Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 19-10-2021 11:03   Güncelleme : 22-10-2021 12:10

Ali Bulaç: Hem İslam dünyası hem de küresel düzeyde, İslam'dan başka çıkış yolu görmüyorum (2)

Ali Bulaç: Hem İslam dünyası hem de küresel düzeyde, İslam'dan başka çıkış yolu görmüyorum (2)

Naman Bakaç,  Independent Türkçe'de  Ali Bulaç ile “İslamcılık, modern menşe’li söylem ve sistemlerin; teyidi, uzantısı ve meşrulaştırıcısı değildir” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi. 

İşte söyleşinin ikinci bölümü:

İlk bölümü dün yayımladığımız Ali Bulaç röportajının ikinci ve son bölümünü okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

Ali Bulaç ile kuşkusuz güncel siyasal meselelerden tutun ekonomik ve kültür dünyasına değin birçok aktüel tartışmalara ya da Yeni Şafak ve Zaman gazetesinde yazdığı dönemdeki düşünsel yazılarından şu anda yargılaması devam eden davasına kadar birçok başlığa yer vermedik.

Çünkü tematik bir röportaj olmasına özen gösterdik.

Ali Bulaç: İslamcılık, modern menşe'li söylem ve sistemlerin; teyidi, uzantısı ve meşrulaştırıcısı değildir (1)

İslamcılık akımı veya İslami hareket üzerine olan bu röportajımızda Bulaç'la; düşünsel ve siyasal duruşunu, İslamcılık akımının doğuşunu, İslamcılığın temel aktörlerini, retoriğini, referans kaynaklarını, zaaflarını, imkânlarını, liberalizm ve sosyalizmle olan ilişkisini, Türkiye-İran-Mısır ve Hind Alt kıtasındaki İslamcı hareketleri, İslamcılığın Kürt Sorununa bakışını, Batı aydınlanması ve düşüncesine yönelik bakışı, İslam-Demokrasi ilişkisini, hala neden İslamcılığı savunduğunu ve son olarak "İslamcılığın öldüğü"; "Siyasal İslam'n İflası" ya da "Siyasal İslam'ın çöktüğü" tartışmalarına yönelik bakışını içeren uzunca ama oldukça kavramsal, tarihsel, düşünsel ve katmanlı bir yolculuğa çıktık

"Muhafazakâr aydınlarımız 18'inci yüzyıl akılcılığı ve 19'uncu yüzyıl pozitivizmiyle, Sünni paradigmanın iflas ettiğini söylüyorlar"

- İslami düşüncenin kriz içinde olduğu, modern(ist) ve postmodern(ist) düşünce karşısında cılız kaldığı ya da üretemediği vb argümanlar, İslamcı ve Müslüman simalar tarafından tartışılıyor. İlginçtir Batı'da ise; Immanuel Wallerstein, Jean Baudrillard, John Esposito hatta Jürgen Habermas gibi isimler ise Batı'nın tıkanıp, modernizmi sorgular oldukları böylesi bir dönemde, İslam'ın dünya sistemine ruh katabileceği veya imkânları konuşuluyor olmasını neyle izah etmek gerekir sizce?

Önce bir yanlışı düzeltmek lazım. Kriz içinde olan İslam değil, Müslümanlardır. İslam'ın krizi dediğimiz zaman edebi bir cümle kullanmış oluyoruz, bunun ise bir gerçeklik değeri yok. Elbette İslam ile Müslümanlar arasındaki ilişki birbirlerinden büsbütün kopuk değildir. Bakış açısına göre İslam Müslümanların hem aynıdır hem gayrıdır; ama ne aynıdır ne de gayrıdır.

Batı'da sözünü ettiğiniz düşünce adamları, tecrübe etmekte oldukları beşeri bir havzanın içinden kendilerine ve dünyaya bakıyorlar. Almanların ünlü filozofunun Batı'nın dünyaya sekülerlikten ve sekülerliğin nihilizminden başka bir ihraç ürünü kalmadığını söylemesi önemli değil mi?

Keza yakınlarda vefat eden Wallerstein, liberal kapitalizmin nasıl bir "dünya sistemi" haline gelip derin ve ikiyüzlü, ahlaksız eşitsizliklerin sebebi olduğunu açıklıkla ortaya koymadı mı?

Bizim pozitivist Aydınlanmacılarımız gibi, dindar-muhafazakâr aydınlarımız da hala 18'inci yüzyıl akılcılığı ve 19'uncu yüzyıl pozitivizminden bakıp Sünni paradigmanın iflas ettiğini söylüyorlar.

Tabii ki Sünniliğin ve Şiiliğin çok sayıda sorunu var, temel varsayımlarıyla yeni bir dünya kurulamaz, bu da doğru; ama onların krizde olduğunu söyledikleri Sünnilik veya Şiilik'i bahane ederek kastettikleri İslam'dır.

Peki, ben bu geç kalmış dindar-muhafazakâr Aydınlanmacılara soruyorum: 

a- Sizin referans aldığınız, idealiniz olan bugünkü modern ve postmodern dünyadan başka bir şey mi? Öyle ise eğer, yukarıda isimlerini saydığınız filozofların eleştirilerinin bir anlamı, değeri yok mu? Kertenkele deliğine girdiler diye biz de batılıların kertenkele deliğine mi girelim? 

b- Sünni ve Şii doktrinleri eleştirmek hem hakkınız hem göreviniz ki ben de eleştiriyorum. Peki, eleştirirken hangi usulü kullanıyorsunuz? Neye göre eleştiriyorsunuz? Tarihte Müslümanların geliştirdiği düşünme usulü, fıkıh usulü bütün imkânlarını kullandı da, tükendi mi?

"Liberallerin, 'Batı haklar ve özgürlükleri formüle etti, paket halinde uygulayalım' yaklaşımları, tipik bir Kemalist konformizmdir"

Bu zatların eleştiri ve itirazları sadece zihinsel bir konformizmdir. 2000'lerde Türkiyeli liberallerle tartışırdık. Onlar derlerdi ki, "Haklar ve özgürlükler konusunda yeni araştırmalar yapmaya gerek yok. Batı yeterince araştırdı, düşündü ve formüle etti. Paket halinde alıp uygulayalım."

Bu tipik bir Kemalist konformizmdir. Oranın mutfağında pişti, sen servisi yap otur ye!

Eyvallah, Batı'nın geldiği nokta küçümsenemez, büyük ve değerli bir beşeri tecrübedir, bundan azami derecede istifade edeceğiz. Ama o mutfakta ya bazı yemeklerde likör ve domuz eti kullanılmışsa sen alıp yiyecek misin?

Senin hiç mi değerler sistemin, hassasiyetlerin, kırmızı çizgilerin yok? Hem Batı'dan olduğu gibi ithal ve iktibas ayıp değil mi? Sen hiç mi katkı yapamazsın?

