Mücahit Gültekin
Giriş Tarihi : 13-10-2021 17:07   Güncelleme : 16-10-2021 10:31

Mücahit Gültekin Yazdı: Yeni Dünya Düzeni Üzerine...

Mücahit Gültekin Yazdı: Yeni Dünya Düzeni Üzerine...

Mücahit Gültekin İslami Analiz'de  “ROBOT RIGHTS, NOW!” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı:


İnsan-robot etkileşimi ve robotların “insansılığı” popüler kültürde özellikle sinema endüstrisinde son yıllarda sıkça işlenen bir konu. Kubrick’in 1968 yapımı “2001: Bir Uzay Macerası” filmi ilkler arasındadır. Filmde bilgisayar Hal 9000’in fiziksel bir bedeni yoktu ama plan yapan, hırslanan, acı çeken özelliklere sahipti. 1982’de Ridley Scott’un yönettiği Blade Runner gösterime girdi. Yapay zeka teknolojisinin yükselişe geçtiği 90’lı yıllardan itibaren, robot-insan etkileşimini merkeze alan filmlerin sayısında artış oldu. 2001 yapımı “AI: Yapay Zeka”, 2004 yapımı “I, Robot”, 2012 yapımı “Robot ve Frank”, 2013 yapımı “Her”,  2014 yapımı “Ex Machina”, 2015 yapımı “Uncanny”, 2019 yapımı “I am Mother” bunlardan bazıları. Bu filmlerde robot-insan etkileşimi özellikle duygusal bağlamda ele alınıyor. Benzer temaları işleyen diziler de yayınlandı. 2012 yapımı İsveç dizisi “Akta Manniskor/Gerçek İnsanlar” (Daha sonra Humans adıyla Amerikan versiyonu çekildi), 2011-2017 yılları arasında yayınlanan Westworld ve 2019 Rus yapımı Better Than Us dizilerini hatırlatmak gerekiyor. Bu film ve diziler kimi zaman açık, kimi zaman örtük bir şekilde robot hakları, robot etiği, robot bilinci gibi konuları düşünmesini istiyor izleyiciden.

Dijital oyun endüstrisi de, benzer oyunlar üretiyor. “Detrois Become Human/Detroit İnsan Olmak” isimli popüler oyun, yukarıda bahsettiğim filmlerin temasını oyun formunda işliyor.

Bu konular sadece eğlence endüstrisinin ilgi alanında değil. İnsan-robot etkileşiminin geleceği felsefe, hukuk, etik ve politikanın sıcak gündem maddeleri arasında.  Nitekim yazının başlığı da “Robot Rights” kitabının yazarı Prof. David Gunkel’in bir kaç yıl önce twitter’dan paylaştığı “Robot Rights Now” dövizi tuttuğu fotoğraftan.

*

Bugün hala pek konuşup tartışmasak da Ekvador’un 2008’de anayasasında yaptığı değişiklik varlık tasavvuru açısından bir dönüm noktasıydı. Ekvador yeni anayasasında insandışı varlıkların (Nonhuman species) haklarına ayrı bir bölüm ayırdı. Arkasından Yeni Zelanda, Kolombiya, Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nde insan dışı varlıkların haklarını tanıyan mevzuatlar yürürlüğe girdi. Yeni Zelanda'da Whanganui Nehri, Hindistan'da Ganj, Kolombiya'da Atrato Nehri hak sahibi oldu. “Hayvan” ve “doğa” haklarını içeren insandışı varlıkların hakları, kısa bir süre içinde makinelere kadar genişletildi. Kadınların araba kullanma hakkını bile yenilerde aldığı Suudi Arabistan “kadın” görünümdeki Sophia’ya vatandaşlık vererek, bu konuda dünyanın en “ilerici” uygulamalarından birine imza attı. Sophia’ya ilk yurt dışı “resmi vize” ise Azerbaycan’dan geldi. Bir konuşma yapmak üzere Azerbaycan’a uçan Sophia’yı İmişli Havaalanında Başkan İlham Aliyev karşıladı. Aliyev, Sophia’ya "Yoğun programınızın arasında Azerbaycan'ı ziyaret etmeniz bizi çok mutlu etti. Birlikte açtığımız Asan merkezi, modern bir ülke inşa etme konusunda kapasitemizi ve çabamızı yansıtıyor." dedi. Sophia öncesinde Nepal’in başkenti Katmandu’da düzenlenen BM toplantısında da bir konuşma yapmıştı.

