ANALİZ
Giriş Tarihi : 30-09-2021 11:11   Güncelleme : 30-09-2021 11:11

M. Selahattin Okuroğlu yazdı: ABD’nin İran Politikası ve Afganistan İslam Cumhuriyeti’nin Sonu

M. Selahattin Okuroğlu yazdı: ABD’nin İran Politikası ve Afganistan İslam Cumhuriyeti’nin Sonu

M. Selahattin Okuroğlu İslami Analiz'de  "ABD’nin İran Politikası ve Afganistan İslam Cumhuriyeti’nin Sonu" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Yaygın ve ciddi bir yanlış anlamayı düzeltmek yararlı olacak (Belki de, kasıtlı olarak kamuoyundan durumu gizlenmesi söz konusu idi). Afganistan’da şu anda yenice bir İslam devletinin kurulduğu bilgisi hatalıdır. Afganistan resmi düzlemde 18 yıldır İslam devletiydi. Eylül ayı itibariyle Afganistan İslam Emirliği olan ülkenin adı geçen ay, “Afganistan İslam Cumhuriyeti” idi. (Anayasa açıkça, devletin şeriatla yönetileceğini belirtmişti) En azından, görünüşte öyleydi ya da ABD önderliğindeki yozlaşmaya rağmen şeriat gibi gösterilen idare sürdürülüyordu. Mezkûr devletin durumu, I. Dünya Savaşı sonrasının manda yönetimine benzetilebilirdi. Ancak, uluslararası hukuk kılıfına uydurulmuş daha komplike bir durum söz konusudur. Sonlanan değil yeni başlayan işgal ve bunu meşrulaştırma çabası öne çıkıyordu.

Afganistan’da 1919’dan beri defalarca devletin ismi değişmiş, ne var bunda, diyebilirsiniz. Hayır, bu değişiklik öncekilerden daha ilginçtir. Kaldı ki, şimdi yıkılmış bulunan İslam Cumhuriyeti’ni sorgulamadan Taliban’ı sorgulamaya hakkımız olmaz. Zira yakın geçmişi anlamadan Taliban’ı ve İslam Emirliği’ni (yeniden) iktidara getiren şartları anlayamayız.

“Sözde” İslam devleti, gerçek İslam’ı temsil etmez; bu doğrudur. Ayrıca, işgal altında bir İslam devleti olmaz da diyebilirsiniz. Buna karşın unutmayınız ki Basra körfezi boyunca “İslam devleti” olduğunu ya da şeriatı uyguladığını iddia eden devletler var olmuş ve bunlar fiilen işgal altında yaşamıştır/yaşamaktadır. Güya müttefik, yönetimi kendi halkından korumak ve ülkede gerçekten İslam’a uygun bir rejim kurulmasını engellemek için oradadır. Dolayısıyla, ABD işgali altında kurulmuş İslam devleti aslında yeni bir oluşum değil; bu acıklı durumun örnekleri bir asra yakındır sürüyor. Afganistan’da farklı olan devletin isminde apaçık “İslam” ibaresinin bulunmasıydı. Bir de yanındaki “Cumhuriyet” kelimesi. Afganistan’daki girişimi, körfez ülkelerindekinden ayıran, işte bu iki kelimenin bir araya gelmesidir.

Cumhuriyet kelimesini 150 yıldan fazla zaman önce, ümmetin haline çare arayan İslamcı düşünürlerin bulduğunu, yarı aydınlar bilmese de biz biliyoruz. Onların aklındaki şey “republic” değildi; Medine’deki ilk İslam devletiydi. Batıyı tercüme etmek değil; Batı’ya güçlü bir karşılık vermek; amaçları buydu. Onların aziz amacı bizde unutulmuş olsa da, Amerikalı seçkinlerin unutmadığı son derece açık. Böylece, Afganistan’ı işgal eden ve gücünün zirvesinde olan ABD çıtayı yükseltmiş; cüretini ve meydan okumasını yeni bir boyuta taşımıştı.