Batı kendini acımasızca eleştiriyor, senin ithal ve iktibasların bu eleştirileri görmezlikten geliyor, mevcut bu durum maalesef gelinen noktanın çok gerisinde kalıyor.

Dikkat edin, İslamcılığın öldüğünü, Sünnilik ve Şiilik üzerinden aslında İslamiyet'i marjinalleştirmek, özelleştirmek ve izafileştirmek isteyenlerin, gidip kendilerine seçtikleri "yeni yerleri" laiklik, ulus devlet, Kemalizm veya iki buçuk milyar insanı canından bezdiren Sosyalizm-Marx süblimasyonudur.

"Demokrasi siyasal çoğulculuğa açık ama sosyo kültürel çoğulculuğa kapalı"

- İslami düşüncenin modern düşünceyle kurduğu analojik perspektife dair olumlu ve olumsuz bakışlar var bildiğiniz gibi. Şûra-demokrasi ikilisi, özgürlük-hürriyet ya da özetle "Batı'da olan şey, bizde de var" yaklaşımı. Şûradan demokrasiye giden bir hat var mıdır, yok mudur? Ya da bu analojik bakışa dair yaklaşımınız nedir?

19'uncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan İslamcılığın usule ve kurucu bilgiye göre üç zaafı vardı: Kartezyendi, ilerlemeciydi ve analojiler yapıyordu. Ben o neslin İslamcılarını mazur görüyorum, çünkü henüz Batılı tecrübe bugünkü merhalesine gelmiş değildi.

Akılcılık ve pozitivizm, bilimcilik zirve yapmıştı. Ama Kartezyen felsefe ve ilerlemenin beşeriyetin getirdiği nokta ortada. Dünya nüfusunun yüzde 20'si belki maddi refah içinde, yüzde 80'i sadece yoksul değil, aynı zamanda acılar içinde kıvranıyor.

Sorunuzda değindiğiniz "şûra-demokrasi ilişkisi" de bu yönde. Şûra bütünüyle demokratik rejimin temeli değildir. Şûra ve istişare siyasal sistemin, yönetimin temelidir. Ama demokrasi bambaşka bir şey. Ben "Din ve Siyaset" adlı kitabımda bu konuyu uzun uzadıya tahlil etmeye çalıştım.

Batı demokrasi ile beşeriyetin siyasi tarihine, büyük katkılar sağladı. Bunu görmezlikten gelmek yanlıştır. İlkin iktidarı seçimle, belli periyodlarla ve şiddet kullanılmadan el değiştirmesi teamülünü getirdi. Bizim dört halifemizin ikisi suikastla, biri ihtilalle öldürüldü.

Tarih boyunca bizde yönetimi belirleyen yegâne faktör kılıcın gücüdür. Batı kuvvetler ayrılığı prensibini getirdi. Hukukun üstünlüğü ilkesini sistemin temeli yaptı; ifade özgürlüğü ve muhalefet hakkını yasal teminat altına aldı. Müslümanlar bunları başaramadılar.

Amerika'da allame-i cihan olsan iki dönem seçilirsin; bizde biri başa geçti mi kayd-ı hayatla gelir, ölünceye veya ona karşı darbe yapılıncaya kadar gitmez. Yukarıda saymaya çalıştığım demokrasinin artıları.

Demokrasi siyasal çoğulculuğa açık ama sosyo kültürel çoğulculuğa kapalı. Yasa yapılırken sonuç itibariyle çoğunluğun oyunun esas alınması, söz konusu çoğulculuğa imkân vermiyor, monolotik bir sistemin çoğunlukçu karakterine dönüşüyor.

Çoğunluğun desteğiyle iktidar olanların dışındakiler, muhalefette kalıyor ve iktidar umuduyla dört veya beş sene beklemeye giriyorlar. Bazıları ise kıyamete kadar iktidar şansına sahip olamıyorlar bile.

Ben bir ülkede veya toplumda var olan bütün sosyolojilerin kuracakları ortak bir hükümet sisteminin, demokrasinin sağlamakta yetersiz kaldığı çoğunlukçu tahakküm ve gelir adaletsizliğine çözüm olacağını düşünüyorum. Bu konuyu en geniş çerçevede "Medine Sözleşmesi" adlı kitabımda 'Toplumsal Sözleşme' bölümünde ele aldım.

Söz konusu ihtirazı kayıtları koyarken, yapacağımız eleştirilerimizin demokrasinin bugün geldiği noktanın gerisinde olmamasına ve demokrasi eleştirisinin bölgedeki diktatörlüklere, monarşilere ve otokrat yönetimlere cevaz teşkil etmemesine dikkat etmeliyiz.

Demokrasiyi eleştireceksek, önerilerimizin onun gerisinde değil, ilerisinde olması lazım, yoksa tabii ki demokrasi insanın siyasi hayatında önemli kazanımlar sağladı.
 

"Cehd tefekkürün, içtihad fıkhın, mücahede nefisle mücadelenin, cihat ise dinin temelidir"

- İslam düşüncesinde bildiğiniz gibi tartışılan birçok başlık var. Bunlardan biri de cihat-içtihad başlığı. İslamcı hareketler cihadı değil de İçtihadı daha önceleyen bir paradigmaya sahip olsalardı, İslam dünyasında sosyoekonomik tablodan tutun kültür ve sanata kadar birçok alanın başka bir çehreye bürüneceğine dair okumalar var. Siz bu okumayı haklı buluyor musunuz? Yoksa cihadı öncelemek, tarihsel ve toplumsal şartların bir sonucu olduğu için kaçınılmaz mıydı?

Dört önemli terim birbirleriyle ilgilidir; bunlar: cehd, içtihad, mücahede ve cihat. 

Cehd daha çok tefekkürle ilgili yoğun çabadır ki, felsefe ve kelam ancak bu yoğun çaba sayesinde gelişir. Bu yönde iyi örneklere sahip olduğumuz gibi kötü örneklere de sahibiz. Kelam, İslam inancını harici inançlara ve doktrinlere karşı akli temelde savunma gayreti sonucu ortaya çıktı.

Felsefe ile zihinsel bağı var, ama felsefe 12'nc, yüzyıldan başlamak üzere gerileyince Kelam da geriledi. Fatih Sultan Mehmet'in felsefi tartışmaları itibarsızlaştırması tefekkür hayatının yoksullaşmasına, ilerleyen yüzyıllarda tabiat ilimlerinin medreselerdeki müfredattaki saatlerinin azalmasına yol açtı.

