ANALİZ
Giriş Tarihi : 04-11-2021 13:34   Güncelleme : 08-11-2021 14:25

Fehmi Koru Cumhurbaşkanı Erdoğan İçin Çıkan Ölüm Dedikoduları Üzerine Yazdı:

Fehmi Koru Cumhurbaşkanı Erdoğan İçin Çıkan Ölüm Dedikoduları Üzerine Yazdı:

Fehmi Koru Cumhurbaşkanı Erdoğan İçin Çıkan Ölüm Dedikoduları Üzerine kişisel sitesi fehmikoru.com'da  "Ölümden medet umulur mu? Gördük, bizim ülkemizde umanlar varmış…" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Yaş ilerleyince hastalıklar kaçınılmaz oluyor; bir gün geliyor, insanlar ölüyor…

Ölüm için sıra yok; yaşlılar daha da yaşlanabiliyor da, gençlerden sırasını beklemeyenler de çok.

Her yaştan insanı bağrında barındıran kabristanlar görüş değiştirmeye zorlamak için ölümün sırayla olduğu iddiasında olanların ziyaretini bekliyor.

Şu yakınlarda beni terk etmeye direnen bir rahatsızlığım oldu; öksürerek tıksırarak bir aydan fazla bir süre geçirdim. Ciğerim etkilendi, ağır bir antibiyotik tedavisi geçirmem gerekti. 20 günden fazla bir süre her gece yatağım yerine bir koltukta uyudum, buna uyumak denebilirse; yatay duruma geçtiğimde öksürük nöbeti beni esir alıyor, yeri göğü inlettiriyordu çünkü.

Geçen hafta ise bir yakınımı kaybettim. Benden daha genç bir yakınımı. Cenazesi için İzmir’e gittiğimde daha önce toprağa verdiğimiz yakınlarımızın yattığı kabristanda yer kalmadığı için her zamankinden farklı bir yerde açılmış yeni bir kabristan seçildi. Onu toprağa verirken gözlerimle mezar taşlarını denetledim. Gençler mi daha çok, yaşlılar mı merakıyla…

Her yaştan insanlarla doluydu kabristan.

Yeni kabristandaki cenazeleri bıraktığımız mezarlar beton yükseltiler halinde olduğu için gözüme tuhaf göründüler. Kentler kalabalıklaştığı, bu yüzden ölümler artıp kabir ihtiyacı fazlalaştığı için bu yola başvurulmuş. Ölenin bir yakını daha hayatını kaybettiğinde o da aynı mezar yerine gömülüyormuş…

Sırası henüz gelmeden kaybettiğimiz yakınımın cenazesine -ve oradan da kabristana- çok kalabalık bir sevenler grubu gelmişti.

Ne yalan söyleyeyim, sevenlerinin kalabalığına gıpta ettim.

Ölümünden sonra bile sevilmeye devam etmek önemli.

Korona salgınının kapanma günlerinde yaşanan tedirginlik yüzünden pek çok insan öldü ve sadece en yakın aile fertleri tarafından uğurlanabildi. Yakınlık halkası zayıfladıkça uğurlamaya gelenler uzakta tutuldular.

Pek çok insan o dönemde öldü ve arkasından ağlayan bile olamadı.

Hatırlanacaktır; bir ara İstanbul’un şehir merkezindeki kabristanın alnına “Her nefis ölümü tadacaktır” yazılması tartışılmıştı. Birileri ayet de olan o veciz ibareyi ürkütücü bulmuşlardı. 

Ürkütücü mü? Hayatın hiç inkar edilemeyecek gerçeği gerçekten ürkütücü sayılabilir mi?

İnsanoğlu ölümlü olarak yaratılmış; dünyaya geldiği ilk günden beri -başlarda kendisi bilmese bile- o ölümsüz gerçek her insan için geçerli.

Hz. Ömer’in nasihat etmesini isteyen birine verdiği cevaba bakın: “Sana nasihat olarak ölüm yeter.”