ABD şu an yenilmiştir. Ancak, bununla sevinip oturmak yerine daha fazla soru sorarak kendimizi rahatsız edebilmeliyiz: 2001’de ABD, kendi himayesinde bir İslam cumhuriyeti kurma cüretini nasıl buldu, ne umdular ve nerede çuvalladılar? Beyaz adamın kibri, kendi kendisini, asla kontrol edemeyeceği bir olguyu kontrol edebileceği yanılgısına nasıl düşürdü? Bunları anlayalım ki bundan sonra yapmak istediklerini kestirme imkânımız olsun.

İran İslam Cumhuriyeti’ne komşu, Afganistan İslam Cumhuriyeti
Siyasal coğrafyaya değinen ve Afganistan’ın öneminden dem vuran birçok yorum medyada dolaşıyor. Ancak, bu yorumların hiç biri, ülkenin konumunu asıl neyin önemli kıldığını söylemez. ABD ve koalisyon ortakları açısından, Afganistan’ın başlıca önemi, İran’a komşu olmasından kaynaklanmaktadır. Ülkenin Pakistan’a komşu olması daha az önemlidir. Zannedilenin aksine Çin’e komşu olmasının önemi bunlardan bile sonradır. Çin, Afganistan’ı hiç kullanmadan ticari rotalarını kurmuş durumda. Zaten ülke o kadar dağlık ki, ticari rota olarak kullanmaya pek uygun değildir. Elbette, barındırdığı Müslüman nüfus nedeniyle Çin, Afganistan’la düşman olmak istemez. Keza zamanında bulaşıp pişman olan Rusya da. Ancak, Afganistan için Çin ve Rusya merkezli analizler oldukça yavan kalıyor; dahası ABD’nin bunca yıl bu zahmete neden katlandığını izah edemiyor.

Mevcut analizlerin İran’ı genelde dışlaması bizdeki uzmanlık seviyesiyle ve çığırtkanlıkla ilgili. Bir de, Türk ulusal aydın geleneğinin diğer Müslüman ülkelere ve özelde İran’a karşı geliştirdiği büyüklük kompleksinin etkisi var. Öte yandan, İran’ı analizlere katmadan ya da ABD’nin İran takıntısını dikkate almadan Afganistan’da olanları anlamak mümkün değil.  Sonuç olarak, Afganistan İslam Cumhuriyeti tasarısını denemeye değer hale getiren başlıca unsur, komşusu olan İran İslam Cumhuriyeti’nin varlığıydı. Yoksul ve kendi içinde sorunlu da olsa, varlığını sürdüren; bu nedenle Batı açısından tahammül edilemez olan İran.

1979
Afganistan 1960 sonrasında, İslamcı siyasal düşüncenin en verimli topraklarından biri olmuştu. Sovyet destekli (faşist meşrepli) sosyalistlere ve onların yardımıyla “Büyük Peştunistan” kurma hayalindeki ulusalcılara karşı İslam kardeşliği fikri bu topraklarda gelişti. Bu arada, komünistler ulusalcıları ve kralı kolayca saf dışı ettiler; sonra kendi içlerindeki çatışmada farklı hizipleri temizlediler. Ancak, İslamcılara karşı kamuoyuna açık herhangi bir tartışmayı kazanamayacaklarını ve halkın desteğini alamayacaklarını biliyorlardı.

Bugünkü Afganistan, sosyalist kadroların İslamcı aydınları hapis, işkence ve infaz yoluyla bitireceklerini; sonra da ülkenin tek hâkimi olacaklarını zannetmeleriyle başlayan kanlı bir tarihin ürünüdür.