Sonraları ortaya çıkan selefi akımlar sadece felsefeyi değil, Kelamı da yargıladılar, okutulmasına cevaz vermediler. Halen bazı Arap ülkelerinin ders programlarında Kelam müfredatta yer almaz. Bu zihinsel cehdin zayıflamasının sebeplerinden biridir.

İçtihad fıkhın temelidir. Emevilerden başlamak üzere Abbasiler zamanında zirve yaptı, muazzam fıkıh/hukuk okulları oluştu. Belki de tarihin en büyük hukukçuları ortaya çıktı. Emeviler kader inancını empoze ediyorlardı ama resmi ideoloji ilan edip herkesi buna inanmaya mecbur etmiyorlardı.

Kısaca Emeviler, Abbasilere ve bugünkü İslam ülkelerindeki yönetimlere göre daha 'özgürlükçü' idi. Muaviye "Benim hilafetime karışmayın, nasıl inanırsanız inanın" derdi. Diğer taraftan, Emeviler tabii ki uydurma hadisler üreterek kaderciliği yayıyordu. Kötü dönem Abbasilerle başladı.

Halife Me'mun. Halk-ı Kur'an konusunu bahane edip resmi mezhep/görüş ilan etti, buna inanmayanları zindanlara attı. Sonraki Abbasi halifeleri bununla da yetinmedi, 500 civarında faaliyet gösteren fıkıh mezhepleri ve imamlarının kendi iktidarları için tehdit oluşturduklarını düşünerek "içtihad kapısının kapandığı"nı ilan ettiler.

Onlara göre artık Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik ve Ahmed ibn Hanbel'den daha yetkin müçtehid gelmeyecek, yeni içtihadlar yapmak da sapıklıktır. İktidarlar bir yandan mezhep imamlarını yüceltirken, öte yandan fıkhı ve içtihad kurumunu itibarsızlaştırıyorlardı.

Bunun iki yıkıcı sonucu oldu: Biri mezhepler etrafında fırkalaşma belirginleşti ve iktidarla ilişkisi iyi olan fırka kendini resmi mezhep ilan etti; diğeri büyük müçtehitler içtihad yaparken, nassları referans alıyorlarken, mezhep bilginleri bu sefer nass yerine mensup oldukları mezhep imamlarının içtihatlarını referans almaya başladılar. O gün bugün fıkıh döndü, taşlaştı, iş ve işlev göremez hale geldi.

"Cihat İslam'ın temelidir, ama tarihte fetihçi/ganimetçi bir motivasyona dönüştü"

Mücahede ise tasavvuf alanında kişinin kendi nefsiyle mücadelesinin ismidir. Değerli ve gerekli bir çabadır, ama özellikle Bağdat merkezli zühd ve takvaya dayalı tasavvufun yerini, Horasan merkezli mistik ve mitolojik tasavvuf akımları ve tarikatlarının yer alması sonucu mücahede fenafillah, dünyadan kopma, bencil bireyselleşme ve kurtuluşçu karaktere büründü.

Cihat İslam dininin temelidir, ama tarihte fetihçi/ganimetçi halife, sultan ve padişahların savaşta kullandıkları motivasyona dönüştü. Tarihteki fetihlerin kahir ekseriyeti ganimet ve hükümranlık amaçlı olup, İslam'ın konuyla ilgili hükümlerinin hakiki maksadı açısından meşruiyetleri şüphelidirler.

Cihatın nasıl manipüle edildiğini gören Ömer bin Abdülaziz, fetihlere son vermiş, Azerbaycan'ı ve Ermenistan'ı fethe (talana) giden orduları geri çekmişti. Ancak 19'uncu yüzyılda sömürgeciliğe karşı mücadele cihatla yapıldı, bu çok değerliydi, bu akıma sufi akımlar da katıldı ve Müslümanlar topraklarını emperyalist işgalcilerden cihat sayesinde kurtardılar.

En geniş anlamında cihatı, cehd, içtihad ve mücahede olarak anlamak gerekirse, İslam iman ve cihat dinidir. Cihat Müslümanın dinamizmi, hareket halindeki ruhudur. 

"Şii türbelerini, Sünni mescitlerini havaya uçurmak cihat değildir"

20 yüzyılda konan cihat örneklerinde ciddi problemler var. Müslümanlar; İçtihadın ve Kelamın cehdini, fıkhın içtihadını, tasavvufun ve irfanın mücahedesini bir kenara atıp salt savaşa ve darbeciliğe indirgediler. Cihat kavramını iki şey zedeledi:

İlki cihatın darbecilik, terör ve şiddetle aynı şey anlaşılması, diğeri Müslümanların birbirlerine karşı yürüttükleri utanç verici saldırı ve katliam girişimlerine de 'cihat' demeleri. Bugün maalesef cihat denince akla katliamlar, terör ve şiddet gelmektedir.

Cihat ahlaki bir görev olup adaletin, özgürlüğün, hukuk ve ihtiramın sağlanması için kişinin İslam'ın vaz'ettiği hukuktan sapmayarak, sırf Allah yolunda ve O'nun rızasını kazanmak üzere malı ve canı ile yürüttüğü mücadeledir.

Mezhebi, sınıfsal, kabilevi/etnik, ulusal, şahsi gayelerle olan çatışma ve savaşlar cihat kapsamına girmez. Yahudi, Hıristiyan veya başka inançtan olsun kadın ve çocukları, sivilleri katletmeyi hedef alan saldırılar nasıl cihat olur? Şii türbelerini, Sünni mescitlerini havaya uçurmak cihat değildir.

"İnsan toplulukları arasındaki ilişkinin temeli olan 'tearuf' anlama ve tanımaya dayalıdır"

- İslamcılığın ötekilerle olan ilişkisini konuşalım diyorum. İslamcıların kendi mahallesi dışındakilere söylem ve pratik düzlemde hitap edemediği ya da bir vizyon üretemediği eleştirileri var. Bunun nedeni düşünsel mi yoksa aktörlerin yetersizliği midir? Düşünsel ise hangi parametrelerinden kaynaklanıyor? Aktörler ise İslamcı aktörler nasıl bir örneklik sergilemeliler ki bu sorunu aşabilsinler?

İnsan yeryüzünde tek başına yaşayamaz. Ünsiyet özelliği onun doğası gereği başka insanlarla bir arada yaşamasını zorunlu kılar. Sosyal hayat insanların küçüklü büyüklü topluluklar halinde yaşamalarıyla kurulur. İnsan tab'an medenidir.

Başka canlılardan bazı türler de bir arada yaşıyor, ama onların bir aradalığı sosyal hayat kategorisine girmez. Çünkü onların düşünme, akletme ve sorumluluk (emanet) yüklenme ehliyetleri yoktur, yaptıklarından dolayı bir hesap da vermeyecekler. Kültür ve medeniyet insani etkinliklerin ürünüdür.

