ANALİZ
Giriş Tarihi : 29-10-2021 11:05   Güncelleme : 01-11-2021 12:10

Doğan Özlük İle Afganistan Üzerine: Yıkıcı savaşların galibi ve mağlubu yok, daha az kaybedeni ve daha çok kazananı var

Doğan Özlük İle Afganistan Üzerine: Yıkıcı savaşların galibi ve mağlubu yok, daha az kaybedeni ve daha çok kazananı var

Naman Bakaç Independent Türkçe'de  Doğan Özlük ile "Yıkıcı savaşların galibi ve mağlubu yok, daha az kaybedeni ve daha çok kazananı var" başlıklı bir söyleşi yaptı.

İşte o söyleşi: 

Afganistan, tarihsel süreçte birçok imparatorlukların işgaline maruz kalmış bir ülke. En son Ağustos 2021’de ABD işgaline son vererek, bağımsızlık yolunda önemli bir eşiği atlattı. Jeopolitik değeri yüksek olan bu Asya ülkesinin; ekonomik, stratejik ve coğrafik konumu da bir hayli iştah kabartıyor.

Afganistan‘ın son işgalini sona erdirmede katalizör bir aktör olan Taliban’ın iktidara gelişiyle birlikte dünya gündemine İslamcı hareketlerin geleceği, ABD hegemonyasının bitip bitmediği, ABD’nin liderlik sorunsalı, Çin ve Rusya denklemi gibi başlıklar Suriye ve Irak bağlamında daha çok konuşulur oldu.

Konuşulan diğer başlıklar ise, Taliban‘ın başarısı kadar kendisini bekleyen çok boyutlu ve karmaşık sorunları nasıl bir diplomatik, askeri, ekonomik, sosyal ve siyasal strateji ve imkânlarla çözeceği de sürgit tartışılmaya devam edilmekte.  

Afganistan ve Taliban’ı bekleyen tehdit ve imkânları, ABD-NATO işgalinin tahribatını, Taliban’ın değişip değişmediğini, ülkedeki yapısal ve güncel sorunlara yönelik Taliban’ın attığı adımları, Kabil Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde akademisyen olarak görev yapan Doğan Özlük ile konuştuk.

Özlük, Afganistan’daki tahliyelerle birlikte geldiği Türkiye’de, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ndeki görevine devam ederken, şimdilerde Somali’de benzer bir görevi sürdürmekte olan bir akademisyen.

Farsçadan çevirdiği ve Fecr Yayınları’ndan çıkan “Dine Karşı Din, Anne Baba Biz Suçluyuz, İslam ve Sınıfsal Yapı, İran’da Ehl-i Sünnet: İmkânlar ve Sorunlar” kitaplarıyla Farsça ve Arapçaya da hâkim olan bir çevirmen olarak Afganistan halkının sosyolojik yapısını, dilini, kültürünü, sahadaki gözlemlerini ve eğitim sistemini de konuşmayı ihmal etmedik kendisiyle.
 

“ABD’ye hükmeden zihniyet imajdan çok emperyalist çıkarları düşünür”
– İngiliz siyasetçi Winston Churchill daha bir aylık Başbakan iken II. Dünya Savaşı’nda Dunkirk’ten askerlerini çekip şunu söylemişti: “Savaşlar tahliyelerle kazanılmaz.” ABD, ne Afgan savaşını ne de tahliye sürecini kazanamadı, beceremedi. Süper güç, Dünya Liderliği retoriği çizik mi yedi yoksa bu erken bir tespit mi?

Sorunuza cevap vermeden önce şu notu düşmek isterim. Her türlü işgal, sömürü ve emperyalizme karşı duyarlı olmaya çalışan bir insan ve Müslüman olarak Afganistan’da veya dünyanın herhangi bir noktasında ABD işgalinin son bulmasını sevindirici bulduğumu söylemeliyim. Bu işgal, ister zorunlu olarak son bulmuş olsun isterse bir taktik olarak. 

Sorunuza gelince, ABD’nin -emperyalist bir mantıkla bakıldığında bile- gerek Afganistan’da gerek Irak’ta gerekse diğer coğrafyalarda genel olarak ne yaptığını bilen, istikrarlı ve başarılı bir politika izlediği kanaatinde değilim.

Ayrıca ABD’ye hükmeden siyasetin ve sermayenin, sizin deyiminizle çizik yememeyi, “dünya liderine” yaraşır politika izlemeyi ne denli önemsediği de tartışılır. ABD’ye hükmeden zihniyetin imajdan çok emperyalist çıkarlarını düşündüğü, imajın kendisi için ikinci-üçüncü planda kaldığı kanaatindeyim.

Amacına ulaşmak için günlük taktik, ittifak ve politika değiştirmesi icap etse de bundan kaçınmaz ABD. Dolayısıyla kimine göre başarısızlık, kimine göre beceriksizlik, kimine göre de yenilgi olarak yorumlanan Afganistan işgali, ABD açısından yeni bir durum değildir. ABD, benzer kafa karışıklığını, süreci, beceriksizliği ve yenilgiyi farklı düzeylerde Vietnam, Irak, Libya ve Suriye’de de yaşadı, yaşamaktadır.

Bununla birlikte “ABD, Afganistan savaşını kaybetti mi, kazandı mı?” sorusunun o kadar basit ve tekdüze bir cevabının olmadığı kanaatindeyim. Kimin gözüyle ve hangi açıdan bakıldığına, neyin esas alındığına bağlı olarak bu sorunun yanıtı farklılık arz edebilir. 

Dışardan bir gözle ve basitçe bakıldığında yirmi yıllık fiili askerî bir işgalin son bulması ve yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesi evet, ABD’nin bu savaşı kaybettiğini gösterir. Taliban penceresinden de durum böyle görünüyor.

Ancak 20 yıllık bu işgal ve iç savaşa Afganistan ülkesi ve halkının maddi, manevi, insani, psikolojik, toplumsal, ekonomik vd. kayıpları bağlamında bakıldığında, ABD’nin tartışmasız bir biçimde yenildiğini ve Afganistan halkının zafer kazandığını söylemek o kadar kolay değildir. Yüzbinleri bulan can kayıpları ve yaralılar…

Dünyanın dört bir tarafına dağılmış milyonları aşkın mültecinin yanında kendi ülkesinde bile mülteci kamplarında yaşamak durumunda kalan, hiçliği ve yokluğu iliklerine kadar hisseden yüzbinlerce yersiz yurtsuz insan… Ülkenin her şehrinde her köşe başında cansız bedenler gibi serilen ve ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 10’una tekabül eden üç milyon civarında madde bağımlısı… Sıfırı tüketen eğitim, sağlık, düşünce, kültür, sanat üretimi… Yıllardır kesintisiz bir şekilde sürüp giden on binlerce, yüzbinlerce iş gücü ve beyin göçü, vs.…  

Bu açıdan bakıldığında ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesinin asıl gayesi -Irak, Libya ve Suriye’de olduğu gibi- ülkenin beşerî ve maddi kaynaklarını felç etmek ve ülkeyi kendi ayakları üzerinde duramaz hale getirmekse eğer, bu amacına ulaşamadığını söylemek güç olur doğrusu. Yok eğer işgalin gerekçesi 2001 yılında resmi olarak kamuoyuna deklare edildiği üzere Üsame Bin Ladin’i yakalamak ve El- Kaide gibi örgütleri Afganistan’dan sürmek ise, ABD’nin bu hedefine de uzun zaman önce ulaştığı söylenebilir.

Ayrıca taraflar arasında imzalanan anlaşma metninde de ABD, bu konuda Taliban’dan çok açık ve güçlü bir taahhüt almış görünüyor. Yani aslında ABD Afganistan’dan o kadar da eli boş çıkmıyor gibi. Buna karşın Afganistan işgaline ve iç savaşına şu perspektiften bakılınca ABD’nin beceriksiz, başarısız olduğu ve yenildiği sonucuna varmak mümkündür. ABD ve müttefikleri 20 yıllık işgal ve iç savaş sürecinde 4-5 bini bulan askerî kayıplar verdiler ve 3-4 trilyon doları aşan harcamalar yaptılar.

Buna rağmen elleri boş ve zelil olarak bu coğrafyadan çıkmış görünüyorlar. Fakat bu verilere rağmen ABD siyasetine egemen olan sermaye sahipleri, silah baronları ve emperyalist zihniyet için kendi askerî kayıplarının bir önemi var mı? diye sorulursa, doğrusu ben böyle bir kaybın onlar için çok da önemli olmadığı kanaatindeyim. Ya da harcanan 3-4 trilyon dolar Afganistan halkının cebine mi girdi veya Taliban’ın eline mi geçti? Yoksa emperyalist bir sermayedarın cebinden çıkıp başka bir sermayedarın cebine mi girdi? Bu sorular, sahayı bilenler açısından cevabı çok net olan sorular.

Bu nedenle Afganistan işgali ve iç savaşının kazananını ve kaybedenini tespit etmek o kadar basit bir iş gibi görünmüyor. Askerî işgale son verilmiş olması, görünürde ABD’nin yenildiği yorumunu destekliyor. Ancak ABD’nin Taliban’dan aldığı taahhüt ve Afganistan halkının yüklendiği maddi ve manevi kayıplar göz önüne alındığında karşımıza farklı bir manzara çıkabiliyor. Aslında günümüzde yaşanmakta olan birçok işgal ve savaş süreçleri için de benzer bir durum söz konusudur. Bugünkü yıkıcı savaşların galibi veya mağlubu yoktur. Daha az kaybedeni ve daha çok kazananı vardır. 

“Taliban’ın 90’larda ortaya çıkışı ideolojik değil, toplumsal çürüme ve kaosa tepki olarak belirdi”
– ABD’nin işgalini sona erdiren Taliban’a, Afgan halkının 1996 ile 2021 dönemleriyle kıyaslandığında bakışlarında ne tür farklılık söz konusu? Afgan halkı, Taliban’a, uygulamalarına ve aktörlerine nasıl bakıyor?