Sophia’ya vatandaşlık vererek, dünyayı şaşkına çeviren Suudi Arabistan bununla da kalmadı, Akabe Körfezi yakınında dünyanın ilk akıllı şehri NEOM’u kurmak üzere 500 milyar dolarlık bir projeyi başlattığını duyurdu; İsrail ve Amerika ortaklığında tabii ki. NEOM’da robot nüfusunun, insan nüfusundan daha fazla olacağı ifade edildi. NEOM yeni gelecek anlamına geliyor bu arada. İngilizce (New) ve Arapça (Müstakbel) kelimelerinden sentezlenmiş. “Sentetik” kelimesi geleceğin dünyasını tanımlayan anahtar kavramlardan biri.

Robot sayısı demişken, Uluslararası Robotik Fedarasyonu’nun 2020 raporundan bir kaç veri aktarmakta fayda var. Fabrikalarda kullanılan endüstriyel robot sayısı 2019’da %12 artarak 2.7 milyona ulaşmış. Profesyonel hizmet robotları pazarı 2019’da %32 büyüyerek, 8.5 milyar dolardan 11.2 milyar dolara çıkmış. Dahası, ev işleri için tasarlanan hizmet robotlarının sayısı 2019’da 18.6 milyon iken, bu rakam 2020’da %16 aratarak 21.6 milyon adet olmuş. Bu rakamın 2023’te 48.6 milyona çıkması bekleniyormuş. Joshua Gellers’in aktardığına göre şu anda dünyada 250 kişiye bir robot düşüyormuş. “Robot istilası” diyor buna Gellers.

Robot mevuzusu genelde işsizlikle ilişkili bir şekilde kamuoyunda gündem olsa da, felsefeciler konunun daha çok ontolojik ve etik tarafıyla meşgul. Yapay zeka ve robotik endüstrisinin “insan” kavramını çoktan tartışmaya açtığı, yeni bir varlık tasavvuru ve tasnifinin kaçınılmaz olduğu söyleniyor. Milli Gazete’de yayınlanan son yazımızda Paris İklim Anlaşması’nın posthümanizmin önünü nasıl açtığına kısaca değinmiştik. Gellers’in bu yıl içinde yayınlanan “Rights for Robots, Artificial Intelligence, Animal and Environmental Law”  (Robot Hakları, Yapay Zeka, Hayvan ve Çevre Hukuku) kitabı Paris İklim Anlaşması’na değiniyor ve posthümanist ekolojiyi robot hakları için bir zemin olarak sunuyor. Yine bu yıl içinde, MIT’de araştırmacı olan Kate Darling’in yazdığı “The New Breed: What Our History with Animals Reveals about Our Future with Robots: Yeni Cins: Hayvanlarla İlgili Geçmişimizin Robotlarla Geleceğimiz Hakkında Ortaya Çıkardıkları” kitabı da hayvan hakları mücadelesinin tecrübesinden yola çıkarak aynı hakları robotlar için talep etmenin koşullarını inceliyor.

*

Yapay zeka ve robotik mevzusunun sadece teknik bir mesele, bir “kalkınma” meselesi olmadığı açıktır. Ancak “teknolojiyi” temelde bir gelişmişlik ve güç ölçütü olarak gören ülkelerde konunun felsefi ve ahlaki boyutu ya dikkate alınmıyor ya da bu boyutlara yeterince ilgi gösterilmiyor. Örneğin geçenlerde yayınladığımız Yapay Zeka Ulusal Strateji belgesinde yapay zeka etiğinin Avrupa’dan transfer edileceğinin yazması, teknolojinin felsefesiyle ne kadar ilgilendiğimiz hakkında bir fikir veriyor.

Teknoloji bizim tarihimiz için psikolojik açıdan hayli yüklü bir kelime. Malum “matbaaya geç kalmışlık sendromu” hala canlıdır bizde. Batıcılık ve yerlilik/İslamcılık çatışmasının anahtar kavramlarından biridir teknoloji. Mesele bizim açımızdan “teknolojisini alalım ama ahlakını almayalım” aforizmasıyla kestirmeden çözülmüştür. Bu bakış açısına göre teknoloji sadece bir araçtır. “Bıçak” en kullanışlı örnektir: “Adam da kesebilirsin, ekmek de. Nasıl kullanacağına bağlı.”