Medeniyet, Medine'nin ortaya çıkmasıyla başlar. Medine, tab'an medeni olan insana özgü çok yönlü etkinliklerin toplamıdır. Medine'nin hangi temeller üzerinde kurulduğu meselesi insanın kendini ve başkalarını algılama biçimiyle ilgilidir.

İnsan önce kendini algılar. Çevresinin ve devraldığı tarihsel birikim ve mirasın ona yardımı ve katkısı olur sadece. İlk doğumundan itibaren çocuk sanki dipsiz ve karanlık bir kuyudan yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar.

Gün ışığıyla tanıştıkça, sosyal ve fiziki çevreyle ilişkileri geliştikçe kendisi ve çevresiyle ilgili algıları inkişaf eder. Sanki üzerinde kat kat örtüler var ve her aşamada bilinci üzerinden bir örtü kalkar. İnsanın ilk farkına vardığı şey, bizzat kendi öz-varlığıdır. Yani nefsi.   

"Batı'nın ötekiyi algılama biçimi, tanımlamaya ve tehdide dayalıdır"

- Anladığım kadarıyla sorunun kaynağını, düşünsel parametrelere bağlıyorsunuz. Öyleyse buradan Batı ve İslam düşüncesinin kavramsal dünyasında yer alan; öteki, farklılık, tehdit, marifet, tearuf, birlik, çoğulculuk, ontoloji gibi kavramları açım(k)lamaya çalışsanız bize?

Ma'rifet, hiçbir zaman kendi başımıza bırakılmadığımızı ve bu varlık âleminde yalnız yaşamadığımızı bilmemizdir. Her zaman içinde yaşamakta olduğumuz bir fiziki ve sosyal çevremiz var. Çevremiz bizden olmayan "ötekiler"den teşekkül eder.

Doğru bir insani bilinç mihverinde öteki insanlarla ilişkimiz onları da "tanıma" temelinde gelişir. İşte bu farklı insan toplulukları arasındaki ilişkinin temelini teşkil eden "tearuf"tur. Tearufun iki aşaması var, biri "anlama", diğeri "tanıma."

Anlayan ve tanıyan insan başkalarıyla sağlıklı ve kendini geliştirici ilişkiye girer. Bu ilişki biçiminde kuşkusuz"öteki" var, ama "öteki" tanımlama sonucunda "ötekileştirilmemiş" ve bir "tehdit" unsuru olarak algılanmamıştır.

Batı'nın kendini ve ötekiyi algılama biçiminde Hegel'in anlattığı üzere, durum tamamen farklıdır. Bu kavramsal çerçeve içinde öteki bir tehdittir ve kendini tanımak isteyen özne, ötekini tanımlar.

'Öteki'yi tanımlama sebebi, onun tanım gereği ve benden farklı ve apayrı bir özne olması dolayısıyla "tehdit" olmasıdır. Bir tehdit ancak tanımlanır, onunla sürgit bir arada yaşanmaz. Tanım da çoğu zaman ötekiyi tanıma değil, onu tehdit olarak algılamamızı kolaylaştıran bir "imaj inşaı" şeklinde ortaya çıkar.

Atinalı için öteki barbar, Hıristiyan için putperest-kafir, sömürgeci beyaz için vahşi ve ilkel, hür batı için komünist ve şimdiki batı için "Müslüman fundamentalist" veya "terörist"tir. Bütün bu tanımlamalar bir imaj inşasıdır ve aslında herhangi bir gerçekliğe tekabül etmezler. "Öteki"nin sahih Müslüman algısını tarihte en iyi formüle eden Biruni ve Mevlana, Yunus gibi sufilerdir.

İnsanın en esaslı gerçekliklerinden biri ortak bir cevherden yaratılmış ve bu temel özelliğiyle varlık sahnesinde yer almış olmasıdır. Kur'an bu ortak cevherin "toprak" olduğunu söyler. Toprak, geniş sembolik anlamı ve ihtiva ettiği çok sayıda unsurla birlikte bizim ontolojik temel cevherimizi teşkil eder.

Bir yönüyle değerli bir yönüyle geçici, sıradan ve değersiz. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.) şöyle buyurur:

Bütün insanlar Adem'den, Adem de topraktan yaratılmıştır.

Bu hadis insanlığın ontolojik ve türsel olarak "birlik"ten neş'et ettiğine işaret etmektedir. "Adem" üç anlam düzeyine sahiptir. Bir, tür olarak adem, yani insan türünün modeli; iki, ilk insan ve hepimizin babası olan Adem; üç, ilk İlahi vahyi alan ve çocuklarına bunu tebliğ eden ilk peygamber olan Hz.Adem (a.s.)

Türümüzün "bir ve ortak cevher"den neş'et etmiş olması bizim ontolojik çeşitliliğimize mani değil, aksine zenginliğinin sebebidir. Toprak kendi özünde farklı unsurlardan teşekkül eder, ancak insan doğasının teşekkülünde etkili olduğu alan ırkların teşekkülünde ortaya çıkan farklılıktır.

Asıl konumuzla ilgisi olan nokta ırkları birbirinden ayırmaya yarayan somut belirtilerden birinin "renk farkı"dır. Bir ayette şöyle denir:

Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda âlimler (bilenler) için gerçekten ayetler vardır. (30/Rum, 22.)

Yaratıcı irade kendini "küçük alemde (insan)" ve "büyük alemde (kainat)" açığa vurur. Kullandığı enstrümanlar "ihtilaf"tır. Buradaki ihtilafı iki ayrı anlam düzeyinde anlamamız mümkün: Çatışma veya farklılık. Bizim bir başkasını "ötekileştirme" yoluyla asimilasyon, etnik arındırma veya jenoside tabi tutmamız farklılığı "temel çatışma ve karşıtlık" şeklinde anlamamızla ilgili zihni bir tutumdur ve yıkıcıdır.

Ancak "ihtilaf"ı başka bir açıdan ontolojik ve kozmolojik harmoninin temel bir enstrümanı olan "farklılık" şeklinde de algılamamız mümkün. Gece ile gündüz arasındaki farklılık da birbirini peşpeşe izleyen bir "ihtilaf"tır. Gece gündüzün, gündüz gecenin içinden (peşinden) çıkar. Her ikisi çatışmaz, birbirine muhtaç ve biri diğerini tamamlar ve mümkün kılar.

Yaratıcı irade varlık âlemindeki çeşitliliği ve farklılığı kendi tecellisinin bir göstergesi, gözlemlenebilir ve üzerinde tefekkür edilebilir bir şifreler bütünü olarak tanımlıyor. Varlık âlemi, tabiat yaratıcı iradenin teşhir alanıdır; insan bu irade doğrultusunda kendi hikmet ve irfanını Medine'de teşhir eder ki, bu teşhirin somut modeli şehirdir.