Taliban’ın Afganistan’da hâkimiyeti ele geçirmesinden sonra dünya kamuoyunda ve Afganistan halkı nezdinde en çok merak edilen konu, Taliban’ın değişip değişmediği konusudur. Bu nedenle bu konuyu biraz geriden almakta ve nispeten detaylı irdelemekte yarar vardır.

Düşünce biçimi, uygulamaları, halka yönelik söylemi, tavırları ve uluslararası kamuoyuyla ilişleri bağlamında Taliban ve değişim konusunu birkaç döneme ayırmak mümkündür.

a. Taliban’ın ortaya çıktığı ve Afganistan’ı yönettiği 1994-2001 dönemi. 

b. ABD’nin işgali ve desteğiyle iktidardan düşürüldükten sonra silahlı mücadeleye yeniden başladığı ve kırsal kesimlerde alan hakimiyeti sağlamaya başladığı yıllardan içerisindeki en sert, en selefi ve en tekfirci kesimin “Horasan IŞİD” adıyla Taliban’dan koptuğu yıllara kadarki dönem (2006-2014/2015 civarı). 

c. Taliban’ın; ABD, BM ve kimi uluslararası kuruluşların önerisi, bilgisi, desteği ve onayı ile Katar’ın başkenti Doha’da barış görüşmelerini yürütmek üzere temsilcilik ofisi açtığı ve uluslararası kamuoyu nezdinde “yarı meşruiyet” devşirdiği dönem (2013-2021 arası dönem).

d. Taliban’la ABD arasında imzalanan anlaşma dönemini ve Taliban’ın Afganistan’a yeniden egemen olduğu dönemi kapsayan yıllar (Şubat 2020’den bugüne kadarki dönem). 

Taliban’ın ortaya çıktığı ve kısa sürede ülkenin yüzde90’ına hâkim olduğu 90’lı yılların Afganistan’ına şöyle bir atmosfer hâkimdi. Afganistan halkı ve mücahit gruplar on yıl boyunca Rus işgaline karşı savaştılar. Sonunda Rusları 1989’da mağlup ederek Afganistan’dan çıkmalarını sağladılar. Fakat bu defa da mücahit gruplar kendi aralarında ihtilafa düştü ve istikrarlı bir sistem kuramadılar.

Aralarındaki ihtilafın temel sebepleri de kavmiyet temelli ayrışmalar, grup çıkarları ve koltuk kavgası gibi sudan sebeplerdi aslında. Afganistan halkı ise rahat nefes almayı, savaşın yorgunluğunu atmayı, yeni kurulacak sistemle düzen, huzur ve istikrara kavuşmayı beklerken Rus işgali dönemini bile aratacak yakıcı bir iç savaşın içinde buluverdi kendisini.

Bu atmosfere Kandahar’da ailesinden zorbalıkla gasp edilen oğlan çocuğu olayında olduğu gibi çetelerin, ağaların, para ve mafya babalarının mazlum halka yaşattıkları acılar da eklendi. Hükümet yetkilileri ise bunlara karşı hiçbir şey yap(a)mıyordu. Bütün bunlar zamanla bir infiale dönüştü ve bazıları kendi göbeğini kendileri kesmeye başladı. 

İşte Taliban da böyle bir atmosferde ortaya çıktı. Yukarıda değinilen çocuk kaçırma olayına karşı valilik bir şey yapamayınca sonradan Taliban’ı kuracak olan medrese hocası Molla Ömer ve yakın çevresi, Kandahar ilinde bu duruma isyan ettiler.

Çocuğu, onu kaçıran zorbaların elinden kurtarıp ailesine teslim ettiler. Kandahar valisi de onlara katıldı. Böylece zaten merkezi otoritenin çok zayıf olduğu Kandahar’da defakto bir durum oluştu. Bu gelişme iç savaş, düzensizlik ve istikrarsızlıktan usanmış bazı kesimlerde bir umut ışığı olarak görüldü ve bu dalga bir domino etkisi yarattı. Bu gelişmelerden sonra Taliban 1994’te kuruluşunu ilan etti.

Tabi, yeri gelmişken şunu da belirtmek gerekir. Taliban’ın ortaya çıkışına dair burada belirtilen olaylar zinciri deyim yerindeyse bardağı taşıran toplumsal, örfi ve dini gerekçelerdir. Yani aslında Taliban hareketinin ortaya çıkış itibarıyla ideolojik, düşünsel ve siyasal gerekçelerden çok örfi, fıkhî ve geleneksel dini reflekslere dayandığını söylemek yanlış olmaz.

Buna karşın Taliban’ın kurumsal bir yapı olarak ortaya çıkmasının hemen ardından örneğin Pakistan devleti ve istihbaratı ile siyasi, ekonomik, lojistik ve askerî iş birliği içine girdiği ve düşünsel, siyasal, silahlı bir muhalif yapıya dönüştüğü rahatlıkla söylenebilir.

Daha doğru bir ifade ile Taliban’ın şekillenmesi sürecinde Afganistan’a egemen olan hükümet ve gruplar üzerindeki etkisi giderek zayıflayan Pakistan, Stratejik ve ulusal çıkarları açısından hayati önemi haiz gördüğü Afganistan siyasetinde taşlarını Taliban’dan yana oynamaya başladı. Bu durum, Taliban’ın da işine geldi, Pakistan’ın da bundan daha iyi bir kozu yoktu o süreçte. 

1994 yılında kurulan Taliban, ülkedeki iç savaşa son vermek ve halkın ihtiyaç duyduğu düzeni, huzuru ve istikrarı sağlamak söylemiyle geniş çaplı bir isyan başlattı. Ülkenin içinde bulunduğu siyasi kriz, ekonomik sefalet ve toplumsal çatışma hali; Taliban’ın işini çok kolaylaştırdı ve 2 yıl gibi kısa bir sürede sonradan Kuzey İttifakı adını alacak olan mücahit grupları mağlup ederek Afganistan’a hâkim oldu. Kuzey İttifakı’nın elinde ise zamanla sadece Pençşir vilayeti ile Tahar, Badahşan ve Nuristan’ın küçük bazı bölgeleri kaldı. 
 


“Taliban’ın 1. dönem iktidarındaki yasakçı uygulamaları tepki oluşturdu”
Taliban, ortaya çıktığı ilk bir-iki yılda halkın bazı kesimlerinde bir heyecan uyandırdı. Ancak ülkenin dizginlerini eline geçirdikten sonra ortaya çıkan düşünce biçimi, benimsediği yönetim anlayışı ve kimi uygulamaları halkın önemli bir kısmında korku, kaygı, tepki ve göçe sebep oldu. Size bir fikir vermesi açısından Taliban’ın bazı anlayış ve uygulamalarına dair şunları söylemek isterim. Erkekler için geleneksel bir giyim tarzı olan afganî giyme ve sakal bırakma zorunluluğu, namaz vakitlerinde camilerde bir tür mahalleli yoklaması yapılması.

Kadınların, yüzü ve gözleri de kapatan burka ve peçe giyme zorunluluğu ve yanlarında mahrem olmadan dışarı çıkma yasağı. Yine kızların sadece ilkokul okuyabilmeleri ve kadınların çalışma haklarının olmaması. Evlerde televizyon bulundurma yasağı, bulunduranların cezalandırılması, hatta evlerdeki televizyonların toplanıp kırılması. Haremlik selamlığa uygun olsa bile -ki Afganistan’ın genelinde ve düğün salonlarında bile düğünler haremlik selamlık şeklindedir- müzikli, çalgılı ve oyunlu/halaylı düğünlere izin verilmemesi. Sünni olmayan Hazara Şiilerin bazen tekfir edilmeleri ve zaman zaman da sırf bu nedenle cezalandırılmaları, öldürülmeleri… Üstelik burada zikredilen uygulamalar, emperyalist Batı medyasının propagandalarından ibaret yalanlar değildir ne yazık ki. 

Kısacası Taliban, Afganistan’a egemen olduğu 1996-2001 yıllarında İslam’ın özüyle bağdaşmayan, hikmetten uzak, çok katı, tekdüze ve geleneksel dinî anlayışını, yine kaskatı örfî uygulamalarla katıştırdı ve İslam’ın tek yorumu olarak halka dayattı. Bunun yanında uyguladığı sert yönetim ülkede görece bir güvenlik ortamı oluşmasını sağladı. Taliban’ın bu uygulamalarına halkın çok az bir kesimi rıza gösteriyordu. Buna karşın geleneksel din ve kültür anlayışına sahip olmalarına rağmen halkın büyük bir kısmı bu uygulama ve dayatmalardan rahatsız oldu. O dönemde fırsatını bulan Pakistan’a, İran’a veya Kuzey İttifakı’nın elinde bulunan diğer bölgelere göç etti.

Taliban, iktidardan düşürüldüğü 2001 yılından sonra başta Pakistan ve kısmen İran olmak üzere sınır dışına ve dağlara çekildi. Birkaç yıllık inziva ve toparlanma sürecinden sonra ABD işgaline ve merkezi hükümete karşı silahlı mücadeleye başladı. Taliban’ın bu savaş dönemini sertlik-yumuşaklık, halka ve devlet çalışanlarına karşı izlediği politikalar bakımından 2013-15 öncesi dönem ile 2013-15 sonrası dönem şeklinde ayırmak mümkündür. Şöyle ki, Taliban 2006 ile 2015 yılları arasında etkin ve hâkim olduğu bölgelerde kendinden olmayan veya talimatlarına uymayan halka, devlet çalışanlarına ve devletle çalışanlara karşı çok sert ve cezalandırıcı tutum izlerken 2013-15 yıllarından sonra bu sert tutumunu ve bazı cezaları görece yumuşattı.

