Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 06-10-2021 21:27   Güncelleme : 18-10-2021 14:45

Ali Bulaç Yazdı: Neye, Nasıl Bakmalı?

Gelenek referans alındığında can yakıcı sorunlara ilişkin tarihi mirasın kabul ve teamülleri İslam’a fature ediliyor; modernite referans alındığında İslam dini, Hıristiyanlığın teolojisi ve tarihi tecrübesinden hareketle yargılanıyor ya da bazı tarihselcilerin ve rasyonalistlerin yaptığı gibi İslam modern hayata uydurulmaya çalışılıyor.

Ali Bulaç Yazdı: Neye, Nasıl Bakmalı?

Mümtaz’er Türköne’nin bizi davet ettiği tartışmaya/müzakereye (1)  Kadir Canatan önemli iki yazı ile katıldı. Daha önce de Diyanetin “İslam’da kilise yaratma” projesi olduğuna dair yazmıştı (2). İkinci yazıda “şeriat” konusunu adeta bir ansiklopedi maddesi modunda yazdı, gayet açıklayıcı, bilgilendirici bir yazı oldu (3). Mümtaz’er Türköne, son yazısında ise soruyor: Laikliğin koruduğu “temel haklar ve özgürlükler” Şeriat tarafından korunur mu?”(4). Taliban örneği ve tarihsel tecrübe ile günümüz İslam dünyasında “dinin nasıl iktidarlar tarafından bir meşruiyet aracı olarak kullanıldığını, siyasette istismar edildiğini” somut örnekler eşliğinde sıraladıktan sonra, sözü laiklikten başka bir çıkış yolu gözükmediğine getiriyor. 

Kadir Canatan ise 3 Ekim tarihli yazısında Türköne’nin “Muhammed İkbal’in gördüğü serabı” gördüğünü yazdı (5). İki değerli dost, aslında varolan ikilemi dile getirmiş oldular. Tartışmaya çağırılan olarak ben de görüşlerimi yazacağım inşaallah.

Belirtmek gerekir ki Türköne sorusunda, Canatan cevabında haklıdır.

Bu hüküm cümlesinde idare-i maslahatçı bir tutum içinde olduğum sonucu çıkarılmasın. Bundan sonra ele alacağım “irtidat ve mürted” yazısında da göreceğimiz gibi, fıkıh kitaplarında yer alan hükümlere göre meşru otoriteye silahlı ayaklanmada bulunmamış olsa bile, bireysel çerçevede din değiştiren kişiler öldürülür, tevbeye davet edildiği halde namaz kılmayana müebbed hapis cezası verilir. Fıkıh kitaplarında bu hükümlerin lafzen yer alması bile derin bir kaygı ve korku uyandırmaya yeter. Ocak-2021’de yapılan bir anket araştırmasına göre Türkiye’de düzenli beş vakit namazı kılanların oranı yüzde 24.4, hiç kılmayanların oranı yüzde 38 idi. Sünni üç mezhebe göre (Şafii, Hanbeli, Maliki) namaz kılmayan belli sürede uyarıldıktan sonra kılmamakta diretirse öldürülür, Hanefi fıkhına göre ise öldürülmez, müebbet hapse mahkum olur.(6)  

İlerleyen yazılarda korku unsuru olmaya aday başka hükümlere de değineceğiz. Ancak sadece Şeriat’ı fıkıh kitaplarındaki içtihatlardan ve fetvalardan ibaret zanneden laikler korkmuyor, geçen yüzyılın jakoben laikliğinin derin acısını, baskısını yaşamış dindarlar da laiklerden ve laiklikten korkuyor. Tekparti dönemi, çokpartili dönemde dindarların tepesi üzerinde Demoklis’in kılcı gibi duran 163 ve 28 Şubat uygulamaları, söz konusu korkunun hiç de “yersiz/fobi” olmadığını gösteriyor. Kısaca iki tarafta haklı sebeplere dayalı korkular, en azından kaygılar söz konusu.

Bizim gerçekten ciddi, serin kanlı, çok yönlü ve birbirimizi doğru tanımaya ve anlamaya (tearuf) ihtiyacımız var. Tearuf ve müzakerenin vuzuha kavuşması için ele alacağımız konulara hangi perspektiften baktığımızı ortaya koyma mecburiyetindeyiz. En azından ben kendi adıma müzakerede takip edeceğim usulü belirtme lüzumunu duyuyorum.