Varlık nasıl çeşitliliği, farklılığı içinde barındırıyorsa şehir de çeşitliliği, farklılığı içinde barındırmalıdır. Nihayette varlık âleminin her objesinde ve değişik mertebelerinde tezahür eden namütenahi çeşitlilik ve farklılıklar bir yandan kendi konumlarında ve amaçlandıkları üzere kendi fonksiyonlarını görürken, öte yandan tek bir şeye, ortak bir anlama işaret etmektedirler, bu da Allah'tır. Allah varlığın yaratıcısıdır ve iradesini çok sayıda farklı tezahürlerde bize göstermiş bulunmaktadır.

Varlıktaki bu farklılığın bir izdüşümü insanın ontolojik yapısında da var. Ama bizim özümüz ve menşeimiz bir ve tektir. Hepimiz, yani bütün insanlık ailesi Adem'in çocukları olduğuna ve Adem topraktan yaratıldığına göre, bu durumda insanlar arasındaki farklılık ve üstünlük ölçütler ne olabilir?

İki şey: Ya dünyevi tabiatımıza içkin ve ruhumuzun hayat kaynağı olan İlahi Öz'e yakınlık derecesi -ki Kur'an bunu "takva" terimi ile ifade eder- veya ontolojik herhangi bir cevher. Aile, aşiret, kabile, kavim, ırk, soy, (etnik köken), kan, kafatası, renk, milliyet, coğrafya, vatan, dil, maddi kültür, cinsiyet vb. ontolojik cevherler.

"Yaratılışımızdaki farklılıklar, üstünlük ölçütüne ve ötekileştirmeye kullanılamaz"

Yaratılışımızda kullanılan mayada farklılıklar olduğu kesindir. Ama bunun "üstünlük ölçütü" olarak kullanılmasının anlamı nedir? Sadece bu farklılıklardan hareketle başkalarını "ötekileştirme" hakkına sahip olabilir miyiz?

İnsana ait evrensel ve ebedi öz'ün kendisine doğru yolculuk yaparken, bu yolculukta alacağımız mesafeler ve farklı pozisyonlar yerine, mahiyetleri gereği izafi, toprağa ait ve varlıkları başka şeye bağlı özellikleri üstünlük ölçütleri olarak kullanmamız, bizim varlıkla ilişkimizin en esaslı iki bağlamından birini diğerinin yerine koymamız, bizimle, türümüzle ilgili temel bir hakikati ters yüz etmemiz demektir. 

Bizi üstün kılan ve yücelten Allah'ın bizi yaratıp da tesviye ettikten sonra bedenimize üfürdüğü "Nefha-i ruh"tur. Bu bizim değişmez ve değiştirilemez insanlık özümüzdür. Bu öz dünyevi tabiatımız tarafından bastırılabilir, ruhi, entelektüel ve sosyal hayatımız üzerindeki etkileri azaltılabilir veya sıfır noktaya getirilebilir, ama asla ve ebediyen yok edilemez.

Bizi varlık ağacında en anlamlı, değerli ve olgun meyve, kısaca "insan" kılan budur. Allah bizi "Kendi ruhundan üflediği bu nefha" ile diğer bütün varlıklara göre üstün/mükerrem kıldı, yüceltti. Bize aynı zamanda isimleri (esma) öğretti. Ve bize tarih boyunca yol gösterdi.

İnsani özümüze dönüş bizi birliğe götürür, ontolojik düzeyde kalıp durma çatışmalara sürükler. Kendi özümüzü keşfetme, onunla bilincin mihverinde buluşma bizim tarihsel kaderimizin anlam ve amacını tayin eden hikmeti ve maksadıdır.

Dünyevi tabiatımızın ontolojik mahiyeti sadece toprak değil, toprakta içkin ve bizim menşeimizle bağımızın zayıfladığı, varlığın en uzak ve alt düzeyinde kesafetin artıp zulumata, katılığa büründüğü beden ve maddedir. Bu alanda potansiyel çatışmalar var.

Bütün çatışmaların görünür meşruiyetleri belli bir sebebe dayanıyor olmalarıdır. Aslında yaptığımız şey, yaratılışımızın mayasında, kendi asli özümüzden en uzağa düştüğümüz alanda var olan unsurlardan birini diğerlerine göre üstün kılmaktır ve bunun temelinde bildik ayrımcılık yatmaktadır.

Dünyevi tabiatımız bizi bir yandan buraya, toprağa ve dünyaya çeker, öte yandan yatay çatışma alanlarına sürükler. "Öteki" bu çatışma alanlarında ortaya çıkar ve ona karşı tehdit edici bir tutum içine girerek kendimizi konuşlandırırız. Bu da ya modernizasyon adı altında politik kurumsallaşmalara dönüşür, ya kitlesel tehcir ve etnik arındırma ya da toptan imha, yani soykırım şeklinde gerçekleşir.

Her türden çatışmanın gerekçesi olarak kullanılan ayrımcılığın nereden beslendiği ve ilk defa kim tarafından başlatıldığı önemlidir. Kur'an'a göre ilk ayrımcılığı İblis yaptı; ona Adem'in önünde secde et dendiği zaman o bu emre karşı gelip şu gerekçeyi öne sürdü: 

Ben ondan (Adem'den hayırlıyım) üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan (topraktan) yarattın.  (7/Araf,12).

Meleklerin Adem'e secde etmelerinin sebebi, Adem'in yaratılmış ve Allah tarafından tesviye edilmiş bedenine Allah'ın kendi ruhundan üflemesi, ona bir İlahi öz katması ve Allah ona isimleri öğretmiş olmasıdır. Allah'ın insana ikramı (onu mükerrem kılması) budur.

Adem'i diğerlerinden ayrıcalıklı kılan biyolojik varlığının, bedeninin, ırkının-renginin şu veya bu cevherden yaratılmış olması değil, doğrudan Nefha-i ruh ve öğretilmiş bulunan isimlerdi, bu özellikler onu üstün kılıyordu. İblis iki gerçeklik arasındaki bağlamın yerini değiştirdi; ontolojik iki cevheri öne çıkardı ve aralarında hiçbir yönden mahiyet birliği olmamasına rağmen mukayeseye konu kıldı.

Toprak ve ateş arasında mahiyet birliği var. Üstünlük mukayesesi söz konusu olduğunda "ateş", "toprak"a göre üstün addedilebilir. Oysa söz konusu olan toprak (Adem'in ontolojik cevheri) veya ateşin (İblis'in ilk hali Cann'ın ontolojik cevheri) hangisinin üstün olması değil, İblis veya başka bir varlığa bahşedilmeyen iki özelliğin (Nefha-i ruh ve esmanın bilgisinin) tür olarak insana, Adem'e bahşedilmiş olmasıdır.