Bu bağlamda Taliban’ın ilk dönemde hem sahip olduğu katı dinî ve örfi anlayışın etkisi hem de iktidardan düş(ürül)menin verdiği intikam duygusuyla hareket ettiğini söylemek yanlış olmaz. Zir sonradan Taliban’dan ayrılacak olan, kendi dışındaki herkesi tekfir eden ve cami, pazar, hastane, okul dâhil olmak üzere her türlü sivil katliama imza atan Horasan IŞİD’i, bu dönemde henüz Taliban’ın bir parçasıdır.

Örneğin sivil ölümler, sıradan devlet memurları veya devletle çalışanların öldürülmesi; etkin olduğu bölgelerde devlet okullarına, hastanelerine ve çalışanlarına izin verip vermeme; evlerin tek tek aranarak televizyonların toplanması, insanların seçime katılmamaları yönünde tehdit edilmesi, seçime katılanların gözünü korkutmak için bazılarının öldürülmesi veya parmaklarının kesilmesi gibi uygulamalar konusunda Taliban’ın 2013-15 yılları öncesi ve sonrasındaki uygulamaları arasında belirgin bir fark göze çarpmaktadır.

Taliban, 2013-15 yıllarından sonra sivil hedefler doğrudan hedef alınmaz veya sivil kaybın az olması noktasında hassasiyet gösterirken önceki dönemde bu kadar hassas davranmazdı. Son dönemde yol aramalarında ve suikast eylemlerinde sadece asker, güvenlik görevlisi veya önemli üst düzey devlet görevlileri hedef alınırken daha önceki dönemde memur, öğretmen gibi sıradan devlet görevlileri de işbirlikçi olarak görülür, tekfir edilir, cezalandırılır, kaçırılır veya öldürülürdü.

Taliban son dönemde etkin olduğu bölgelerde devletin işlettiği okul, hastane gibi kurumların işleyişine ve çalışanlarına müsaade ederken önceki dönemde bu konuda çok sert tutum takınırdır. Aynı şekilde Taliban, son dönemde halka uyguladığı bazı cezaları ve sert uygulamaları kısmen hafifletmişti.   

Taliban’ın 2006 ve 2013-15 arası dönem ile sonraki dönemde birtakım tutum ve uygulamalarında görülen değişimin ve görece yumuşamanın temelinde iki önemli etken olduğunu düşünüyorum. Birincisi kendi içinde kıyaslandığında içerisindeki en şahin, en aşırı ve en tekfirci kitlenin Taliban’dan ayrılması ve IŞİD’e biat etmesi. İkincisi Taliban’ın barış görüşmelerini yürütmek üzere Katar’da temsilcilik ofisi açması.

Birinci olay, Taliban’a kendisini ayıklama ve “büyük kirlerinden” kurtulma fırsatı verdi aslında. Hatta ben, Taliban’ın kendi içerisinden çıkan IŞİD’ten sonra resmî olarak deklare etmeseler de bir tür iç muhasebe ve özeleştiri yaptıkları kanaatindeyim. Öyle ya, yıllardır onların sahadaki yüzü olan mensupları olan orta veya üst düzey yöneticilerinden bir grup; bugün kendilerinden ayrılmış, kendilerini bile tekfir ediyor, onlara karşı çok şiddetli savaş veriyor ve onlara en ağır kayıpları verdiriyor.

Buna bir de ABD ile yıllarca süren barış görüşmeleri ile başta Pakistan, İran, Rusya, Çin gibi bölge ülkeleri ve Katar, BM, AB gibi dünya ülkeleri ve örgütleriyle geliştirilen ilişkiler eklenince Taliban’ın kısmen tabiî, gerçekçi kısmen de pragmatist bir değişim geçirdiği rahatlıkla söylenebilir. Nitekim bu kısmî değişim Taliban’ın bazı söylem ve eylemlerinde de görülmektedir. Taliban’ın eski döneme kıyasla halkın giyim kuşamına yönelik sert tutumunu biraz hafifletmiş görünüyor. Yine Taliban’ın Şii Hazaralarla ilgili söyleminde ve onlarla geliştirdiği ilişkiye bakılınca, öneki döneme göre büyük bir farklılık ve yumuşama göze çarpmaktadır. Bunlar Taliban’ın olumlu yönde değişim hanesine yazılabilecek örneklerdir. 

Buna karşın Taliban’ın olumsuz, çelişkili veya pragmatist değişim hanesine yazılabilecek değişimleri de söz konusudur. Söz gelimi Taliban, ABD ile askerî, siyasi ve ekonomik iş birliği yapıyor ve topraklarında ABD üslerine izin veriyor diye önceki hükümetleri düşman, hain ilan ediyor ve onlarla cihat etmenin farz olduğuna inanıyordu. Fakat aynı Taliban, topraklarının büyük bir kısmı ABD üslerine tahsis edilmiş olan Kuveyt’in Emiri ölünce resmi yayın organlarından onun için övgü, dua ve cennet temennisiyle dolu bir taziye mesajı yayımladı. Aynı şekilde ABD ile askerî, siyasi ve terörle mücadele başta olmak üzere birçok konuda iş birliği içerisinde olan Pakistan devleti, hükümeti ve hatta istihbaratı ile Taliban’ın arasında su sızmıyor. 

Taliban’ın pragmatist değişimine çarpıcı bir örnek daha verip bu bahsi kapatalım. Bilindiği üzere Taliban Afganistan’a egemen olduğu 1996-2001 yıllarında Afganistan’da uyuşturucu üretim, ticaret ve tüketimini yasaklamış ve bunda büyük oranda başarılı olmuştu. Ancak Taliban, iktidardan devrilip silahlı bir hareket olarak var olduğu son 15-20 yıllık dönemde etkin olduğu, esnaf ve tüccardan yüzde10 vergi aldığı ve istediği her yasağı uygulayabildiği bölgelerde afyon ekimine, satışına ve uyuşturucu ticaretine engel olmadığı gibi üreticilerden ve uyuşturucu tacirlerinden vergi bile alıyordu.

Hatta Taliban’ın ABD ile imzaladığı anlaşma çerçevesinde serbest bırakılmaları için verdiği isimlerin bir kısmı uyuşturucu ticaretinden ve büyük kaçakçılık suçlarından tutukluydu. Üstelik Taliban’ın bırakılacaklar listesinde yer alan bu isimlerin ne dinle ne de Taliban’la hiçbir bağları yoktu. Fakat Taliban kendi mensuplarıyla birlikte bu isimlerin bırakılması yönünde ısrar etti ve bunda da başarılı oldu. Taliban’ın bu davranışının bu yapılarla çıkar ilişkisi içerinde olmak veya para karşılığında onları serbest bıraktırmak dışında izahı yok.   

“Taliban’ın değişiminde uluslararası baskı kadar halktaki değişimin etkisi de göz ardı edilmemeli”
Bugün halkın önemli bir kesiminin zihnindeki Taliban algısı; gözlemleyebildiğim kadarıyla daha çok Taliban’ın 1996-2014 dönemini kapsayan söylem ve uygulamalarına dayalı olup korku, kaygı, güvensizlik ve endişe dolu bir algı söz konusudur. Taliban’ın değişimi ve halkın bu değişime bakışı meselesinde gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta daha var. Taliban’ın son yıllarda bazı söylem ve eylemlerinde 20 yıl öncesine göre bir değişim geçirdiği doğrudur.

Ancak halk da 20 yıl önceki halk değil artık. Gerek gençlerin gerek kadınların gerekse Kabil, Herat ve Mezarı Şerif gibi büyük şehir merkezlerinde yaşayan halkın da hayattan beklentisi, yaşam biçimi, bakış açısı, geleceğe dair umut ve talepleri, medeni cesareti, bilgi ve bilinç düzeyi ve dünyayla iletişimi 20 yıl öncesinden çok farklıdır. İşte halkın bu kesimi, Taliban’daki kısmî değişimi görmesine rağmen buna şüpheyle bakıyor ve bu değişimi artık yeterli de gömüyor. Zira Taliban’daki değişim emarelerinin kendilerinin eğitim, sağlık, çalışma, özgürlük, yaşam biçimi vb. beklentilerini karşılamaktan çok uzak olduğunu düşünüyorlar.  

Tabi, burada gerek halktaki gerekse Taliban’daki değişimin bütünüyle iyi veya bütünüyle kötü olduğunu söylemeye çalışmıyoruz. Bu, başka bir tartışma konusudur. Vurgulamaya çalıştığımız şey son 20-30 yılda Afganistan halkının önemli bir kesiminin, Taliban’ın değişiminden çok daha büyük bir değişim geçirdiğidir. Dolayısıyla halkın medeni cesareti, beklenti ve talepleri de çok arttı. Bu gerçeğe uluslararası baskı da eklenince Taliban’ın mevcut durumdan daha fazla esnemek ve değişmek durumunda kalacağını öngörmek yanlış olmaz sanırım. 

Taliban’ın yönetimi ele geçirmesinden sonra özellikle gençlerin ve genç kadınların içine düştüğü belirsizlik, kaygı ve endişeyi yansıtması bakımından okuduğum yüzlerce yorumun ve bana ulaşan yüzlerce mesajın ortak teması olan bir metnin Türkçe tercümesini aktarmak isterim müsaadenizle:

Bu da ne şimdi?!… 12 yıl boyunca oku… Gece gündüz uyumadan ders çalış… Eğitim ve tahsil için can at, çırpın… Yıllarca üniversite giriş sınavına hazırlan… Onca çaba göster, o kadar masraf et, onca uykusuzluğa katlan, onca zahmet çek…. Çocukluk ve gençlik dönemini eğitim uğruna heba et… Bunların hepsi, iyi bir sınav sonucu ve daha iyi bir gelecek için… Peki, şimdi ne olacak?!… Bütün uğraşlarımız, çektiğimiz zahmetler, uykusuz gecelerimiz, aç geçirdiğimiz günler… Heba ettiğimiz onca zaman, hobilerimiz, eğlenme dönemlerimiz, çocukluğumuz… Tüm bunlar, yasadışı yollarla İran’a gitmek ve göç etmekle mi sonuçlanacaktı?!… Bütün bunların akıbeti Avustralya ve Türkiye kıyılarında boğulmak mı olacaktı?!… Tüm bunların neticesi koskoca genç ve çalışkan nesli kaybetmek mi olacaktı?!… Madem öyle olacaktı, o zaman neden baştan söylemediniz, neden bizi gafil avladınız?!… Bunu baştan söyleseydiniz, biz de kendimizi derslere ve üniversite sınavına değil de bu imtihana hazırlardık!
 

