ANALİZ
Giriş Tarihi : 30-08-2021 21:30   Güncelleme : 08-09-2021 09:43

Fatma Tuncer yazdı: HZ. Hüseyin ve yol arkadaşları

Fatma Tuncer yazdı: HZ. Hüseyin ve yol arkadaşları

Fatma Tuncer Milli Gazete'de "Hz. Hüseyin ve yol arkadaşları" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

İslam’ın değerlerini ayaklar altına alan zalim ve diktatörler Hz. Hüseyin’i kirli icraatlarının önünde bir engel olarak görüyorlardı o yüzden biat olma noktasında ısrarcı oldular. Dedesinin manevi mirasını başının üzerinde taşıyan imam Hüseyin, İslam’ın değerlerini ayaklar altına alan zalimlere biati reddedip, Mekke’ye hicret etmişti. Fakat çok geçmeden Emevi zihniyetinin baskı ve dayatmalarından rahatsızlık duyan Kufeliler, Hüseyin’e mektup yazarak kendisine biat ettiklerini, Kufe’ye geldiği takdirde koruyacaklarını vaat ettiler ve yaşadıkları zulüm ve baskılara vurgu yaptılar. Hz. Hüseyin aldığı mektuplar karşısında davanın sorumluluğunu omuzlarında hissetti ve bedeli ne olursa olsun ayaklar altına alınan manevi mirası korumak için harekete geçti, sonu şehadete çıkan çileli yolculuğuna adım attı.

Hz. Hüseyin hilafetin ağır kişilik bozukluğuna müptela bir kişinin inisiyatifine terk edilmesini ve saltanata, kibre, israfa ve harama dönüştürülmesini kabul edemiyor ve kıyamına dâhil olacak kişilerle birlikte hakkın safında olduğunu bütün dünyaya haykırmak istiyordu. Sorumluluk bilincine sahip olan hiçbir kişinin buna sessiz kalması mümkün olamazdı… Niçin yaşardı ki insan? İnsan niçin nefes alıp verirdi şu hayatta? İslam’ın ilkeleri ayaklar altına alınmışsa ne anlamı vardı ki yaşamanın? İmam Hüseyin kararını verdi, yakınları ve dava arkadaşları ile birlikte çıktı yola. Fakat ne ilginçtir ki daha o yoldayken Kufeliler kendilerine vaat edilen para ve mülkün büyüsüne kapılıp ahitlerini bozdular ve Emevilerin safına geçiverdiler, bu durumdan haberdar olan Hz. Hüseyin dönmekle gitmek arasında tercih yaptı ve tek kişi kalmış olsa dahi davanın yolundan dönmemek üzere karar aldı.

Hz. Hüseyin karşı tarafla mukayese edilince sayıca çok az olduklarının, ellerindeki teçhizatların ise yetersiz olduğunun farkındaydı ve devletin bütün imkânlarını ellerine geçiren Emevilerle çatışmanın somut olarak nelere mal olabileceğini görebilecek basirete sahipti. Fakat buna rağmen geri dönmedi, karşımda süper bir güç var, susmaktan başka seçeneğim yok deyip, kıyıya çekilmedi, dedem Hz. Muhammet (S.A.V.)  nasıl ki cehalete batmış bir toplumun karşısına çıkıp tek başına hakkın tebliğini yapmışsa ben de zalimlerin safında olmadığımı ve hakkın safında olduğumu ifade eder ve mesajımı iletirim dedi, dua ile Allah’tan yardım istedi.

