ANALİZ
Giriş Tarihi : 27-12-2021 18:18   Güncelleme : 27-12-2021 18:18

İslam Özkan Yazdı: Berlin Duvarı, Riyad’da Yıkıldı

İslam Özkan Yazdı: Berlin Duvarı, Riyad’da Yıkıldı

İslam Özkan, politikyol.com’da “Berlin Duvarı, Riyad’da yıkıldı” başlıklı bir yazı kaleme aldı. 

İşte o yazı: 

Batı’daki egemen liberal seçkinlerin bakış açısından ekonomik ve sosyal bölünmeyi anlamanın belki de en iyi yollarından biri ona mercek, kameralar veya “filtreler” aracılığıyla yaklaşmak.

Sanki birdenbire tüm renklerin sustuğu bir dünyaya girmişim gibi, o ıssız yerin ne kadar bunaltıcı ve üzücü olduğunu gördüğümde dehşete düştüm.

Barack Obama-2009 yılında Suudi Arabistan’a yaptığı ilk ziyareti “Vaat Edilen Topraklar” kitabında anlatıyor.

Gri dükkânımız bir gecede birdenbire bir renk cümbüşüne dönüştü

Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla ilgili Alman filminden bir sahne

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sekiz ay sonra özellikle Haziran 1990’da Almanya’nın başkenti Berlin, “The Wall, Straight from Berlin” adlı büyük bir müzik festivaline sahne oldu. Festival, bir yandan Duvar’ın yıkılışının kutlanması, diğer yandan komünist blokun bir domino taşı gibi artarda düşmesinin ardından Almanya ve aslında tüm Doğu Avrupa’nın tarihinde yeni bir aşamanın başlangıcının kabulüydü.

Batı’daki egemen liberal seçkinlerin bakış açısından ekonomik ve sosyal bölünmeyi anlamanın belki de en iyi yollarından biri ona mercek, kameralar veya “filtreler” aracılığıyla yaklaşmak. Ve burada Arap okuyucu ne demek istediğimizi anlamaya diğerlerinden daha yatkındır. Batılı bir filmde bir Arap şehri gördüğünüzde, güneş tutulması olur ve tüm renkler koyu siyah olma eğilimindedir. Sorun, bizim güneşimizin dünyanın geri kalanının güneşiyle aynı olmaması değil, Batılı oryantalist merceğin kendi izleyicinin algısında, dünyasının renklerinin estetiği ve diğer dünya renklerinin filtreyle yaratılmış kasveti ve arasındaki zıtlığı renkle vurgulamak istemesinden kaynaklanmaktadır.

Nihayetinde Batı tasavvurunun kendini ışıkla resmedebilmesi için buna uygun bir karanlık yaratması ve karanlığı yarattığında da bir “kurtarıcı” ışık olması gerekir.

Nihayetinde Batı tasavvurunun kendini ışıkla resmedebilmesi için buna uygun bir karanlık yaratması ve karanlığı yarattığında da bir “kurtarıcı” ışık olması gerekir. Burada belirtmek gerekir ki insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar dünyanın bir ucundan diğer ucuna yıkım ve sömürgecilik ateşini yakan ve tutuşturan “ışık” ve “ışıklardan” nesnel bir şekilde bahsediyoruz.

Dolayısıyla o yıllarda yapılmış olan Duvar Festivali, komünizmin “karanlığının” hüküm sürdüğü Avrupa kıtasının doğusuna renklerin gelişinin bir simgesiydi. Ve buradaki renkler sadece hayal gücü değil, ticari reklamların parlak ışıkları “McDonald’s”ın altın kemerleri ile “Coca-Cola”nın kırmızısı arasına neşeyi yerleştirecek kapitalist şirketlerin markalarının gelişinin bir yansımasını da temsil ediyor. Biraz da mutluluk ve rahatlığın sembolü gibi algılanan yüksek sesleri de eklediğinizde tablo tamam oluyor. Bu ikilik, “Lenin’e Veda” başlıklı Alman filmlerinden biri tarafından ustalıkla tersine çevrildi (izlerken, Arap puşisinin bu ikilik içindeki yerine dikkat edin).

RİYAD DUVARI YIKILDI, RENKLER GELDİ!

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad, geçtiğimiz haftalarda ilk kez “Middle Beast” adı altında uluslararası bir müzik festivaline sahne oldu. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında, gözlemcinin her iki olguyu değerlendirmek için Batı medyasının merceğini emanet olarak aldığında, Berlin Duvarı Festivali ile günümüzde yapılmakta olan Riyad Festivali arasındaki benzer yönleri görmezden gelemez.