“Afganistan’da din, kültür ve gelenek; yoruma ve eleştiriye açık olmayıp katı ve serttir”
– Taliban’ın sosyolojik tabanı olan Peştunlar, Peştunluk ve Peştun milliyetçiliği ya da aşiret motifleri ülke yönetiminde ne denli belirleyici? Bunun yanı sıra İslami argümanlar ülke yönetiminde ne denli belirleyici acaba?

Taliban’ın sosyolojik tabanına ve Peştunlara geçmeden önce müsaadenizle kısaca Afganistan halkının genelinin inanç ve örfüne dair birkaç kelam etmek isterim. Birçok İslam toplumunda olduğu gibi Afganistan’da da din, kültür ve gelenek içi içedir. Ancak Afganistan için şöyle bir farklılıktan söz etmek mümkündür. Afganistan’da hem dinî anlayış hem kültür ve gelenek; yoruma ve eleştiriye pek açık olmayıp oldukça katı ve serttir. Afganistan halkının genelinin inanç ve yaşam biçimine görünüş itibarıyla din hâkimdir. Ancak bu dinî inancın ve yaşam biçiminin büyük bir yekûnunu çok katı mezhebi ve örfi kabuller şekillendiriyor.  

Türkiye’de Taliban ve Afganistan halkının inanç ve mezhep kökenleri bağlamında zaman zaman yanıltıcı bir söyleme başvuruluyor. Afganistan halkının mezhebi inancının Hanefi ve Maturidî olduğu, Selefilik olmadığı, buna paralel olarak Afganistan halkında ve Taliban hareketinde de katı din anlayışına ve tekfirciliğe yer olmadığı ifade edilmektedir. Afganistan coğrafyasının Hanefi olduğu doğrudur.

Ancak Hanefilikten ve Maturidîlikten kasıt din ve mezhep anlayışında katılığın olmaması, yoruma ve eleştiriye açık olması, tek bir yorumun veya anlayışın dinin tek yorumu gibi dayatılmaması, şekilciliğin din olarak görülmemesi ve tekfircilik anlayışının olmaması ise; bilinmelidir ki, günümüz Afganistan’ında yerleşik olan din anlayışında böyle bir durum söz konusu değildir.

Ayrıca Afganistan’da köken olarak Hanefi olmalarına rağmen bugün Selefiliği İslam’ın doğru ve tek yorumu olarak benimseyen hocalar, mollalar, gruplar ve akımlar da bulunmaktadır. Hatta bu isimle örgütlenmiş yapılar da mevcuttur. Kısacası Afganistan halkının Hanefi olması; katı, donuk, şekilci, yoruma kapalı ve mutaassıp din anlayışına sahip olmadığı/ol(a)mayacağı yanılgısına sebep olmamalı.   

Afganistan’da geleneksel din anlayışından sonra veya en az bu düzeyde baskın olan anlayışlardan biri de kavmiyetçiliktir. Bütün kavimler buna dâhildir. Peştunlar, Tacikler, Özbekler, Hazaralar, Türkmenler, Nuristaniler vd. Nitekim Afganistan’da siyasi, dinî ve toplumsal yapılanmalar da kavim temelli şekillenmektedir. Peştunlar, birkaç yüzyıldır Afganistan siyasetinde ve yönetiminde en etkin etnik gruptur. Ülke nüfusunun da çoğunluğunu Peştunlar oluşturmaktadır.

Afganistan’ın en mutaassıp ve gelenekçi bölgelerinin daha çok Peştun bölgeleri olduğu doğrudur. Ancak Peştunların hepsinin veya büyük çoğunluğunun gelenekçi, mutaassıp dindar ve Taliban’ın doğal tabanı olduğunu söylemek yanıltıcı olur. Zira Afganistan’ın örfü ve din anlayışıyla bağdaşmayan modern Batıcı siyaset, çağdaş ve seküler yaşam biçimi, müzik, eğlence ve ABD’yle iş birliği gibi çok muhtelif konularda da Peştunlar önde gelmektedir. Nitekim 20 yıldır Afganistan’da hem işgalcilerle iş birliği yapan hem de Batı fonları ve referanslarıyla tepeden inme modernleştirme politikalarını yürüten yönetici, siyasetçi ve bürokratların çoğunluğunu da Peştunlar oluşturmaktaydı.    

“Taliban hükümeti “Peştun milliyetçiliği”nden çok “Taliban milliyetçiliği”ne dayalı”
Kurulduğu dönemde kurucu üyeleri ve mensuplarının tamamına yakını Peştun olan Taliban hareketinin inanç, gelenek ve örfünde Peştunluk baskın unsurdur. Taliban mensuplarının giyim ve yaşam tarzları, geleneksel Peştun tarzıdır. Ülkenin Peştuca ve Darice (Farsça) olmak üzere iki resmi dili olmasına rağmen Taliban yöneticilerinin konuştuğu dil genellikle Peştucadır. Son yıllarda Özbek, Tacik ve Türkmen kavimlerinden de azımsanmayacak düzeyde mensupları olmasına rağmen gerek hareket içerisinde gerekse devlet yönetim kademesinde etkili ve yetkili makamların büyük çoğunluğu Peştunlardan oluşmaktadır.

Nitekim geçici hükümeti ilan etmesinden sonra halkın ve uluslararası kamuoyunun Taliban’a yönelttiği en önemli eleştiri, hükümetin ve üst düzey bürokratların üç beş isim dışında tamamen Peştunlardan oluşmasıdır. Buna rağmen Taliban’ın resmi söyleminde ırkçılık yaptığını, ideolojisinin ırkçılığa, sadece Peştun milliyetçiliğine dayandığını ve diğer kavimlerin varlığını ve haklarını inkâr ettiğini söylemek doğru olmaz.

Zira Taliban’ın inanç ve düşüncesi, kültürel Peştun motiflerin yanında baskın ve mutaassıp dinî bir temele de dayanıyor. Bu sebeple geçici hükümet atamalarının Peştun milliyetçiliğinden çok ‘Taliban milliyetçiliğine’  yani Taliban mensubiyeti hassasiyetine dayandığı söylenebilir. Bunun yanında Taliban hareketinde aşiret mensubiyeti, ılımlılık-sertlik, gelenekçilik-ıslahatçılık gibi gerekçelerden kaynaklı bir gruplaşma, rekabet, sürtüşme, kadrolaşma ve mücadele olduğu bilinen bir durumdur.

Taliban, aslında inanç, düşünce ve amaç birlikteliği üzerinde birleşen bir ittifaktan oluşmaktadır. Yani bir tür platformdur, bir çeşit koalisyondur Taliban. Dolayısıyla bu durumun süreç içerisinde bir ayrışmaya, hatta bir çatışmaya varacağını öngörmek isabetsiz bir yaklaşım olmaz. Çünkü koalisyon türü yapıların özellikle de iktidar olduktan veya devrim yaptıktan sonra fikir ve/veya çıkar ayrışması ve çatışması yaşaması kaçınılmazdır. Bu tür ayrışmalar neredeyse bütün benzer hareket ve süreçlerde görülmüştür. Silahlı bir hareketten ülkenin iktidarını ve kaynaklarını elinde bulunduran bir devlet yapısına dönüşen Taliban’ın da bu yazgıdan müstesna ol(a)mayacağı söylenebilir.

“Dünya ülkelerinin Taliban’ı resmî olarak tanımama gibi bir politikaları yok”
– Afganistan İslam Emirliği ismiyle yönetimde olan Taliban’ı şu an itibarıyla tanıyan ülkeler var mı? Taliban’ın tanınması mümkün mü? Rusya-Çin ekseni ile ABD-Avrupa ekseni arasında şu anki Taliban yönetimi nasıl bir strateji izliyor?

Bugün itibarıyla Taliban yönetimini resmî olarak tanıyan devlet yok. Ancak resmî olarak tanımamalarına rağmen Taliban yönetimiyle çok yakın iletişim, ilişki ve iş birliği içerisinde olan birçok ülke vardır. Pakistan, Katar, İran, Çin ve Rusya başta olmak üzere Özbekistan, Türkmenistan ve Türkiye gibi ülkeler Taliban’la hem yakın iletişim halindedir hem de Afganistan’daki elçiliklerini resmi olarak kapatmayan ülkelerdir. ABD, AB ve BM yetkilileri de gerek resmî ilişkilerin kurulması gerekse Afganistan’a yardım ve destek bağlamında Taliban’la görüşme ve iletişim halindeler.

Şu aşamada Taliban yönetimi ile kötü ve gergin olan tek ülke ise Tacikistan’dır. Bunun da temel sebebi Taciklerle Taliban arasında Pençşir’de yaşanan çatışmalar, Tacikistan’ın Tacik muhaliflere destek çıkması ve ülkede ikinci büyük nüfus olan Taciklerin yönetimden dışlanmasıdır.

Taliban da ABD, Çin, Rusya ve İran dahil olmak üzere bütün dünya ülkeleri ve örgütleriyle ilişki kurmaya hazır olduğunu deklare etmektedir. Normalde ABD, Rusya, Çin ve İran’la siyasi, dini veya mezhebi gerekçelerle ilişki kurmaması beklenen ya da en azından mesafeli olması ihtimal dâhilinde görülen ülkelerle bile çok sıkı ve yakın ilişki içerisindedir. Bugün itibarıyla Afganistan’a doğrudan tarifeli uçuşu olan ülkeler Pakistan ve İran’dır. Katar da düzenli tarifeli uçuşlar şeklinde olmasa da sık sık Afganistan’a ulaşım sağlamaktadır. 