Bu sahada biri diğeriyle bazan çatışan, bazan örtüşen –ama çoğunlukla çatışan- üç ana paradigmadan söz etmek mümkün: Din, gelenek ve modernite. Üç paradigmanın da bilgi ve felsefi/kelami beslenme kaynakları farklıdır. Din, mahiyeti itibariyle vahiy; gelenek mahiyeti itibariyle toplumsal teamüller/kültür; modernite ise mahiyeti itibariyle aklın rehberliğinde tabiattan elde edilen bilgiye göre yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir evren yaratma projesidir.

Bu üç paradigma nasıl örtüşür derseniz, din vahyi safiyetini (Kur’an ve sahih sünnet), gelenek adet ve göreneklerin üstünde örfî (ma’ruf) karakterini, modearnite de tutkuların ve önyargıların denetiminden kurtulmuş selim akıl ile temiz fıtrat (vicdan) mertebesinde iş gördüğünde her üçü, yani din, gelenek ve modernite örtüşür; buna mukabil dini tefsirler ve içtihatlar mutlaklaştırıldığında din taşlaşır, kaskatı taassuba döner, kullanım tarihi çoktan geçmiş ilaç gibi tedavi edeceğine zehirler. Örf dinin ve aklın kritiğinden kurtulup gelenekçiliğe, içi boşalmış görenek ve adetlere, acımasız törelere dönüştüğünde beşeri/toplumsal hayatı zindana çevirir. Modernitenin en önemli referansı akıl, tutkuların ve önyargıların denetimine girip salt zihni ve politik meşruiyet görevini üstlendiğinde otoriter ve totaliter hayat tarzları ile siyasi rejimlerin fetvacısı olur. Abbasi halifesi Me’mun iktidarında Mutezile’nin aklı  “mihne”nin, Aydınlanma’nın aklı da 20 yüzyılda faşizm ve komünizmin gerekçesi ve sebebi oldu.

Din perspektifinden olaylara ve olgulara baktığımızda dünyada sayısız din ve dini inanış var. Sormamız gereken sual şudur: Hangi din?

Suale “İslam” diye cevap verdiğimizde bu sefer şu şekilde sormaya devam ederiz: İslam dininin hangi mezhebine veya ekolüne göre? Bazan bir mezhebin içinde de farklı içtihatlar veya tercihler olabilir. Bunun yanı sıra mistik ve mitolojik sufi tarikat ve cemaat mensuplarının kendi dini anlayış ve pratiklerini mutlaklaştırması variddir. Tasavvufla ilgisi olmadığı halde Sahih’lerde. Sünenlerde veya Müsned’lerde yer alan bir haber-i vahide göre amel eden, şu veya bu ayetin lafzî (literal) manasını esas alıp insanların ölümüne cevaz veren gruplar vardır. İŞİD’e isnad edilen bir fetvaya göre Şiiler ehl-i bid’attır öldürülür, Sufiler müşriktir öldürülür, İŞİD’in nasbettiği halifeye biat etmeyen Sünniler mürteddir öldürülür. Bu bakışla Müslümanlara dahi hayat hakkı tanımayan sadece İŞİD’ciler, Taliban veya selefiler değildir, kendilerinden olmayan müslümanları “kâfir-mürted” ilan edip “Kadınları ve malları bize helaldir” diyecek tarikat ve cemaat mensupları vardır.

Bu durumda biz “Şeriat” genel şemsiyesi altında toplanan fıkhi hüküm ve geleneksel teamül ve kabulleri Kur’an ve Sahih Sünnet perspektifinden geçirmeyip ciddi bir tarih ve fıkıh kritiği yapmayacak olursak, hamuleye mevcut haliyle bakanların endişe etmeleri tabiidir. Susarak, üstünü örterek, Şeriat’ın sahiden korumakla yükümlü olduğu din, can, mal, nesil ve akıl güvenliğini sağlayamayız. Bu beş alanı Münzel Şeriat, din farkı gözetmeksizin teminat altına almayı üstlenir; fıkhi bir kısım fetvalar ise bu hakları müslümana bile tanımaz.