Bloomberg muhabiri festivali haberleştirirken açıklık ve kapalılık arasında tekrar eden ikilem içinde S. Arabistan’da meydana gelen dönüşümü ele alıyor. Dans sahneleri ve yanıp sönen ışıkların renkleri niteliksel ve tarihsel bir değişimle birlikte burada tam olarak bir “meseleye” dönüşüyor.

Doğu Avrupa’da olanlar, Suudi Arabistan’da bir nesil Arap genç üzerinde tasarlanarak Riyad’da yaşanıyor. Suudi kimliğinin özü olan şeyden yani küreselleşme, kültürel ve ekonomik yabancılaşmadan başka sığınacak bir şey yok.

Kendisinden önce gelen, ana karakteristiği devletin dini hegemonyası olan bir aşamadan alternatif bir modele geçişten bahsediyoruz. Alternatif, eğlencenin, gençliğin dansının, tüketimin ve devletin buna gösterdiği özenin tezahürlerinden ve renklerinden başka bir şey değil.

Batılı kapitalist kültür propagandasının içeriğiyle kesişen boyutu şu: Sosyal değişimin ve Batı’ya siyasi ve ekonomik açıdan yanaşmanın sonucu bu “hoş” yaşam tarzı ve lüksten payını almaktı;  nitekim Berlin’de ve renkli devrimlerde olan buydu. Doğu Avrupa’da olanlar bugün Suudi Arabistan’da bir nesil Arap genç erkek ve kadınlar üzerinde denenerek ve dizayn edilerek Riyad’da yaşanıyor.

Cezayir’in Arap Kupası’nı kazanma kutlamaları sırasında en önde gelen Suudi Twitter hesaplarından biri, Cezayir’de “uluslararası restoran markaları” olmadığı yönünde Arapların Cezayir’e duyduğu sevgi duygularını azaltmaya çalışan bir yorum yaptı.

Bu twitter hesabı, (Cezayir gibi-çev) özgürleştirici, bağımsız, şehitlerin kanları, tarihsel öznellik gibi değerler üzerine kurulu bir Arap ülkesiyle rekabet için yeni Suudi kimliğinin özü olan şeyi yani küreselleşme, kültürel ve ekonomik yabancılaşmadan başka sığınacak bir şey bulamıyor.

Parlak renkli bir ceket giyen prens, festivale dair sevincini sahnedeki en önemli “yıldızlar” ile arasındaki kültürel benzerliği ve her gösteriden sonra nasıl gözyaşlarına boğulduğunu anlatmakta.

Bloomberg raporuna yeniden dönersek, Suudi prenslerinden biri -adını haberde falan filan olarak yazsa da gerçekte onun “genç prens” olduğunu belirtmekte fayda var – kendisini “Saudi entrepreneur” (Suudi girişimci) olarak tanımlıyor. Parlak renkli bir ceket giyen prens, festivale dair sevincini sahnedeki en önemli “yıldızlar” ile arasındaki kültürel benzerliği ve her gösteriden sonra nasıl gözyaşlarına boğulduğunu anlatmakta. 

ÖNCEKİ “FİLTRE”

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Vehhabiliği neden desteklediğini anlatırken bunun önceki kral amcalarının Sovyetler Birliği ile mücadelelerinde Amerikalılara bir hizmet olduğunu söylüyor. Bu sözlerden “sahve/sahwa/uyanış” olarak nitelenen hareketin temel direklerinden birinin toplumsal muhafazakârlığın vesayet ve sopası ile mezhepçi fanatizmi seferber etmek olduğunu anlıyoruz.

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Vehhabiliği neden desteklediğini anlatırken bunun önceki kral amcalarının Sovyetler Birliği ile mücadelelerinde Amerikalılara bir hizmet olduğunu söylüyor.

Buradaki önemli nokta, “o dünyaya renklerin gelişinden” önceki aşamanın radikal anlamda farklı bir modeli, yani Doğu ve Batı Almanya ile kıyaslamak için yapısal bir ideolojik karşıtlığı temsil etmediğidir. S. Arabistan, Batı medyasının papağan gibi tekrarladığı şekilde “kapalı” ekonomik ve hatta sosyal modeli temsil etmemekte. Ekonomik açıdan dışa açılma, Muhammed bin Selman dönemiyle başlamadı, aksine on yıllar önce geldi. Diğeri ise, bu sözde “filtrenin” insanların kendilerini temsil etmelerinin bir yansıması olmadığı, kendi içinde zorlayıcı ve hatta Suudi yönetici sınıfıyla aynı çıkarlara sahip ABD lehine çalıştığıdır.

S.Arabistan, Batı medyasının papağan gibi tekrarladığı şekilde “kapalı” ekonomik ve hatta sosyal modeli temsil etmemekte. Ekonomik açıdan dışa açılma, Muhammed bin Selman dönemiyle başlamadı, aksine on yıllar önce geldi.