Taliban, dünya ülkelerine yaptığı resmî tanıma, iş birliği ve yardım çağrısında askerî ve siyasi müdahalesi dışında her alanda iş birliğine ve yardıma açık olduğunu ifade etmektedir. Yani Taliban Doğu-Batı bloğu, ABD/Avrupa ve Rusya/Çin bloğu veya Sünni-Selefi-Şii bloğu ayırt etmeksizin herkesle ilişki kurma ve kendisine bir adım yaklaşana on adım yaklaşma stratejisi izlemektedir. Tabii, Taliban’ın bu çok boyutlu ve çok kutuplu uluslararası ilişki kurma yönündeki beyanını; her türlü tavize, esnekliğe ve dış müdahaleye açık bir strateji olarak algılamak yanlış olur.

Taliban aynı zamanda ülkenin askerî ve siyasi bağımsızlığından ödün vermeyeceğini de sık sık deklare etmektedir. Özetle resmî olarak tanımamalarına rağmen dünya ülkelerinin Taliban yönetimiyle kurdukları ilişkiye bakıldığında resmî tanımanın da uzak olmadığı söylenebilir. Nitekim bu hafta içerisinde Katar’da Taliban yetkilileri ile ABD, AB ve BM yetkilileri doğrudan görüşmeler yaptılar ve tüm taraflar görüşmelerin olumlu geçtiğine dair açıklamalar yaptı. Anlaşıldığı kadarıyla dünya ülkelerinin Taliban’ı resmî olarak tanımama gibi bir politikaları yok. Sadece tanımadan önce Afganistan’da kuşatıcı hükümet kurulması, eğitim ve kadın gibi bazı konularda Taliban’a baskı kurmaya ve onu biraz daha esnetmeye çalışıyorlar. 

– Taliban Sözcüsü Zebihullah Mücahid’in Reuters’a yaptığı konuşmada “Öncelikle şu gerçeklik kabul edilmelidir. ABD yenilmiş ve Taliban zafer kazanmıştır” cümlesini baz alacak olursak, ABD yenilgisine dair hangi faktörleri sıralarsınız? Taliban’ın başarısına dair hangi faktörleri sıralarsınız?

Bu sorunuza birinci soruyla ilişkili ve onun devamı olarak cevap vermeye çalışacağım. 20 yıllık Taliban-ABD savaşı ve sonrasında taraflar arasında imzalanan anlaşmada tek bir tarafın mutlak yenilgisi veya mutlak zaferinden söz edilemez. Bunu anlamak için 20 yıllık savaşa tarafların amaçları, söylemleri, talepleri ve bu süreçte yaşananlar bağlamında bir bütün olarak bakmak gerekir. Ayrıca günümüzde savaş sadece askerî kazanç veya kayıptan ibaret olmadığına göre askerî galibiyet veya mağlubiyetin yanında siyasi, ekonomik, insani ve toplumsal kayıp-kazançları da tahlil etmek gerekir.

ABD-Taliban savaşına askerî açıdan bakıldığında 20 yıllık süreçte özetle şunlar yaşandı. El- Kaide 90’lı yılların sonlarına doğru dünyanın çeşitli bölgelerinde ABD kuvvetlerine saldırılar düzenlemişti. O dönemde El- Kaide’nin merkezi, lider kadrosu ve kampları ise Taliban yönetimindeki Afganistan’daydı. Bunun üzerine 1999’da BM, El- Kaide’yi himaye ettiği ve Bin Ladin’i teslim etme çağrılarına olumlu yanıt vermediği gerekçesiyle Taliban’a ambargo kararı aldı. Kısa bir süre sonra da 11 Eylül saldırısı gerçekleşti.

11 Eylül saldırısının ardından bu defa ABD, Üsame Bin Ladin ve El- Kaide örgütünü 11 Eylül saldırısının baş sorumlusu ilan ederek Taliban’a baskı kurmaya ve Bin Ladin’in iadesini istemeye başladı. Aksi halde Afganistan’ı işgal edeceğini deklare etti. Ancak Taliban, kendisine biat eden ve emirliğini kabul eden Bin Ladin ve örgütünü himaye etmeye devam ederek BM ve ABD’nin iade taleplerini reddetti.

Bunun üzerine ABD, 2001 yılında Bin Ladin’i yakalamak/öldürmek ve kendisi için tehdit oluşturduğunu iddia ettiği El- Kaide’nin oradaki varlığına son vermek bahanesiyle Afganistan’ı işgal etti. ABD, Afganistan’ı işgal ettikten sonra 2-3 ay gibi kısa bir sürede Taliban’ı yönetimden uzaklaştırdı. Bunu da Afganistan’ın çok dar bir bölgesinde hâkim olan Taliban muhalifi Kuzey İttifakı’na kara ve hava desteği vererek sağladı.   

Taliban’ın yönetimden düşürülmesinden sonra ABD’nin Afganistan’daki askerî varlığını ve Taliban’a karşı yürüttüğü askerî savaşı ise iki döneme ayırmak gerekir. Taliban’ın Kuzey İttifakı hükümetine karşı silahlı mücadeleye başladığı 2006 yıllarından 2014 yılına kadar ABD mevcut hükümete hem kara hem hava birlikleriyle destek verdi. Yani, bu dönemde ABD işgalci askerleri, müttefiki olan mevcut hükümetin onayı ve ‘resmî’ izni dahilinde Afganistan’ın birçok bölgesinde ve halkın yaşam alanlarında operasyonlar yaptı.

Bu dönemde ABD ve müttefiklerinin Afganistan’daki askerî varlığı 150 bine kadar ulaştı. Bu süreçte ABD askerleri birçok masum insanın canına kıyan, halkın onurunu zedeleyen çok sayıda olaya imza attı. Öyle ki, ABD’nin himaye ettiği mevcut hükümetin cumhurbaşkanı ve bazı yetkililer bile bu duruma tepki göstermek ve yapılanların Afgan onuru ve örfü açısından kabul edilemez olduğunu söylemek durumunda kaldılar.

Bunun üzerine 2014 yılında ABD ve müttefikleri, Afganistan’daki varlıklarını azaltma, askerî kamplara çekilme, şehirlere girmeme, karada operasyon yapmama, sadece Afgan hükümet ordusunu eğitme ve ona hava desteği sağlama kararı aldılar. Bu yıldan sonra ABD ve müttefiklerinin asker sayısı 150 binlerden 15-20 binlere kadar düşürüldü. Askerî kamplardan neredeyse hiç çıkılmadı ve çok nadir istisnalar dışında Taliban’la karada savaş verilmedi.

Bu süre zarfında sadece Afgan ordusu Taliban’la savaştı. ABD güçleri ise zaman zaman onlara hava desteği sağladı, o kadar. Bu anlamda 2014 yılı, ABD’nin Afganistan’daki askerî işgalci varlığı ve özellikle Taliban’la aktif savaşı açısından bir dönüm noktasıdır, denebilir. Zira bu dönemden sonra ABD, operasyonlarını İHA, SİHA ve benzeri hava operasyonlarıyla sınırlandırmış, diğer askerî varlığını ise peyderpey azaltarak sembolik düzeye indirmiş ve bazı istisnalar dışında 2014 yılından beri Taliban’la doğrudan ve fiilî olarak savaşmayı bırakmıştır. 
 

Taliban mensupları

“ABD’nin gerek şeriatla gerekse diktatörlükle yönetilen dost ve müttefik ülkeleri var”
Bu mesele bağlamında ilginç bir nokta daha var. ABD, kendisiyle 20 yıldır savaş halinde olmasına ve bu savaşta 3-4 bin askerini kaybetmesine rağmen hiçbir zaman Taliban’ı bir yapı ve örgüt olarak “terör listesine” dahil etmedi. BM de aynı şekilde. Taliban’a karşı bazı yaptırım kararları alındı ve Taliban’ın bazı yetkilileri kara listeye alındı ancak bir örgüt olarak Taliban, ne BM’nin ne de ABD’nin “terör örgütleri” listesinde yer aldı.

Bu da aslında ABD’nin de BM’nin de Taliban’ı bütünüyle yok etmek, ortadan kaldırmak ve ne pahasına olursa olsun Afganistan’a egemen olmasına engel olmak gibi bir stratejilerinin olmadığını gösteriyor. Tabii, burada bir yanlış anlamaya mahal vermemek için şu noktanın altını çizmemiz gerekir. ABD ve BM’nin, Taliban’ı “terör listesine” almadığı ifadesi, sadece bir durum tespitidir.

Yoksa, burada ABD’nin Taliban’ı “terör listesine” alması gerektiği ya da Taliban’ın terör listesine alınmaması, ABD ile iş birliği ve danışıklı dövüş içerisinde olduğu gibi bir söylem söz konusu değildir. Söylemeye çalıştığımız şey, ABD’nin Afganistan’da ilelebet kalmaya niyetli olmadığı/olmayabileceği ve başından beri neye mal olursa olsun Taliban’ın iktidarını engellemek gibi bir tutumunun ve stratejisinin olmadığı/olmayabileceğidir. Ayrıca istediği noktaya çektikten veya kendi çıkarlarına tehdit oluşturmadıktan sonra Taliban’la bir sorununun olmaması, ABD’nin genel siyaseti ve tarzıyla çelişen bir durum değildir. Nitekim ABD’nin gerek ‘şeriatla’ yönetilen gerekse diktatörlükle yönetilen çok sayıda dost ve müttefik olduğu ülkeler vardır.

Suudi Arabistan, Mısır, BAE vs. Sahada bunlar yaşanırken buna paralel olarak 2013 yılından beri Taliban ve ABD arasında barış görüşmeleri de devam etti. ABD, bu süreçte Taliban’la doğrudan ve tek başına görüştü. Yani masanın bir tarafında ABD, diğer tarafında Taliban vardı. ABD’nin desteklediği ve Taliban’ın resmî olarak tanımadığı Afganistan hükümetine ise anlaşma imzalanana kadar görüşme ve barış masasında yer verilmedi.