İslamcı aydınlar sürgüne giderek mücadeleye devam etmeye çalıştılar. İç savaşın bu ilk döneminde, hükümete karşı silahlanan gruplara sadece Pakistan yardım etmiştir. Zira ulusalcı-sosyalistler “Büyük Peştunistan” hayalini desteklemeye yatkındılar; bu ise Pakistan’ın üçte birini koparmak demekti. Öte tarafta Sovyetler Birliği, kendisine yakın Kabil hükümetine gönülsüzce silah yardımı yapmaya başladı. ABD, 1978 itibariyle Afganistan’a karşı halen kayıtsız gibiydi; sadece müttefiki Pakistan’ın mücadelesine destek verdiği için dolaylı bir yardım söz konusuydu.

ABD açısından durumu neyin değiştirdiği sorusunun cevabı açıktır. Şubat 1979’da yaşanan devrim, İran’ın diğer komşuları gibi Afganistan’ı da “kendi haline bırakılamayacak ülkeler” arasına soktu. 1979 ortalarında (Temmuz) Jimmy Carter hükümeti, Afganistan’da başlamış olan iç savaşın Pakistan’daki liderlerine doğrudan yardıma karar verdi. Böylece, Amerikalılar isteksiz Sovyetleri sahneye çıkmaya zorlamış oldular. Tesadüf olamayacak biçimde 1979 (Aralık), Sovyet işgalinin yılıdır. Brejnev, ümitsiz durumdaki Afganistan Politbüro liderlerine destek için Kızılordu’yu gönderirken, ABD’nin doğrudan bir karşılık vermeyeceğinden emindi. Belki Sovyet liderleri ABD’nin bu işgali istediğini düşündüler (Sonucun kendileri için felaket olacağını tahmin etmemiş olmaları ayrı mesele). Sonuçta, İran’ın yanı başındaki ülke ne bağımsız, ne de Sovyet kontrolünde; sadece mutlak kaos içinde kaldı. Tehditlerin birbirini nötralize etmesi ABD politikasına uygundur. Soğuk Savaş, süper güçlerin oyuncu diğer halkların piyon olduğu bir oyun biçiminde yaşandı.

Ortaya çıkan kan gölü önce sosyalistleri boğdu. Şartlar, İslamcı aydınları sürgünde sessiz bir yaşama mahkûm etti. Sahada ise imanlı; ancak, eğitimsiz militanlar İslam’ın yüzü haline geldi. Maalesef bunların bazıları, uyanık ve pragmatist tiplerdi; Sovyetler çekildikten sonra da ABD’ye yaltaklanmayı sürdürdüler. ABD medyasının ve onlardan taklit Bab-ı Ali’nin kahraman diye sunduğu isimlerin çoğu böyle adamlardı; esas cihat ruhuna sahip olanlar ise gölgede kaldı. Ya da Kızılordu’ya karşı savaşırken şehadete eriştiler. 1996’da Taliban’ın çok az militanla Hikmetyar gibileri yenip ülkeye hâkim olması, Afgan halkının onlarda bir parça samimiyet görmesiyle ilişkilidir.

 İslam cumhuriyetinden İslam emirliğine
Afgan kökenli olup Batı’da yaşayan bazı eski İslamcılar -ki içlerinde New York Review of Books’un editörü gibi şaşırtıcı tipler vardı- 11 Eylül sonrası süreçte saldıracak yer arayan ve Afganistan’da karar kılan Bush hükümetini yeni bir ülke kurmaya davet ettiler. Muhtemelen, Washington’dan birileri Amerika’nın bu daveti kabul etmeye hazır olduğunu, mektubu yazanlara söylemişti. Hazırdılar, zira Batı dostu ve küreselci, modern bir İslam cumhuriyeti tasarısı hep vardı. İslamcı olmayan İslam cumhuriyeti, Müslüman olmayan İslamcı gibi, ancak megaloman sömürgecilerin destekleyeceği tasarılar. Oryantalist kibrin ve körlüğün yansımaları olarak… Küresel efendilerin gözlerini öyle bir hırs bürümüş ki olmayacak bir işe milyarlar (belki trilyon) döktüler. 