Bugün veliaht prensin meşruiyetinin tamamı, içerdeki izleyicilerinden çok kendisini Batı’ya şirin gösterme girişimi olarak neoliberal şatafatlı renk cümbüşüne dayanıyor. Sosyal ve kültürel açıdan bile, eğlence salonlarını dolduran Suudi genç seyircisi birdenbire ortaya çıkmadı, aksine devletin Batı kültürüyle köprü kuran ve onu besleyen yardımcı medya ajanslarının formüle edilmesinin bir sonucudur. Tanık olduğum metamorfoz “MBC TV Kanalı” ile başlamayan, “er-Racul[2]” ve “Women” dergileri ile bitmeyen dev medya kuruluşları aracılığıyla, küreselleşmeye kapıları açan bir şeydi.

Suudi Arabistan Krallığı’ndaki en azından doksanların başından itibaren dini kimliğin ağırlığı ile Suudi tarzı liberalizm arasındaki rekabetle ortaya çıkan dönüşüm, liberalizmin zaferi ve Muhammed bin Salman’ın onun kahramanı olmasıyla sona erdi. Bu nedenle bugün bile, geleneklere, göreneklere ve dine düşman kültürel tezahürler ile yeni Suudi kimliğinin teşvik edilmesi, hatta tercih edilmesi arasındaki modası geçmiş ahlaki tartışma devam ediyor. Veliaht Prens’in otoritesine karşı çeşitli nedenlerle muhalefet noktasında birleşmelerine rağmen, Suudi Arabistan toplumunun kimliği ve yaşam tarzının ne olması gerektiği yönündeki tartışmalarda Suudi vatandaşları arasındaki şiddetli bir kutuplaşma ve uçurumda açıkça görülen şeydir bu.

Suudi Arabistan Krallığı’ndaki en azından doksanların başından itibaren dini kimliğin ağırlığı ile Suudi tarzı liberalizm arasındaki rekabetin dönüşümü, liberalizmin zaferi ve Muhammed bin Salman’ın onun kahramanı olmasıyla sona erdi.

Bu kutuplaşma içinde yer alan pek çok kişi, Suudi Arabistan’da olup bitenlerdeki temel sorunun -ahlaki tepki dışında- bir Suudi akademisyenin “küreselleşmenin meşruiyeti” olarak adlandırdığı ikilem olduğunu görmezden geliyor. Almanya meselesine geri dönersek, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra bile bu ülkenin Batı bağlamı ve konumu dikkate alındığında, bugün Avrupa’nın en büyük ekonomisi olarak dayandığı model, sanayiye ve kendi kendine yeterliliğin yanında, kültürel güç ve üretimde bilgiye ve diğer boyutlara dayanmaktadır. Suudi Arabistan’ın bugün dayandığı temel dayanak bu değil. Aksine, bugün veliaht prensin meşruiyetinin büyük kısmı neo-liberal şatafatlı renklere dayanıyor ve içerdeki halkı için değil, Batı için kendisini reforme etme girişimidir. Oysa Suudi Arabistan’daki mevcut yönetici sınıf herhangi bir öz ve bağımsız meşruiyet yaratmayı başaramadı, çünkü tüm bu gürültü ekonomik bir dönüşüm kriziyle katmerlenen bir meşruiyet krizi bıraktı.

Oysa Suudi Arabistan’daki mevcut yönetici sınıf herhangi bir öz ve bağımsız meşruiyet yaratmayı başaramadı, çünkü tüm bu gürültü ekonomik bir dönüşüm kriziyle katmerlenen bir meşruiyet krizi bıraktı.

Uzun bir süre önce yaşamış bir kral varmış. Ülkenin birinde bu kral, giyim kuşama oldukça düşkünmüş. Dünyanın her yerinden kıyafet tasarlaması için tasarımcılar getiriyor ve sarayının balkonunda sıcak alkışlar arasında bu elbiseleri halkına göstermek istiyormuş.  Ve bir gün, uzak bir ülkeden bir tasarımcı gelerek kralın çıplak bir adam gibi görüneceği şeffaf bir elbise tasarlamış. Ve krala, sihirli çizgilerden dokunmuş olan bu elbiseyi sadece zevk sahibi, zeki insanların görebileceğini söylemiş. Kral balkona, kendisini çıplak gören halkının karşısına çıkınca halk, cezalandırılma korkusuyla kahkahasını zor zaptetmiş ve tam da bu nedenle kralı alkışlayamamış!

[1] Lübnan Al-Ahbar gazetesi yazarı Musa es Sade’nin söz konusu gazetede yayımlanmış yazısının tercümesidir: https://www.al-akhbar.com/Opinion/326784/ميدل-بيست-جدار-برلين-يسقط-في-الرياض

[2] Erkekler (edt. Notu).