Nihayet 29 Şubat 2020’de ABD ile Taliban arasında anlaşma imzalandı. Bütün bu gelişmeler aslında -tıpkı Irak sürecinde olduğu gibi- ABD’nin yavaş yavaş Afganistan’daki askerî varlığını sonlandırmak istediğini gösteriyor. Zira ABD, Bin Ladin’i öldürdü ve El- Kaide’nin Afganistan’daki varlığını da hemen hemen sıfıra indirdi. Bunun yanında Afganistan’da kalmaya devam etmenin ekonomik maliyeti de çok fazlaydı. İyice zayıflayan El- Kaide ve benzeri örgütlerle mücadele vekaletini de Taliban’a havale edebilirse, artık ABD’nin Afganistan’da askerî olarak var olmasının bir anlamı kalmayabilir. 

Türkiye, hatta dünya kamuoyunda Taliban ile ABD arasında imzalanan anlaşma çok konuşulmasına rağmen anlaşma metninin içeriğine çok az yer verilmektedir. Oysa ABD’nin Afganistan’dan çekilme süreci de Taliban’ın yönetimi ele geçirme süreci de temelde bu anlaşma çerçevesinde gerçekleşti. Hatta bütün aksaklıklarına rağmen şu anki süreç de söz konusu anlaşma çerçevesinde ilerlemektedir. Bu nedenle anlaşmanın önemli maddelerini burada zikretmekte yarar vardır.

Zira anlaşma metni, hem tarafların kayıp ve kazançlarına hem de bundan sonraki süreçte kurulacak sisteme ve ilişkiye dair önemli fikirler vermektedir. Gizli maddeleri de olduğu iddia edilen anlaşma metninin kamuoyuna yansıyan kısmı ABD ve Taliban’ın karşılıklı taahhütleri, tutsak ve esirlerin serbest bırakılması, kapsamlı ve kapsayıcı ateşkes ve son olarak Afganlar arası barış müzakereleri bölümlerinden oluşmaktadır. 

ABD’nin taahhütlerini içeren anlaşma maddeleri şu şekildedir:

“- ABD ve müttefikleri, bu anlaşmanın ilanından itibaren 14 ay içerisinde bütün askerî ve sivil unsurlarıyla birlikte Afganistan’ı terk edecektir. Bu amaçla ilk 135 gün içerisinde ABD, Afganistan’daki askerî personel sayısını 8600’e indirecek, müttefikleri ve diğer NATO güçleri de askerlerini aynı oranda azaltacaktır. Buna ek olarak ABD ve bütün müttefikleri, Afganistan’daki 5 askerî üssü peyderpey boşaltacaktır.

– ABD ve müttefikleri, Taliban’ın taahhütlerini yerine getirmesi koşuluyla, kalan 9,5 aylık sürede bütün güçlerini Afganistan’dan çekecek ve askerî üsleri boşaltacaktır.

– ABD, ilgili bütün taraflarla irtibata geçip bir iyi niyet göstergesi olarak siyasi ve askerî tutsakların bir an önce serbest bırakılması için girişimde bulunmayı taahhüt eder.       

– Bu bağlamda Afganlar arası görüşmelerin başlayacağı tarihe kadar Taliban mensubu 5 bin ve devlet mensubu 1.000 kişi karşılıklı olarak serbest bırakılacaktır. Daha sonraki üç ay içerisinde taraflar kalan tutsakları bırakmayı planlayacaktır. ABD de bu hedefin gerçekleştirilmesini taahhüt eder.

– Taliban, serbest bırakılan mensupları konusunda bu anlaşmadaki sorumluluklarına bağlı kalacağını ve bu mensuplarını ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturacak bir faaliyette kullanmayacağını taahhüt eder.

– ABD, Afganlar arası görüşmelerin başlamasıyla birlikte, Taliban mensuplarına yönelik yaptırımların kaldırılmasını gözden geçirmeyi ve bu konuda BM nezdinde de girişimde bulunmayı taahhüt eder.

– ABD ve müttefikleri, tehditle veya güç kullanarak Afganistan’ın coğrafi ve siyasi bağımsızlığına veya iç işlerine müdahale etmemeyi taahhüt eder.”

Taliban’ın taahhütlerini içeren maddeler ise şu şekildedir:

“- Bu anlaşmanın ilan edilmesiyle birlikte Taliban, El- Kaide dâhil olmak üzere hiçbir kişi veya örgütün, Afganistan topraklarını ABD ve müttefiklerinin güvenliğine tehdit oluşturacak amaçlarla kullanmaması için aşağıdaki adımları atacağını taahhüt eder:

– Taliban, kendi üyeleri ve El-Kaide dâhil olmak üzere hiçbir şekilde hiçbir kişi veya örgütün, Afganistan topraklarında ABD ve müttefiklerinin güvenliğine tehdit oluşturacak faaliyetlerde bulunmasına müsaade etmeyecektir.

– Taliban; ABD ve müttefikleri için tehdit oluşturanların Afganistan’da barınamayacağını açıkça ilan edecek, mensuplarına da ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturan kişi ve gruplarla iş birliği yapmamaları yönünde talimat verecektir.

– Taliban; ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturan bütün kişi ve grupları engelleyecek, onların asker toplamasına, eğitim faaliyetlerinde bulunmasına ve lojistik destek sağlamalarına mâni olacak ve bu anlaşma gereğince onlara ev sahipliği yapmayacaktır.

– Taliban, Afganistan’da mülteci veya oturma izinli olarak ikamet eden yabancılarla, ABD ve müttefiklerine herhangi bir tehdit oluşturmamaları amacıyla uluslararası göç kanunları ve bu anlaşmadaki sorumlulukları çerçevesinde ilişki kuracağını taahhüt eder.

– Taliban; ABD ve müttefikleri için tehdit oluşturan kişilere vize, pasaport, seyahat izni veya Afganistan’a girişlerini sağlayacak herhangi bir yasal belge temin etmeyecektir.”

Anlaşma metninin son maddelerinde ise Afganistan’da mevcut sistemin yerine yeni İslami bir sistemin kurulması öngörülmekte ve yeni İslami sistemde ABD ile Taliban’ın ilişkilerinin nasıl olacağına dair karşılıklı iyi niyet temennileri ve iş birliği talepleri yer almaktadır:

“- ABD, bu anlaşmanın BM Güvenlik Konseyinde resmi olarak kabul edilmesini talep edecektir.

– ABD ve Taliban, karşılıklı iyi ilişkiler geliştirme niyetindedirler. Afganlar arası görüşmeler sonucunda kurulacak olan İslami hükümet ile ABD arasındaki ilişkilerin de iyi olmasını beklemektedirler.

– ABD, Afganlar arası görüşmeler sonucu kurulacak olan yeni İslami hükümetle ülkenin içişlerine karışmadan ve Afganistan’ı yeniden inşa etmek amacıyla ekonomik iş birliği kurmayı amaçlamaktadır.”

ABD ve Taliban arasında imzalanan anlaşma metnine bakıldığında Taliban’ın da ABD’nin de çeşitli kazanımlar elde ettiği ve birtakım tavizler verdiği görülmektedir. Bu bağlamda tarafların başarısı ve başarısızlıklarına dair şunları söylemek mümkündür:

Dünyanın süper gücü 20 yıllık savaş sonrasında, Taliban’la doğrudan ve eşit bir taraf olarak masaya oturmuştur

Taliban’ın hanesine yazılabilecek başarılar özetle şunlardır: Silahlı İslami bir örgüt olarak kendisiyle 20 yıldır savaşan ve dünyanın süper gücü olarak görülen ABD’yi kendisiyle doğrudan ve tek başına masaya oturtmayı başarmış, ayrıca masada kendisini eşit bir taraf olarak kabul ettirmiştir.

Afganistan’da tek bir yabancı askerin bile kalmamasını şart koşmuş ve bu şartını karşı tarafa kabul ettirmiştir. Afganistan’da kendi anlayışına uygun İslami bir sistem kurulması ısrarından ödün vermemiş ve bunu anlaşma metnine de geçirmiştir. ABD’nin tehditle veya güç kullanarak Afganistan’ın siyasi ve coğrafi bağımsızlığına müdahale etmemeyi kabul ve taahhüt etmesini sağlamıştır. 

Afganistan’da işgalci ve emperyalist bir güç olarak bulunan ABD hanesine ise kazanım olarak şunlar yazılabilir: 11 Eylül saldırısının sorumlusu olarak gördüğü Bin Ladin’i öldürmüş, El- Kaide ve benzeri örgütlerin Afganistan’daki varlığını minimize etmiştir.

Bundan böyle Afganistan topraklarında hiçbir kişi veya örgütün ABD ve müttefiklerinin güvenliğine tehdit oluşturacak hiçbir faaliyette bulunamayacağına dair Taliban’dan garanti ve taahhüt almıştır. Taliban’dan bu tür kişi ve örgütlerle iş birliği yapmayacağına, onlara hiçbir şekilde askerî, lojistik ve eğitim desteği sağlamayacağına, hatta vize, pasaport ve oturum bile vermeyeceğine dair taahhüt almıştır. 

Yani aslında ABD, bir yönüyle Afganistan’daki El- Kaide ve kendi ifadesiyle “terörle mücadeleyi”, 20 yıl önce Bin Ladin’i teslim etmeyi teslim etmeyi veya sınır dışı etmeyi bile kabul etmeyen Taliban’a havale etmiş görünüyor. Taliban’ın bunu yapıp yapmayacağı tartışılır elbette. Ki ben Taliban’ın böyle bir şeyi yapacağına ihtimal vermiyorum. Ancak anlaşma metninde Taliban’ın böyle bir şeyi taahhüt etmesi, ABD adına bir başarı, Taliban adına ise ilkesel bir taviz olarak yorumlanabilir.
 