Son elli yılda Afganistan’ın yaşadıkları karşısında başka bir ortak değer, ideoloji, kimlik, asgari müşterek vs. kalmadığına göre, Afganistan’da İslam’a dayanmayan bir yönetimin meşru kabul edilmeyeceği aşikârdı. Böylece, 2001 sonrasında koalisyon güçlerinin gerçekçi davrandığı, bu nedenle bir İslam Cumhuriyeti kurulmasına izin verdikleri iddia edilebilir. Ancak bu iddia fazlasıyla yüzeysel olacaktır.

Afganistan’da ABD, içinden çıkamadığı birçok olguyla karşılaştı. Bunlar zannedildiği gibi ülkenin aşiret sisteminden kaynaklanmadı. Aşiret yönetimleriyle ABD’nin arası iyidir; aşiretler koalisyonu biçiminde varlığını sürdüren körfez monarşilerini bunun örneği olarak görebilirsiniz. ABD ya da genel anlamda Batı açısından aşiretler değil, birey olarak bu dünyadaki arayan insanların kuracağı siyasi organizasyonlar tehdittir. İdeolojik alternatifler yenilmiş gözükmektedir; ancak, din-i İslam halen bu tür siyasal aktivizm için potansiyel taşıyor… Potansiyelin su yüzüne çıktığı Müslüman ülkelerin yakın tarihi polis vahşeti, iç savaş, darbe ve işgallerle dolu. Diğerleri ise, “istikrar” kaynağı müttefikler olarak övgülere mazhar olmakta.

Batılıları kendi himayelerinde ve hizmetlerinde bir İslam devleti kurabilecekleri yanılgısına iten faktörlerin ilki, körfez monarşileriyle uzun süredir başarılı ve zevkli zifaflar yaşıyor olmalarıydı. İkincisi, geçmişte mücahitler arasında kolayca kontrol edebildikleri, para ve güce tamahkâr adamlar bulmaları oldu. Böylece, nasıl ki kendileriyle işbirliği yapmış savaş ağaları ve sözde mücahitler buldularsa, himaye altında bir İslam cumhuriyetinin de var olabileceğini sandılar. (Sürgünden dönen İslamcı aydınların bir kaçı da vitrine konuldu) Ayrıca, Afganistan’ın kabilelere dayalı toplum yapısı körfez ülkelerindeki gibi Batı’ya müttefik bir devlet kurmak yönünde cesaret verdi. Üçüncüsü, Şii-Sünni çatışmasının her zaman işlerine yaracağına güvenmeleriydi. Böylece, Afganistan İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşunu desteklemelerindeki asıl amaca ulaşmayı umdular: Hem İran’ı izole eden ve hem de İran tarafından izole edilmiş bir vassal devlete kavuşmak dahası, İran’a karşıt bir model oluşturabilmek.

Amerikan himayesinde Afganistan
2001 sonrası süreçte az sayıda Afgan gazeteci, aydınlar ve bazı politikacılar, hem inancın hem düşüncelerinin gereği olarak ülkedeki tekfirci akımlardan ve mezhep çatışmasından uzak durdular. ABD’nin ülkedeki varlığı, İran’la ilişkileri geliştirmeye set çekse de Şii komşuyla iyi geçinmeye çalıştılar. İşin aslı, Afganistan İslam Cumhuriyeti’nin İran’a ve Şiiliğe yönelik politikası, Taliban’ı da değişime iten faktörlerden birisi oldu. Bu arada, dikkat çeken bir gelişme, ABD ve Alman fonlarının gazetecileri satın alarak İran düşmanlığını kışkırtmak istemesiydi. Ancak bu kampanya pek tutmadı. Hatta ABD’ye ve ABD destekli hükümete duyulan öfke arttıkça, Afganistan’da İran’a yönelik sempati büyüdü.