Bu söz ölüye değil yaşayan birine söyleniyor.

Hiç ölmeyecekmiş gibi mi yaşamalı insan, yoksa yarın ölecekmiş gibi mi?

Filozoflar kadar dinli-dinsiz insanlar da bir zaman gelir bu soru üzerinde kafa yorar.

Sorunun cevabı her insana göre değişse bile son değişmiyor: Her insan bir gün geliyor, ölüyor. 

Dün günün bir bölümünde ülkemizde haberlere kulak vermiş herkesin gündemine ‘ölüm’ girdi. ‘Ölmüş’ etiketiyle sosyal medya dalgalandırıldı. Çakma bir ölüm haberi. Bu haberi icat edenler fotoğraflar ve videolar eşliğinde kendi uydurdukları habere gerçeklik kazandırmaya çalıştılar.

Ölümden medet bekleyenler, ölüme siyasi bir anlam katarak bunu kendi lehlerine kullanmaya kalkanlar olabileceğini öğrenmiş olduk.

Zavallılık.

Geçen hafta kabristandayken belleğim ilk gençliğimden beri dilimde olan mısraları bana bir kez daha hatırlatmıştı.

“Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında” (Cahit Sıtkı) ile başlayıp “Ölüm âsude bir bahar ülkesidir bir rinde” (Yahya Kemal) ie devam eden ve “Tahtadan yapılmış bir uzun kutu / Baş tarafı geniş ayak ucu dar / Çakanlar bilir ki bu tabutu / Bir gün kendileri dolduracaklar” (Necip Fazıl) ile sona eren bir dizi mısra.

İnsanoğlu yaşlandığını ne zaman anlar?

Kendi hesabıma ben bu soruyu hayli zaman önce “Önemli yerlere yaşı benden küçük insanların geldiğini fark ettiğimde” olarak cevaplamıştım.

O soruyu kendime sorduğum sırada öyleydi, gençler yaşlılardan görevleri devralıyorlardı.

Bugün ise önemli ülkelerin en tepe noktasında yaşı bayağı ileri insanlar bulunuyor: İngiltere Kraliçesi 95 yaşında. ABD başkanı 78 yaşında; bir önceki başkanı ABD’nin 75 yaşındaydı. Emekli olmaya hazırlanan Alman başbakan 67 yaşında. Krallar-kraliçeler hangi yaşta olursa olsunlar, kendileri oğulları veya kızlarını yerlerine bırakıp bir kenara çekilmiyorlarsa, tahtlarında oturmaya devam ediyorlar; ancak seçimle gelenler, başarılı da olsalar, yerlerini bir başkasına bırakıyorlar.

Hatta başarısız olduklarında bu devir-teslim daha da çabuk oluyor.

Annemin vefat ettiği yaşı geçen yıl geride bıraktım; babamın hayattan ayrıldığı yaşa erişmeme daha yıllar var. Babam ve halam “Dalya” diyemediler, ama amcam onu diyebildi.

Turgut Özal’ı 66 yaşında kaybettik. Süleyman Demirel ise 91 yaşında hayata veda etti.

Sorun yakınlarına, kendilerini onlara yakın hissedenlere, her ikisi de erken ölümlerdir…

Kimse, yaşları bayağı ileride olsa da yakınlarını kaybetmek istemiyor; onlara göre her ölüm erken ölüm…

Hastalıkları ve ölümü oyun sananlar var. Ya da sevinilecek bir gelişme. Kulakları sosyal medyada gelecek haberi bekliyorlar.

İçlerinden kimileri ölmeden önce öldürme meraklısı; bir gün kendi başlarına geleceğini hiç düşünmeden birilerine ‘medeni ölü’ etiketini yapıştırıveriyorlar.

Başkalarının hastalığına, ölmesine sevinmek dünyanın en acınası hissizliği…

Var öyleleri, var olduklarını dün bir kez daha anladım.

“Neylersin, ölüm herkesin başında / Uyudun uyanamadın olacak / Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?” (Cahit Sıtkı).