“Ekonomik kriz ve IŞİD, Taliban’ı bekleyen iki büyük tehlike”
– İki yıl Afganistan’da kalmış ve sahada gözlemleri olan biri olarak, Afganistan ve Taliban’ı bekleyen tehlikeler, açmazlar ve imkânlar nelerdir dersek, önümüze nasıl bir tablo çıkarırsınız?

Afganistan halkı 40 yıldır ya işgalci güçlerle veya kendi içinde savaşmaktadır. 40 yıllık bu savaşın Afganistan halkının yüzde90-95’ine maliyeti şu olmuştur: Barınma, beslenme, eğitim, emniyet ve sağlık gibi en temel insani ihtiyaçlardan bile mahrum kalma; kelimenin tam anlamıyla yokluk, yoksulluk, işsizlik ve istikrarsızlık içerisinde yaşama; işsizliğin, yoksulluğun ve güvenlik sorununun tetiklediği madde bağımlılığı, iç ve dış göçe maruz kalma, vs…

Bu arada savaş, halkın genelini bu hale getirirken küçük bir zümreyi de Karunî düzeyde zengin etmiştir. Taliban, Afganistan’ın yönetimini ele geçirdikten sonra Afganistan savaşından beslenen ve zaten her zaman bir ayağı Dubai, Almanya, Kanada, Amerika ve Türkiye gibi ülkelerde olan o küçük zümre; yurt dışında gününü gün ederken halk ekonomik krizle cebelleşmeye devam ediyor. Evet, savaşların böyle iğrenç bir yüzü de vardır ne yazık ki. Birilerini öldürürken birilerini yaşatır. Çoğunluğu süründürürken azgın bir azınlığı ihya(!) eder. 

Durum böyle olunca Afganistan halkının yıllardır en büyük arzusu ve talebi barış ve istikrara kavuşmak; can güvenliği, iş, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir düzende yaşamak. Bu düzenin adının ne olduğu veya düzeni yönetenlerin kimliğinin Afganistan halkı için şu aşamada pek bir önemi yok. Tabii, şunu eklemek gerekir. Burada zikredilen temel taleplerin yanında daha farklı talepleri ve beklentileri olan kitleler de vardır şüphesiz. İdeolojik, düşünsel, sanatsal, kültürel, mezhebi bazı haklar; özgürlük talepleri, kadınların iş hayatında yer alması gibi… 

“Taliban’ın açmazı ekonomiyi canlandıramaması, imkânı ise yolsuzluğu önlemesidir”
Bugün itibarıyla halkın en önemli sorunlardan biri olan iç savaş, güvenlik, asayiş ve seyahat sorunu büyük oranda azalmış görünüyor. Gerçi son dönemde IŞİD saldırılarını oldukça arttırdı ve iki ayda 800’ün üzerinde insan hayatını kaybetti. Ancak yine de halk, geçen döneme kıyasla güvenlik ve asayiş sorununun büyük oranda azaldığını, bunun sevindirici bir durum olduğunu ifade ediyor.

Dolayısıyla şu aşamada Taliban’ı bekleyen iki büyük tehlike ve açmaz vardır. Biri ekonomik kriz, diğeri IŞİD’in ürettiği güvenlik sorunu. Bugün Taliban karşıtı veya yanlısı her Afganistanlıya, Afganistan’ın en büyük sorunu nedir, diye sorduğunuzda alacağınız cevap ekonomik kriz, işsizlik ve geçim sıkıntısı olacaktır. Zira ekonomik kriz, işsizlik ve yoksulluk, Taliban’ın gelmesinden sonra katlanarak artmaya devam ediyor.

Zaten çok zayıf olan ekonomik hareketlilik, üretim ve ticari hayat, şu aşamada tamamen durmuş vaziyette. Kamu çalışanları da birkaç aydır maaşlarını alamıyor. Taliban yönetimi de bunun farkındadır aslında. Hatta Taliban, düne kadar ABD ve müttefiklerinden yardım ve destek alan hükümeti, devlet çalışanlarını, resmî ve sivil kurum kuruluşları işbirlikçi, hain, dış mihrak vb. ilan ederken ve zaman zaman tekfir bile ederken bugün 20 yıldır savaştığı ABD ve müttefikleri dahil olmak üzere yabancı ülke ve kuruluşlara yardım çağrısı yapmaktadır. Çünkü ekonomik krizin yakıcı boyutlarını görüyor. Durum böyle devam ederse krizin nelere yol açabileceğinin de farkındadır. Ancak Taliban, şimdiye kadar bu sorunun çözümüne yönelik somut ve rahatlatıcı adımlar atmış değildir. 

Bu anlamda ekonomik kriz ve güvenlik sorunu, Taliban yönetimi için hem bir açmaz hem de halkın güvenini kazanmak ve endişelerini gidermek adına bir imkân olarak görülebilir. Önceki dönemde yolsuzluk, hırsızlık, kayırma, yağma ve talan başını alıp gitmişti. Ülkeye akan yüz milyarlarca dolar yardım ve yatırım, küçük bir zümre tarafından iç ediliyordu. Halka ise hiçbir faydası dokunmuyordu.

Bu nedenle Taliban, ekonomiyi biraz canlandırabilir ve yolsuzluğun önüne geçebilirse, diğer yönetime kıyasla büyük bir fırsat yakalayabilir. Taliban’ın yolsuzluk ve hırsızlıkla mücadele konusunda öneki yönetimden daha başarılı olacağını öngörmek zor değildir. Ancak ekonomiyi canlandırması ve istihdam yaratması o kadar kolay olmayacak gibi. Görünen o ki, ekonomik kriz, istihdam ve güvenlik sorunu; Taliban’ın en büyük sınanma alanı olacak. Taliban, bu sorunlarla baş edemezse uzun süre yönetimde kalması güçleşir. 

“Temel ve ortaöğretimde karma eğitim sistemi yok, yükseköğretimde ise var”
– Kabil Üniversitesi’nde görev yapmış bir akademisyen olarak, Afgan halkının kronik sorunlarından biri olan eğitimsizliğine dair bize sahada gözlemlerinizi paylaşır mısınız? Temel eğitimden üniversiteye kadar eğitim sistemini, uygulamalarını, müfredatını vs….

Malumunuz olduğu üzere Taliban öncesi Afganistan devletinin resmi adı Afganistan İslam Cumhuriyeti’dir. Yani Afganistan resmî olarak İslami bir yönetim şekline sahipti. Bu çerçevede Afganistan eğitim sisteminin amaçları, ilkeleri, hedefleri, müfredatı ve ders içerikleri metin üzerinde yoğun İslami vurgular içermekteydi. Milli vurgular da hakeza. İlköğretimden yükseköğretime kadar her kademede İslam kültürü ve dini içerikli dersler mevcuttu.

Ayrıca Kur’an öğretiminin yanında din eğitiminin de verildiği resmi ve özel medreseler de çok yaygındı. Temel eğitimden ortaöğretime kadar kız okulları ile erkek okulları veya sınıfları ayrıydı. Yani karma eğitim sistemi yoktu. Kızların başörtüsü takma zorunluluğu vardı. Yükseköğretimde ise genelde karma eğitim hâkim olmakla birlikte ayrı sınıflarda eğitim veren bazı fakülteler ve bölümler de vardı.

Bunun yanında tamamına yakını Batıda eğitim görmüş, ‘fulbright bursluları’ olarak adlandırılan, baştan aşağı yolsuzluğa batmış üst düzey bürokratlar ve hükümet yetkilileri; kendilerini destekleyen ve himaye eden ABD ve Batının ‘seküler toplum inşası, tepeden modernleştirme ve feminizm ve kadın’ bağlamında kendilerine verdiği ev ödevlerini yerine getirmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Söz gelimi Yükseköğretim Bakanlığında “GENDER/ Toplumsal Cinsiyet” birimi vardı. Kadın bakanlığı vardı.

Milletvekili seçimlerinde her ilde kadın kotası vardı. Son mecliste 240 milletvekilinin 68 kadındı. Her ilde kadın işlerinden sorumlu kadın vali yardımcısı vardı. Ancak ne hikmetse bu alanda faaliyet yürüten bürokratların ve kadınların çoğunluğunun gerçek anlamda temiz toplum, sosyal adalet ve yolsuzlukla mücadele gibi bir dertleri yoktu. Büyük çoğunluğunun tek derdi ülkeye akan milyarlarca dolardan payını almaktı. Bunun yollarından biri de bu alanlarda faaliyet yürütmekti.    

Afganistan’da eğitim ve eğitim sistemine dair sağlıklı nicel verilere uluşmak pek mümkün değildir. Ancak formel eğitimin nicel olarak da nitel olarak da iç açıcı olmadığı bilinen bir durumdur. Okulların ve dersliklerin fiziksel ve teknik imkanları, nitelikli insan kaynağı, akademik kadro, okur-yazarlık oranı, okullaşma oranı… Bütün bu alanlardaki veriler ne yazık ki çok düşük.

Bir örnek vermek gerekirse Afganistan genelinde onlarca özel ve devlet üniversitesi olmasına ve binlerce öğretim elemanı olmasına rağmen bütün ülkede bildiğim kadarıyla sadece üç alanda doktora programı vardır. Fars Dili ve Edebiyatı, Peştu Dili ve Edebiyatı ve İlahiyat. Bunun sebebi ise doktora programı açmak için yeterli sayıda ve yeterli unvana sahip öğretim üyesinin bulunmaması. Oysa yurt dışında yaşayan Afganlar arasında her alanda akademik yeterliğe ve unvana sahip yüzlerce akademisyen vardır.  

Temel eğitimden yükseköğretime kadar başta kızlar olmak üzere şehirlerdeki okullaşma oranı kırsal kesimlere oranla çok daha yüksektir. Taliban öncesi dönemde Taliban’ın etkin olduğu bölgelerden hükümetin yönettiği büyük şehirlere yoğun olarak yaşanan göçün temel sebeplerinden birisi de eğitim imkânlarından yararlanmaktı. 