İblis'in mahiyet birliğini bir kenara iterek bu türden bir mukayeseye başvurması sadece basit bir aldatma veya önemsiz bir mantık hatası değildi, aynı zamanda insana bahşedilmiş bulunan İlahi öz'ün önemsizleştirilmesi, ontolojik olanın İlahi olanın önüne çıkarılmasıdır da.

Her ne kadar bu insana karşı bir teşebbüs olsa da, sonraları insan İblis'in bu tuzağına düşecek ve kendi dünyevi tabiatını daha çok önemseyecektir.

Bu bir bakıma şunu benzer: Çok değerli mücevherata sahip olan birinin mücevherin varlığını ve değerini unutup onun kabına, ambalajına kapılmasına benzer.

Bütün milliyetçilikler, cinsiyetçi, sınıfsal, zümresel, bölgesel, etnik yaklaşımlar İblis'ten insana intikal etmiş kötü mirastır. Bunlardan birini ötekileştirdiğimizde aslında İblisçe bir tutum içine girmiş oluyoruz.

"Ontolojik üstünlük ölçütü, bütün ayrımcı ideoloji ve politikaların ilki ve temelidir"

Velhasıl İblis'in bağlam değiştirerek başvurduğu bu mukayese, yani ontolojik üstünlük ölçütü bütün ayrımcı ideoloji ve politikaların ilkini ve temelini teşkil eder. Irk ayrımı (siyah-beyaz; Yunanlı-barbar; Arap- Acem; Türk-Kürt vs.) ve cins ayrımı (erkeğin salt fizyolojik özellikleri dolayısıyla kadına üstün sayılması) özünde ontolojiktir, bir başka ifadeyle materyalizimdir.

Kolektif bir bilinç haline dönüştüğünde bundan ideolojik ve siyasal ulussçuluk (milliyetçilik) çıkar. Bu anlamda Ernest Gellner'in tanımına katılmamak mümkün değil; ona göre, her türlüsüyle milliyetçilik, bir topluluğun kendi kendine tapınmasıdır.

Ayırıcı ve ayrımcı ölçütler temel alındığında, insan bilincinde varlığın birliği parçalanır ve bundan doğal olarak çatışma çıkar. Kur'an, bütün insanların tek bir erkek ve dişiden yaratıldıklarını, çeşitli kabile ve halklara (şuub) ayrıldıklarını, bundan amacın "birbirinden farklı insan topluluklarının birbirlerini tanımak (tearuf)" suretiyle kültürel gelişmeyi, irfanı ve ma'ruf'u yaymayı sağlamak olduğunu, fakat insan toplumları arasında asıl üstünlüğün ontolojik cevher değil, manevi ve ahlaki olgunlaşma olan takva ile ölçüldüğünü söylerken (Hucurat,13), bu köken birliğine ve tarihin meşru hedefine anlamlı bir atıf yapmaktadır. 

Burada dikkatten kaçmaması gereken önemli nokta şu ki, Allah'ın birliği (Tevhid), Hakikat'in Birliği'ni gerekli ve kaçınılmaz kılar. Hakikat bir ve tektir, ancak varlıktaki tezahürleri çok ve çoğulcudur. İnsanlığın birliği fikri, farklılıkları anlamsız ve gereksiz kılmaz, belki tam aksine gelişmenin imkânını zenginleştirir, tekâmülün yolunu açar.

"Bizim ötekimiz; Yahudi, Hristiyan, Budist, ateist, deist, doğulu-batılı, siyah-beyaz değil; nefsimizdir"

Bütün bu anlatılanlardan çıkan sonuç şudur: Bütün ayrımcılıkların temelinde İblis'in ontolojileri birbirlerine üstün kılması ise, onun ruhumuzda yuvalandığı nefsimiz bizim kusur ve ayıplarımızın menbaıdır.

Şu halde bizim ötekimiz Yahudi, Hıristiyan, Budist, ateist, deist, doğulu-batılı, siyah beyaz değil, nefsimiz daha genel anlamda Şeytan'dır. O, şeylerin ahlaki ve manevi kerametini tersyüz etti, zulüm işledi.

Kur'an-ı Kerim sarahatle "Düşmanlık sadece zalimleredir" (Bakara, 193) buyurur. Buna göre insanların inançları kendileriyle Allah arasında bir meseledir, ama Müslüman olsun olmasın kim zalimlik yapıyorsa o düşmandır.

- Hazır İslamcılığın ötekiyle ilişkisini konuşmuşken, sıklıkla dillere pelesenk olan Liberal İslam, İslami Sol (Sol İlahiyat), Milliyetçi Müslüman, Demokrat Müslüman, Modern Müslüman, Türk İslamcılığı, Kürt İslamcılığı vs gibi tamlamalara ve eklektik kimliğe dair bakışınızı sormak isterim. İslam diğer ideoloji ve düşünce akımlarıyla ilişkisini hangi ilkeler üzerine kuruyor? İslam, aynılaşma mı farklılaşma hali üzerinden mi idealini ve pratiğini sürdürmelidir?

Sözünü ettiğiniz tanımlamaları iki gruba ayırmak lazım:

Doktriner/ideolojik olanlar: Liberal, Sol/Sosyalizm, Milliyetçilik vd.
Doktrin karışımı örfi olanlar: Türk Müslümanlığı, Kürt Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı vd. 

Birinci grupta zikrettiğimiz doktrinlerin her birinde birtakım doğrular, bizi adalete, hakkaniyete yöneltecek unsurlar vardır ama beşer zihni tarafından kurgulandıklarından her bir doktrini bütünüyle doğru ve iyi kabul edemeyiz.

Vahyin farkı burada ortaya çıkıyor. Beşer zihni/aklı sınırlıdır, kurgularken gerek sınırlılığından gerekse içinde yaşadığı tarihsel vetireden, toplumdan veya sosyal gruptan etkiler alır; dışarıda kalanların temel hak ve özgürlüklerini, meşru çıkarlarını teminat altına almakta zaafa düşer.

Nihayetinde insan bencil ve zayıf yaratılmıştır. Bu açıdan herhangi beşeri bir doktrini tümüyle reddetmeye kalkışmadan onda içkin bulunan doğruları atma hatasına da düşmemek lazım. 

"İslam, etnik grupların örflerine saygılıdır, hukukta bunu kaynak olarak kullanır"

İkinci grupta saydıklarımız ise çağımıza özgü ayrıştırıcı karakterdedirler. 19'uncu yüzyıldan başlamak üzere Müslüman kavimlerin her biri kendini ulus/millet kavramı üzerinden yeniden tanımlamaya kalkışınca, Müslümanlığı da kendilerine özgü, işine yarayacak şekilde yeni bir yoruma tabii tutmak istediler.