Halbuki “bıçak” metaforuyla yapılan akıl yürütme analojinin mütekabiliyet kuralını ihlal eder. Örneğin akıllı telefonu bıçak örneğiyle karşılamak pek mümkün değildir. Aralarındaki fark şudur:  Elimizdeki bıçağın kendisi de, kullanımı da bize aittir. Elimizdeki telefonun ise kendisi bize ait, kullanımı ise ortaktır. Akıllı telefon bir platformdur. Aletin fiziksel mülkiyeti bize ait olsa da bizim aleyhimize işleyebilir. Üstelik bıçak “kesme” gibi açık bir amaç için üretilmişken, akıllı telefonun ontolojisi bulanıktır. İletişim, reklam, istihbarat, güvenlik vb. amaçlar için kullanılabilir. Bu fonksiyonlardan bazılarının kullanımı bize açık değildir. “Nasıl kullanacağına bağlı?” sorusunu, akıllı telefon için “Nasıl kullanacağına ve nasıl kullanacaklarına bağlı” şeklinde sormak gerekir.

*

“Teknolojisini alalım ama ahlakını almayalım” formülüyle çözülmüş gibi görünse de o tartışma; matbaa sendromunun psikolojik yükünden kurtulmak mümkün olmamıştır. Bu yükten kurtulma çabası, teknolojik yeniliklere karşı atılgan ve gözü kara kılar bu anlayışı. Teknolojik yenilikleri transfer etmek, hele hele bu alanda bir şey icat etmek ve bunun verdiği gurur “geri kalmışlık” suçlamalarını tersine döndürme motivasyonuyla ilgili olsa gerek.

Teknolojinin kendisiyle ilgilenen ama felsefesine burun kıvıran bir tablo var etmiştir bu motivasyon. Teknoloji; izleyip rahatlayacağımız, gurur duyacağımız seyirlik bir festivale; geç kalmışlığın verdiği ızdıraptan kurtulmanın terapisine dönüşür bu anlayışta. Festivaller gösterir, eğlendirir, izlettirir, alkışlatır, gururlandırır ve cezbeye sokar. Mistik bir coşku yaratır ve geçer. Geriye felsefe kalır. Felsefe, festivalin verdiği coşkuyu vermez ama festivaller gibi “uçucu” değildir. Hukuku, ahlakı, sosyal hayatı ve insanı dönüştürmeye devam eder usul usul. 

*

Şimdi yeni bir dünya kuruluyor. Yapay zeka ve robotikin bu bağlamdaki önemi anlaşılmış gibi görünüyor. Artık “kodlama” eğitimleri ilkokullara kadar inmiş durumda. Gençleri yapay zeka çalışmalarına yönlendiren bir dalga var. Ancak yapay zeka ve robotik teknoloji yeni dünyanın merkezinde yer alacak gibi görünse de, gerçekte bu teknolojinin arkasında duran felsefe ve dünya görüşüyle yüzleşeceğiz. Bu felsefe insandan vazgeçmiş görünüyor. Geçmişte “insan hakları”, “akıl”, “aydınlanma” gibi kavramlarla dinin statüsü tartışmaya açılmıştı. Şimdi ileri bir hamle daha yapılarak insan başta olmak üzere bütün varlık hiyerarşisinin statüleri tartışmaya açılıyor. Kuşkusuz algoritma ve kodların sahipleri bu tartışmadan azadedir.  Ama şunu sormamız gerekiyor: Neden insan hakları fikrinden vazgeçiliyor? İnsanın sonunu ilan eden felsefe nasıl bir dünya kurguluyor?

Rönesans, reform ve aydınlanmanın yaptığından daha köklü, daha ontolojik bir müdahaleye hazırlanıyor dünya. Buhar motorunun yaptığını, bugün yapay zeka yapacak deniliyor. Ama yapay zeka buhar makinesinden çok farklı. Kimse buhar makinesinin, dokuma tezgahlarının haklarından, bilincinden, etiğinden, duygusundan bahsetmemişti. Şimdi insanlık makinelerin bilincine, haklarına ve dokunulmazlığına ikna edilmeye açık. Bazıları için abartılı gelse de olan, olmaya devam eden bu.