındaki mücadeleleri), büyük ölçüde İslamcıların fiili gayretleri getirmiştir. Başörtüsü mücadelesi bir hak ve hukuk mücadelesi olduğu kadar bir “tanınma” ve dolayısıyla da siyasal bir mücadeledir. Onlarca ve hatta yüzlerce yıl baskılarla evlerinde tutulmuş kadınların toplumsal olduğu kadar siyasal haklarının, siyasete olduğu kadar her türlü toplumsal faaliyete de katılımlarının mücadelesidir. Laiklik ya da Atatürk milliyetçiliği gibi büyük kitleleri siyasetin dışında tutmak için bir bariyer olarak kullanılan “Cumhuriyet”in “değerler”i ise, esasında seçkin bir sınıfın imtiyazları olmaktan öteye bir anlama sahip değildir. Bu sözüm ona değerleri ikide birde kafamıza kakmaktan bıkıp usanmayanların dünya anayasalarından, laikliğin uygulamalarından, dahası demokrasinin anlamından bihaber olmaları ya da “mış gibi yapmaları” ise başka bir mevzu. Zira laikliği gerçekten önemseyenlerin ilk yapmaları gereken, Diyanet İşleri Başkanlığını kaldırmak ya da özerkleştirmek; laik bir devlet içerisindeki ayrıcalıklı din ve mezhep uygulamasına son vermek olmalı değil mi? Bu özünde Bizantinist modelin, dinle devlet ayrılığı daha doğrusu devletin tüm dinlere eşit mesafede olması anlamına gelen laisizmle, Osmanlının dini faaliyetleri devlete tâbi kılan uygulamasının ötesinde, nasıl bir ilişkisi olabilirdi ki? 

Bundan ötesi ise faşizmi topluma cumhuriyet olarak sunan ama demokrasi söylemlerinden de vazgeçmeyen bir “şark kurnazlığı”dır. Batı’daki yeni demokrasi teorisi tartışmalarından bihaber bu kurnazlık, aslında sadece dışlayıcı Fransız laikliğinin peşindedir çünkü. Oysa Ernesto Laclau ve Chantall Mouffe gibi siyaset düşünürleri, bir yandan faşist kuramcı Carl Schmitt’i eleştirirken,  öte yandan ise laikliğin cemaatlerin (dindar grupların) siyasete katılımını önleyici bir işlev görmesini de eleştirmektedirler. Siyasete katılımın bu tip zorlayıcı bahanelerle önlenmesini, siyasetin çoğulculaştırılarak demokratikleşmesini engelleyen bir bariyer olarak kullanılmasını eleştirirken, cumhuriyet ve demokrasi arasındaki o ince ayrıma da dikkat çekmektedirler.

Bu ayrımı, dolayısıyla da demokrasiyi ve katılımı pek de umursamayanlar ise sözü Türkiye’nin kendine özgü şartlarına getirmektedir. Cari ırkçılıklarının seçkinci pozisyonu ve aydınlanma değerlerine olan bağlılığı bahsine girilmeyen, “bu yobazların önü açılırsa başımıza neler geleceği” bahsine yani. Laikliğin öneminden dem vurulacak, Atatürk’ün militarizminin ve otokratlığının ilericiliği minnetle anılacaktır. Bu “ilerici”liğin, Osmanlının son döneminde belli bir kıvama gelmiş olan İslamcılığı, ilahiyat mekteplerini ve genel olarak dinî mektepleri ve hatta tasavvufun olumlu biçimlerini bile yasaklayarak veya baskılayarak, dindar kitleleri merdivenaltı eğitimlerin ve “cahil” hocaların elinde bıraktığı ise ayrı bir mesele. Tabi fetişizm bahsi de atlanarak “halaskâr”ın yurdu tek başına nasıl kurtardığına, yobazların iplerde nasıl sallandırıldığına dair ilerici devrim hikâyeleri ise bahsi diğer…

ZehraZehra