Böylelikle Arap İslam'ı, Türk İslam'ı ve tabii şimdi Arap ve Türk milliyetçiliğini takip eden Kürt Müslümanlığı ortaya çıkmış oldu. Bütün milliyetçiliklerin şablonu aynıdır; biri diğerini taklit eder. Bütün milli marşlar aynı temayı farklı dil ve argümanlarla dile getirir. İslamiyet etnik grupların/kavimlerin örflerine saygılıdır, hukukta kaynak olarak da kullanır ama Allah'ın dini tektir ve İslam ümmeti tek bir ümmettir.

Türk'ün Müslümanlığı Arab'ın Müslümanlığından üstün değildir, Arabın ki de Kürt veya Fars Müslümanlığından. Kürtlerin tarihte oluşmuş örfleri vardır, diğer kavimlerin de. Örf tanımı ve tabiatı gereği Münzel Şeriat'a uygun olandır. Örf'ün dışına çıkıp kavimlerin gelenekleri, adet ve görenekleri, özellikle töreleri kaynak alındığında artık burada Müslümanlıktan söz edilemez.

Modern ulus devlet, seçtiği kurucu kimlik dışındaki diğer kimlikleri inkâr edip devletin kazanında eritme esasına dayandığından, bu işleme karşı tepkiler oluşması eşyanın tabiatıdır. Kimlikleri inkâr edilen kavimler tarihe döner ve tarihi yeniden inşa ederler, dinlerini de kendilerine özgü yeni bir forma büründürmeye çalışırlar.

Renkler, diller ve kavimler rengârenk çiçeklerden müteşekkil bir bahçe gibidirler, hepsinin bahçede yerleri olmalı. Modern kültür farklılıkları ister emredici, ister taşıyıcı araçlarla yok edip bütün renkleri tek bir renge bürüyor.

Şehirlerin yerini alan kent modellerine bakınız; Çin'deki kent ile İngiltere'deki aynı, kadınlar ve erkekler benzer şeyleri giyiyorlar, mutfak benzeşiyor, kısaca beşeriyet tek bir insan tipine dönüştürülüyor.

"İslam nazarından, bir Türk'ün veya Arap'ın hak ve özgürlükleri neyse bir Kürt'ün hak ve özgürlükleri de aynıdır"

- İslamcılığın ötekiyle ilişkileri bağlamında "Kürtler Nereye"  isimli son yayınlanan kitabınızdan mülhem, İslamcı hareketin Kürt sorunu ile olan ilişkisi geçmişte neydi, günümüzde nasıl? Kürt sorununa dair nasıl bir İslamcı bakış olmalı? Kürt sorununun çözümüne dair önermelerinizi bize maddeler halinde sıralayabilir misiniz?

Ben ilk günden itibaren Kürt meselesine duyarlı davrandım. Bunun da sebebi Kürtlerin bölge ülkelerinin seçkin iktidarları tarafından haksızlığa maruz kalmalarıdır. Bizim Müslüman olarak prensibimiz şudur: Mazluma dini, mezhebi, kavmi sorulmaz.

Kürtlerin diğer kavimler gibi temel hakları vardır: O da kendilerini, dilleri, kültürleri ve örfleriyle kamusal alanda görünür kılmaları. İslam dini nokta-i nazarından bir Türk'ün veya Arabın hak ve özgürlükleri neyse bir Kürd'ün hak ve özgürlükleri de aynıdır.

Bu konuya dair sorunun tespitinden çözümüne kadar görüşlerimi sözünü ettiğiniz kitabımda (Kürtler Nereye?) ele aldığımdan burada aynı şeyleri söyleyerek tekrar düşmek istemem. 
 

"Peygamberimiz gücünü, silah ve servette değil; ahlak, hukuk, akıl ve fıtrattan aldı"

- Genelde dünyada özelde ise Türkiye İslamcı hareketin geleceğine dair bir projeksiyon tutmak gerekirse potansiyel ve zaaflarına dair neler söylersiniz? Genelde insanlığa özelde ise yaşadıkları topraklara umut vadeden, teveccühe mazhar olan, kitlelerle kaynaşmış bir İslamcı harekette neler olmalı?

Yukarıda belirttiğim üzere İslami hareketler veya İslamcılık bitmez, sona ermez. Çünkü İslam bir din olarak varlığını kıyamete kadar devam ettirecektir.

Tükenmişlik sendromu yaşayan eski İslamcılar, hiçbir zaman İslamcı olamamış dindar-muhafazakârlar, İslamcılığa karşı laik/seküler, milliyetçi çevreler "İslamcılığın öldüğü"nü söyleyip duruyorlar. Bu onların paradigmatik ve realitenin mahiyetine uygun durum tespiti yapmış olmaları değildir; bu çevreler temennilerini dile getiriyorlar. 

İslamcılık, kişilerin İslam'ın asli veya tali kaynaklarından hareketle oluşturdukları ideolojiler, doktrinler, kuramlar, siyaset biçimleridir. Bu meşru bir çaba ve teşebbüstür. Sorun, İslamcı bir akımın tali kaynaklardan hareket etmesidir.

Bu akımlar ya kaynağı doğru anlayamaz ya da tarihsel tecrübe ve kültürel mirasın derin/baskın etkisinde kalır veya çağının sorunları ve hegemonik felsefe ve kültürler onda zihni zaafiyetler doğurur.

Bir başka sebep Müslümanların muhteris ve kifayetsiz liderlerin peşinde koşmasıdır. Demokratik prosedür buna imkan veriyor; Hitleri de, Trump'ı da bu prosedür başa getirdi. Din, yarışmacı ve rövanşist mahiyet kazandığında ya da verili iktidar kaynaklarına ulaşmayı kendine asli maksad seçtiğinde İslamcılık başarısızlığa uğrar.

Başarısızlığa uğradığının iki göstergesi var: Biri Müslüman olsun olmasın bütün toplumu içine alacak düzeyde adaleti tesis edememesi, diğeri tabii-iktisadi ve bürokratik kaynakları keyfince kullanırken ahlaki/moral değerlerini kaybetmesi. İşte bu olay dinin istismarıdır.

Peygamberler silah ve servetle başarı kazanmadılar. Bizim peygamberimiz gücünü, ahlak ve hukuk temelinde selim akla ve temiz fıtrata/vicdana davet etmesinden alıyordu. İslamcıların başarısızlığa uğramanın birden fazla sebebi var.

Bir önemli sebep, yukarıda değindiğim üzere söz konusu hareket ve akımların, siyasi idealle kurulan parti ve örgütlerin, cemaat ve tarikatların beşeri tabanlarının bedevi olmasıdır. Köy ve kırdan kente taşınan bu insanlar, liberal olamadılar çünkü kökenleri burjuva değildir; sosyalist olamadılar çünkü Türk solu dine düşmanlıktan vazgeçmiyor; adaletten çok pozitivist ve materyalist temelde din karşıtlığını öne çıkarıyor.