Sonuçta Taliban yirmi yıl önceki halinden farklıysa, bunda Kabil hükümetinin politikalarıyla baş etme çabasının büyük katkısı var. Basitçe, Taliban’ın en azından bir bölümü, İslam’ın geçerli tek yorumunun kendilerininki olmadığını görebildi. Ayrıca İran, ortak düşmanlarının ABD olduğunu, kendilerinden bir zarar gelmeyeceğini Taliban’a anlatmakta başarılı oldu (Bazı İran kaynakları Taliban’a destek verme girişimini merhum Kasım Süleymani’nin başlattığını iddia ediyor). Bir noktadan sonra Amerikalılar da gidişatın umduklarının tam tersi yönde olduğunu anlamış olmalılar.

Aslında, Amerikalıların istedikleri model devleti kurmanın kolay olmayacağını anlamaları çok uzun sürmemişti. Afganistan’da İslamcılık ile uzlaşma çabaları bazen şaşkınlığa varan sonuçlar doğurdu. 2002 yılında ABD büyükelçisi, protokol gereği gitmek zorunda kaldığı Seyyid Cemaleddin’in mezarı başında konuşma bile yaptı. Konu öncelikle, geçmişte kötü anıların unutulması ve geleceğe bakılmasıydı. (10 milyoncuk Hintlinin ve sonra bir-iki milyoncuk Afgan köylüsünün Britanya’nın adaleti adına öldürülmüş olması nedir ki!) Amaç, “ortak insanlık değerlerine bağlı” (!) Müslüman aydın ve önderlerin yetiştirilmesiydi. Tabii ki bir düşünür aktivist olarak Afgani’nin emperyalizme karşı sarsılmaz tavrından ve Afganlıların İngiltere’ye karşı direniş azmine yağdırdığı övgüden hiç bahsetmedi büyükelçi.

Araçsal bir İslam, İslam Olamaz
Gündeme bağımlı, anlık değerlendirmelere indirgenmiş bir düşünce hayatı içinde, eleştirel-bütüncül bilinç gelişmiyor. Böylesi şartlar altında, modern hegemonyaya cevap verecek ve insanlığı kurtaracak bir İslam anlayışına; ulus ve mezhep üstü bir düşünce tarzına ulaşmak çok zor. Her şeye rağmen, Afganistan’da yaşananlar, olayları değil olguları sorgulamak ve gerçeği anlamak isteyenler için birçok ders içermekte.

Her türlü konformizm genel anlamda İslam aleminin/ümmetin durumunu sorgulamaya engeldir. Konformizm içinde, Batılı güçlerin İslam coğrafyası üstünde kurduğu hegemonyanın analiz edilmesi mümkün olmuyor. Basitçe, görmek istemediğiniz şeyle mücadele edemezsiniz. Söylemleriniz, küresel tahakküm kurmuş olan asıl söylemin karşısında naif kalır; hatta dolaylı olarak ona hizmet eder. Hâlbuki küreselleşme ve neo-liberalizm kılıfları altında süren emperyalizmin ne yaptığını, ne yapmaya çalıştığını anlamak zorundayız. Bunun için öncelikle, korkmadan yüzleşen yeni bir dil, yeni bir söylem inşa etmek gerekiyor.

Araçsallaştırılmış bir “İslam”, kullanılabilir bir İslam… Kısaca yapmak istedikleri, bizzat Müslüman hükümetler işbirliğiyle sürdürdükleri budur. Hakiki İslam’ın yerine koymak istedikleri, zihinsel konformizmini bozmaya korkan toplumlara yutturdukları budur. Ancak, araçsallaşmak İslam’ın kendisiyle çelişir. Özden gelen derinden hissedilen bu çelişki bastırıldıkça, toplumlarda bunalıma neden oluyor. Afganistan halkı bu bunalımın en uç örneklerini yaşadı; ancak, kurtulmak için de en ağır bedelleri ödemekten çekinmedi.