Gelenek referans alındığında can yakıcı sorunlara ilişkin tarihi mirasın kabul ve teamülleri İslam’a fature ediliyor; modernite referans alındığında İslam dini, Hıristiyanlığın teolojisi ve tarihi tecrübesinden hareketle yargılanıyor ya da bazı tarihselcilerin ve rasyonalistlerin yaptığı gibi İslam modern hayata uydurulmaya çalışılıyor. Bu ucuz yaklaşımın popülerlik kazandığını Taliban olayında gördük.

Taliban’ı, İŞİD’i veya tarihsel İslam’ı eleştirenler, eleştirilerini hangi paradigmaya göre yaptıkları belli değil, bir usulleri yok. Asl’a ve usule dayalı olmayan bir çıkarım (istinbat) veya eleştiri bizim bilgi ve fıkıh usulümüz açısından bir değer taşımaz. En azından Kur’an, Sünnet, Şeriat gibi kavramların birbirleriyle olan bağlarına atıf yaptıktan sonra verili olay ve olgulara tatbik edip kritik etmek gerekir; Şeriat’ı ve giderek Kur’an ve Sünnet’i arkaikleştirenler bunu yapmıyor. Sonuç itibariyle “İşte şeriat budur!” diyenler; Taliban, selefi hareketler ve İŞİD gibi gruplara ya da belli bir çürüme içinde olan cemaat ve tarikatlara eleştiri yönelttiklerinde, bize Batı modern hayat tarzı, değerler mecmuası ve Aydınlanma felsefesi dışında bir adres gösteremiyorlar.

Bu ucuz eleştiri ve konformizm sorunu çözmeye yetmez, aksine geleneğin ve ölmüş içtihatların din içinde kendine meşruiyet bulup sorunun kangrenleşmesine yol açar ki, sonuç itibariyle yüceltilen modern akılcılık nasıl faşizm ve komünizmin meşruiyet aracı olduysa, bu yaklaşımla İslam topraklarının emperyalist güçler tarafından işgal edilmesinin, kaynaklarının yağmalanmasının ve yönetimlerin otokratlaşmasının gerekçesi ve sebebi olur.

x

Neredeyse tüm dünyada Taliban veya diğer grup ve akımların Şeriat adına ortaya koyrdukları pratikler gündemin ilk maddeleri arasında yer almaktadır. Batılı oryantalist bakış açısına sahip modernist veya rasyonalistlerin “İşte şeirat budur!” diye doymaz bir iştahla dile getirdikleri konulara yakından baktığımızda söz konusu suçlama veya eleştirilerin

a) bir bölümünün doğru olmadığı,

b) bir bölümünün abartıldığı,

c) bir bölümünün yerel geleneklerden kaynaklandığı,

d) bir bölümünün de yeni içtihatlar gerektiren fıkhi bir temele dayandığı anlaşılıyor.

 

A. Yeni yaklaşım gerektiren konuları şöyle sıralamak mümkün

  1. İrtidat ve mürtedlerin hükmü
  2. Zina suçu: recm mi, celde mi?
  3. Hırsızlık ve cezası
  4. Alkollü içki ve cezası
  5. Eşcinsellik
  6. Kölelik ve cariyelik
  7. Bia ve itaat
  8. Darulharp-darulislam
  9. Cihad, savaş ve terör
  10. Çarşı pazarda emri bilmaruf ve nehyi anilmünkerin tatbiki
  11. “Hak mezhep” nedir?
  12. Resmi din veya resmi mezhep olur mu?