Kente itilmiş bedeviler için en iyi çıkış yolu dinlerine sarılmaktı. Bu din ise köyün, kırın, çürümüş geleneğin dinidir. Bu dini kapitalizme ve sosyalizme karşı bir siyaset aracı olarak kullandılar ve başardılar. Ama modern iktidar doğası gereği adaletsiz olduğundan –ki kalkınma modellerinin tümü eşitsizliğe dayanır-, adaletsizliği adalete çeviremediler.

Bu da kendisiyle beraber muazzam bir ahlaki çöküntü getirdi, kitleler nezdinde din ve dindarın itibar kaybetmesine yol açtı. Ne var ki, bu olayda din/İslam mazlum ve mağdur iken, dinbaz sorumlu tutulacağına din/İslam sorumlu tutulmaktadır. 

"Liberal kapitalizm; eşitsizliğin, savaşın, yoksulluğun, iklim krizinin, cinsel sapkınlığın en önemli sebebidir; sosyalizm de hiçbir şekilde çözüm olamaz"

Lakin bu sadece kötü bir tecrübedir. Bu nesil kötü bir sınav verdiyse, yeni bir nesil gelir, mesajı daha doğru algılar, iyi-güzel pratikler geliştirir. Ortadoğu ve İslam dünyası için sahih temelde oluşturulmuş İslamcılıktan başka çıkış yolu yoktur. İslam bizim altında toplanabileceğimiz yegâne kubbemizdir.

İslam'a olumlu vurguyu ateist Sevan Nişanyan bile yapar. Yapar, çünkü aklın yolu birdir. Liberal kapitalizm bugünkü eşitsizliklerin, savaşların, iç çatışmaların, yoksullukların, iklim krizinin, cinsel sapkınlarının en önemli sebebidir; sosyalizm çözüm olamaz; sosyalistler kadın hareketleri/feminizm, insan hakları, çevre sorunları vb. konular üzerinden liberal kapitalizmin türküsünü söylüyorlar.

Marxist-Leninist kuramda bu konular yer almıyor. Temel varsayımı materyalizm ve salt proletarya diktatörlüğü olan bir doktrin nasıl derdimize şifa olabilir! Marxizm, tarihsel zorunluluğu öne sürerek sömürüye karşı mücadele eder, bunun için ya yakın ve orta vadede proletarya diktatörlüğünü kuracaksınız -ki bunu Sovyetler, Doğu Avrupa ve Çin denedi- ya da tarih çarkının son kerteye gelip komün toplumu bekleyeceksiniz; İslam, sömürüye ve hak ihlallerine karşı mücadeleyi ahlaki görev kabul eder ve "hemen, şimdi yeni bir dünya kurmak mümkün" der.

Ama liberal kapitalizmi eleştirirken özgürlüklere, hukukun üstünlüğü ilkesine, kuvvetler ayrılığı prensibine; sosyalizmi eleştirirken de eşitliğe ve ezilenlerin haklarına duyarsız kalmamak lazım.

"Hem İslam dünyası hem de küresel düzeyde, İslam'dan başka çıkış yolu görmüyorum"

İslamcılık çoğul akımları şemsiyesi altında toplar, tabii ki otoriter ve totaliter İslamcılar vardır, ama bana göre bu akımlar İslami mesajın maksadına aykırı olarak teşekkül etmişlerdir. Benim İslam dininin asli kaynaklarından (Kur'an ve sahih Sünnet) hareketle savunduğum İslamcılık şu dört esasa dayanır: 

a. Özgürlük: Müslüman olsun olmasın herkesin özgürlüğünün yasal teminat altına alınması. İnsan özgür olmadıkça Allah karşısında sorumlu olamaz, biz hiç kimsenin Allah'a karşı sorumluluğunu elinden alıp baskı altında tutamayız.

İslam dini; özgürlüğü birinci, hakları ikinci sıraya alır. Kişi özgürlüğünü,  serbest seçimini yapınca haklar kazanır. Yanlış özgür seçim yapılmış olsa bile, bundan doğan haklar kısıtlanamaz.

Teslisi seçmek özgürlüktür ama hak değildir. Ne var ki bir Hıristiyan teslisi özgür seçimi dolayısıyla yaptığından Hıristiyan olarak yaşama hakkına sahip olur ve mesela bizce alkollü içki haram iken o şarap içer ve bir Müslüman bir Hıristiyan'ın şarap şişesini kıracak olursa onu tazmin eder ki, Şeriat bunu emreder. 

b. Ahlaki dürüstlük: Bu da ma'ruf ve münker zemininde gerek bireysel ve sivil alanda, gerekse kamusal alanlarda ve işlerde ahlaki dürüstlüğün egemen olması. Ma'ruf bütün dinler, selim akıllar ve temiz fıtratlar için ortak iyi ve ortak çıkardır.

Münker de bütün dinler, selim akıllar ve temiz fıtratlar (vicdanlar) için ortak kötü ve ortak zarardır. Kamusal hayat bu temel üzerinde şekillendirildiğinde, ahlaki dürüstlük kamusal kurum, karar ve politikaların manevi kriteri olur.

c. Hukuk ve adalet: Adaletten anladığım cezai ve gelir bölüşümünü düzelten adaletin tesisidir. Yargı sahiden bağımsız ve tarafsız olmalı; toplumsal hayatın insan haysiyetine yakışır yürümesi için sosyal adaletin tesis edilmesi; beşeri, tabii ve iktisadi kaynak ve avantajların adaletle bölüştürülmesi lazım. Çünkü toplumsal huzur ve barışın esası budur; adalet yoksa barış da olmaz.

d. İhtiram: Bundan kastım bir arada yaşama iradesi gösteren farklı din, mezhep ve etnik grupların birbirlerinin özel-mahrem ve sivil alanlarına azami saygıyı göstermeleri, kamusal hayatın tanziminde birbirlerinin hak ve hukuklarını korumaya matuf söylem ve eylemleri öne çıkarmalarıdır.

Tüm bunları topladığımda, en hem İslam dünyası, hem de küresel düzeyde İslam'dan başka çıkış yolu görmüyorum. 

Yahudi, Hıristiyan, deist, ateist, Budist, Şii-Sünni bütün din, mezhep ve etnik grupları kubbesi altında siyasi birliğin eşit ortakları olarak toplayabilecek olan bu fikri ve siyasi modeli "Medine Sözleşmesi" adlı kitabımda anlatmaya çalıştım.

Bu benim İslam'dan anladığım, İslamcılığımdır.