Ben yaklaşık iki yıl Kabil Üniversitesi Dil ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde misafir öğretim elemanı olarak görev yaptım. Bu süre zarfında daha çok kendi öğrencilerim olmak üzere üniversite gençliğini gözlemleme fırsatı buldum. Bölümümüzdeki öğrencilerin üçte ikisini kız öğrenciler oluşturuyordu. Çok dilli bir toplum olan Afganistan gençliğinin dil becerilerinin oldukça iyi olduğunu gördüm. Onca sosyo-psikolojik soruna ve maddi imkânsızlığa rağmen öğrencilerdeki öğrenme, başarma ve hedefine ulaşma azmi takdire şayandır.          
Bugüne gelecek olursak temel eğitimden yükseköğretime kadar insanların eğitim görme isteği, azmi ve talebi; 20 yıl öncesiyle kıyaslanamayacak düzeyde artmıştır.

Gençlerin en büyük talebi yarım kalan eğitimlerine kaldıkları yerden devam etmektir. Anne babaların da iş ve istihdamdan sonra en büyük talepleri çocuklarının eğitim haklarından yararlanabilmesidir. Taliban yönetimindeki Afganistan’da şu an itibarıyla okulların ve üniversitelerin durumu şu şekildedir. Devlet üniversiteleri henüz açılmadı. Özel üniversiteler ise açık. Yükseköğretimde kadın ve erkeklerin ya derslikleri ayrı olması ya da ayrı zamanlarda ders verilmesi şartı getirildi. Ayrıca kadın öğrencilere kadın hoca, erkek öğrencilere de erkek hoca ders vermelidir. 

“Taliban, kadınların eğitim ve çalışma hayatına ilişkin kademeli bir geçişi uygulayacak gibi”
Temel ve ortaöğretime gelince, ülke genelinde ilkokullar açıldı ve ilkokullara kızlar da erkekler de gidebiliyor. Ancak ortaokul ve liselere şimdilik sadece erkekler gidebiliyor, kızlar ise gidemiyor. Buna rağmen geçen hafta itibarıyla ağırlıklı olarak Özbek, Türkmen ve Taciklerin yaşadığı Mezarı Şerif, Badahşan, Cevizcan ve Saripul gibi bazı kuzey bölgelerinde kızlar da ortaokul ve liselere gitmeye başladı.

Taliban yönetimi nezdinde tartışmalı ve çetrefilli bir konu olan kızların eğitimi meselesi ile ilgili bu farklı uygulamanın gerekçesi bölgesel hassasiyetlerin göz önünde bulundurulması mıdır, valilerin kendi kararları mıdır, bölgedeki âlimlerinin baskısı mıdır, yoksa Taliban’ın kızların eğitimine aşamalı olarak izin veren merkezi bir kararı mıdır, henüz belli değil. Ancak böyle bir uygulamanın ilginç olduğunu belirtmek gerekir. 

Kızların tamamına yakının en büyük kaygısı Taliban’ın kendilerine eğitim hakkı tanıyıp tanımayacağı, tanıyacaksa kademe veya alan sınırlaması yapıp yapmayacağıdır. Tabii, bir de kadınlara çalışma hakkının verilip verilmeyeceği veya ne düzeyde verileceği konusu da tahsil görmek veya çalışmak isteyen kadınların temel kaygı ve endişelerini oluşturmaktadır.

Taliban, resmi olarak kızların okuma ve kadınların çalışma hakkının tanınacağını, bu konuda bir problem yaşanmayacağını belirtti. Ancak aradan geçen iki buçuk aya rağmen bu konudaki belirsizlik ve halkın endişesi ortadan kalkmış değildir. Zira bu beklentide olanların önemli bir kesimi, Taliban’ın kızların okumasına ve kadınların çalışmasına izin verse de bunu çok dar alanlarla sınırlayacağını düşünmektedir veya bundan kaygılanmaktadır. 

“Taliban’ın kuracağı İslami sistem, İsmailağa Cemaati’nin dinî anlayışına yakın bir sistem olur”
– Afganistan’da Taliban’ın iktidara gelişi, dünyada radikal İslami hareketlerin geleceğini de tartışılır kıldı. Taliban yönetimi, İslami hareketlere yönetimsel ve yöntemsel bir model oluşturur mu yoksa buradan bir şey çıkmaz mı şeklinde düşünenlerdenseniz?

İslami bir hareket olan Taliban’ın Afganistan’da iktidara gelmesi, şüphesiz diğer İslami hareketler nezdinde ve kısmen İslam toplumlarında belli bir heyecan, tartışma ve gündem oluşturacaktır. Üstelik bu tartışma kimileri nezdinde model bağlamında tartışılırken bazı radikal hareketler nezdinde uzlaşma, yozlaşma ve taviz bağlamında tartışılacaktır. Yani kimi İslami kesimler, Taliban’ı model bir İslami yönetim olarak sunarken kimileri de İslami dozunu yeterli görmeyecek ve onu işbirlikçi sistem olarak tanımlayacaktır.

Hatta benzer bir tartışma ve ayrışmanın Taliban’ın kendi içerisinde de gerçekleşeceğini söylemek abartı olmaz. Ancak ben şahsen Taliban’ın adalet, hukuk, hürriyet, fikir, ilim, kültür, sanat, eğitim vs. bağlamında İslam toplumlarına model oluşturabilecek birikimden, düşünsel derinlikten, ufuktan, dinî anlayıştan ve hikmetten uzak olduğu kanaatindeyim. Türkiye okurunun zihninde somut bir tasavvurun oluşması açısından bir örnek vermek gerekirse, Taliban’ın kuracağı İslami sistem, en iyi ihtimalle İsmailağa Cemaati’nin; dinî anlayışına, şeklî dindarlığına, dünya görüşüne, geleneksel anlayışına ve yaşam biçimine yakın bir sistem olur.

Nitekim Türkiye’de dini yorumlama biçimi, hadis anlayışı, şeklî dindarlık anlayışı ve Nakşî kökenlere dayanma bakımından Taliban’a en yakın yapı yaygın algının aksine ne İslamcı yapılardır ne de selefi-radikal yapılardır. Bu çerçeveden bakınca Türkiye’de, Taliban’a en yakın yapı, İsmailağa Cemaati ve buna benzer yapılardır.        

“Afganistan’daki kaosta, ABD’nin payından ve emperyalist politikasından Türkiye’de pek söz edilmez”
– Marksist Slovaj Zizek’ten tutun Gjason Linkins’in The New Republic sitesinde “Afganistan’da Savaş Bir Sahtekârlıktı” yazısına kadar batı medyasında ABD hegemonyasının sonu türünden oldukça eleştirel yazılar çokça görmemize rağmen, Türkiye’de daha çok Taliban-Kadın ilişkisi üzerinden baskıcı rejim tartışmaları yapıldı. Emperyalizm, işgal, hegemonik mücadele, jakoben modernleştirme, uluslaştırma konuşulmadı bile. Bu oryantalizm mi oksidentalizm mi İslamofobi mi yoksa başka bir şey mi sizce?    

Konuyla ilgili herkesi kapsayacak şekilde bir genelleme yapmak istemem, haddimi de aşmak istemem, ama Türkiye’de İslam dünyasına ve Doğuya dair popüler siyasal okumaların, yorumların ve bilimsel çalışmaların çoğunun Batılı bir perspektif taşıdığını belirtmek gerekir. Bunun en tipik örneği de Afganistan’la ilgili değerlendirmelerdir. Tabii, burada Batıdan kastımız, Batının resmî yaklaşımıdır. Yoksa sizin de belirttiğiniz gibi Batıda, Batının resmî ideolojisine, stratejisine ve emperyalist politikalarına karşı çok nitelikli eleştiriler de vardır.   

Türkiye’de popüler Afganistan değerlendirmelerinde biçilmiş bir kalıp gibi Batıya öykünmeci, Doğuyu hor gören, Afganistan halkını tahkir eden ve İslam düşmanlığı da barındıran yorumlara bolca rastlamak mümkündür. Ancak Afganistan’ın bu halde olmasında ABD’nin payından, işgalciliğinden ve emperyalist politikalarından pek söz edilmez. ABD’nin Afganistan işgalinde kendi halkından topladığı vergilerle 20 yılda 4 trilyon dolar harcadığını ve bir yönüyle kendi halkını da sömürdüğünü, buna rağmen Afganistan’ı âbâd etmediğini, aksine harabeye çevirdiğini görmezden gelen bir değerlendirme iyi niyetle izah edilemez.

Meseleye sadece bu açıdan bakılsa bile ABD’nin Afganistan’da hem emperyalist hem zorba hem de ahmakça bir siyaset izlediği anlaşılabilir. Bunun dışında 20 yıllık süre zarfında ABD’nin yetiştirdiği, sözde ‘medenileştirdiği, modernleştirdiği’, sekülerleştirdiği, feministleştirdiği o ‘model’ kadro; boğazına kadar yolsuzluk ve kayırmacılık içerisinde yüzüyordu.

Bu kadronun, örneğin Afganistan’ı bir ahtapot gibi saran ve işgal döneminde ABD’nin ve hükümetin gözleri önünde yüzlerce kat artan uyuşturucu ticareti ve madde bağımlığıyla ilgili kayda değer hiçbir karşıtlığı, rahatsızlığı ve faaliyetleri olmadı. Şimdi bütün bunları görmeyip Afganistan meselesini sembol birkaç mevzu üzerinden değerlendirmek, pek iyi niyetli bir yaklaşım olmasa gerek.    

Bu anlamda ben, Türkiye’deki Afganistan değerlendirmelerinde oryantalizm ve İslamofobi dışında önemli bir sorun daha olduğunu düşünüyorum. Gördüğüm kadarıyla popüler Afganistan analizlerinin çoğu yüzeysel, sığ, parçacı, içerikten yoksun ve sahadan bîhaber yaklaşımların ürünüdür.