B. Namazla ilgili konular

1. Namaz kılmayanların cezası

2. Erkeklere beş vakit namazın eve en yakın camide kılma mecburiyetinin getirilmesi

3. Namaz surelerini bilmeyenlerin kırbaçlanması

C. Kadın sorunu

1. Kadınların sosyal hayattan koparılıp eve kapatılması

2. Kadınlara burka veya peçe zorunluluğunun getirilmesi; peçesiz gezen kadınların kırbaçlanması  (Başörtüsü mecburiyeti)

3. Haremlik selamlık

4. Halvet

5. Çokeşli evlilik

6. Kadının şahitliği

7. Kadının mirası

8. Kadının dövülmesi

9. Kadının tek başına seyahat etmesi

10. Kadının seçme ve seçilme hakkı

11. Kürtaj ve doğum kontrolü

D. Taliban’a özgü yasaklar

1. Toplu taşıma araçlarından kadınlara bakılır diye aynaların sökülmesi

2. Erkeklere sakal zorunluluğunun getirilmesi, sakal bırakmayanların 6 aydan başlayan cezalara çarptırılması

3. Tv yayınlarının durdurulması

4. Müziğin yasaklanması

5) Fotoğrafların yasaklanması, ders kitaplarından görsellerin çıkarılması

6. Medrese öğrencilerine 3. Sınıftan itibaren üç metrelik sarık sarma mecburiyetinin getirilmesi

10) Muhalif olanların ve rakip mücahitlerin idam edilmesi

11) Resmi dilin Peştuca olması

Allah ömür ve güç verirse bu konuları tek tek ele almaya çalışacağız. Bir sonraki yazımızın konusu Mümtaz’er Türköne’nin ilk başa koyduğu “din ve vicdan özgürlüğü” bağlamında “irtidat ve mürtedlerin hükmü” olsun.

alibulac.net

NOTLAR

1. https://farklibakis.net/tartisma/mumtazer-turkone-talibandan-sonra-seriat-laiklik-ve-diyanete-yeniden-bakmak/ https://alibulac.net/2021/09/25/mumtaz-muzakere/ https://farklibakis.net/tartisma/mumtazer-turkone-seriat-duzeni-hayalet-mi-tehdit-mi-vakia-mi/; https://farklibakis.net/tartisma/mumtazer-turkone-seriat-duzeni-hayalet-mi-tehdit-mi-vakia-mi/

2. https://farklibakis.net/yazarlar/kadir-canatan-yazdi-turk-laikliginin-yarattigi-kilise-diyanet/

3. https://farklibakis.net/yazarlar/kadir-canatan-yazdi-laik-duzen-seriat-duzeni-ikilemi/ Kısaca Şeriat insan-insan, insan-toplum, insan-tabiat ve insan-yönetim arası ilişkileri düzenleyen hukuktur. Fıkıh ise, Şeriat’ın asıllarından belli bir usul takip edilerek oluşmuş içtihatlar, fetvalar mecmuasıdır. “Din sabit ve tek, Şeriatler değişir ve birden fazladır” demek, farklı din müntesiplerinin farklı şariatlerle yükümlü olması demektir. Kitap ve Sünnet’te yer alan açık hükümler ise Münzel Şeriat’tır bunlar değişmez, ancak tefsir, tevil edilir, yorumlanır ve bunlardan yeni içtihatlar yapılır. Kadir Canatan’ın yazısında zikrettiği “nesih-mensuh”u kabul edecek olursak, bu kapıdan giren fıkhi içtihatlar apaçık ayetleri yürürlükten kaldırarak Kur’an’ın ve Sünnet’in ihdas etmediği ağır cezaları getirirler. Nitekim recim cezasını devam ettirenlerin bir dayanağı da “keçinin yediği ayet vardı” saçmalığıyla “lafzı mensuh, hükmü bâki ceza” demektedirler, Bireysel olarak din değiştiren kimseye uygun görülen ceza da “kıtal” hükmünün “Din’de zırlama yoktur” (2/Bakara, 256) ayetini neshettiğini öne sürmektedirler ki, bunların içinde anlı şanlı alimler de vardır. Önceki bir topluluğa gelen şeriatın bir veya birkaç hükmü sonra gelen şeriat tarafından neshedilir ama Münzel Şeriat kendi içinde kendi hükümlerini neshederek çelişkiye ve tutarsızlığa düşmez. Hükümler sabit özelliklerini koruyarak kimi zaman askıya alınır, uyutulur ama yeri ve zamanı geldiğinde tekrar yürürlüğe girerler.

4. https://farklibakis.net/tartisma/mumtazer-turkone-laiklik-kimi-korur/

5. https://farklibakis.net/yazarlar/kadir-canatan-yazdi-turkone-ikbalin-gordugu-serabi-mi-dile-getiriyor/

6. İbn Abidîn, Reddül-Muhtâr, I, 326