Hz. Hüseyin’in zamanın süper güçlerinin karşısına dava aşkı ve cesareti ile çıkıp ağır bedeller ödemesi ve her şeyi Allah için terk edip şehadete ulaşması neler hissettiriyor size? Hz. Hüseyin’in bu duruşunu nasıl okuyorsunuz? Yeryüzünün ilahlığına soyunan ABD zihniyetinin ektiği zulme, yaptığı işgallere, katliamlara, çıkardığı fitne ve fesada karşı tepkilerini yitiren, “dünyanın süper gücüne karşı ne yapabiliriz” deyip mutlak itaat sergileyen Müslüman halklar ve onların yöneticileri Hz. Hüseyin’in bu tavrını nasıl okumaktalar acaba? Bugün Müslüman yöneticilerin, sözde âlim ve dava insanlarının ilahlığa soyunan Siyonist ideoloji, ABD zihniyeti ve kapitalist zümrelere karşı kanatlarını indirip sinmek yerine Hüseyni bir duruş sergileyip, hakkı savunmaları gerekmez mi? Bugün coğrafyamızın imam Hüseyin’in kıyamını anlayabilmiş ve içselleştirmiş bir şahsiyete, öncü bir lidere acil ihtiyacı vardır ki, maruz kaldığımız sorunlar ancak bu şekilde çözüme ulaşabilir. Fakat tecrübelerimiz gösterdi ki, hayatlarını sadece karın doyurmak üzerine kuran Müslüman halklar, şuurlu ve kendilerine yön gösterebilecek öncü şahsiyetleri asla desteklemeyecekler, akletmek yerine kendilerini uzaktan kumanla ile yönetenlere itibar edip yön değiştireceklerdir. O yüzden İslam âleminde Kerbela olayı ağıtlarla yâd edilse de toplumun pek az kesimi Hz Hüseyin’in kıyamını ve duruşunu anlayabilmiştir.

İmam Hüseyin tek bir ümmetti ve onun çağlar ötesine uzanan kutlu bir mesajı vardı: Tek kişi kalsanız ve yolun sonunda çile, yoksulluk, ölüm de olsa zulmün tarafında yer almayacak, tarafınızı aşikâr edecek ve mesajınızı bütün dünyaya duyurmak için çaba göstereceksiniz. İmam Hüseyin’in derdi liderlik değildi onun derdi İslam’ın değerlerini ayaklar altına alan zümrelerin karşısında yer almak ve kutlu mesajını tüm dünyaya iletmekti. Ve onun haklı direnişi, bu uğurda yaşadığı çile ve meşakkatler, yalnızlık ve şehadeti cesareti kırılan kitlelerin ruhunu canlandırmış ve onlara şahsiyet kazandırmıştı.

İmam Hüseyin Emevi hükümetinin günahlarına ortak olmayı reddetti ve onların ektiği zulmü bütün dünyaya duyurarak savaşın gerçek kazananı oldu. Yola çıktığında sonucun nereye varacağını görebiliyordu elbette ancak onun hedefi dünyevi iktidar değildi, onun hedefi toplumun bilincini uyandırmak ve İslam’ın değerlerine yönelen tehditleri bertaraf etmekti. Ve Hüseyin’in sesi çağlar ötesine ulaşarak, kitlelerin bilincinin uyanmasına vesile oldu. Bir mektep, bir uyarıcı, etkin bir sesti Hz. Hüseyin’in kıyamı ve o ses zalimler karşısında nasıl bir tavır takınmamız gerektiği noktasında bizlere yön göstermekteydi.

İmam Hüseyin zalim bir diktatöre biat etmeyi reddetmiş ve bu zihniyetin kirli eylemlerine karşı kıyama kalkarak tarihe damga vuracak onurlu bir miras bırakmıştı. Hz. Hüseyin’in kıyamı hak yoldan ayrılanlar için bir çağrıydı ve hakkı savunanlar onun safına geçip, bu onurlu direnişin bir parçası oldular. O nedenle Kerbela’dan bahsederken, İmam Hüseyin’le birlikte davaya gönül verip ruhlarını bedenlerine siper eden önemli şahsiyetleri de yâd etmek gerekir.

Hatırlayacağınız üzere Emevilerin zulüm ve baskıları karşısında sığınacak bir liman arayan Kufeliler, Hz. Hüseyin’e mektup yazıp davet etmiş ve kendisini koruyacaklarını taahhüt etmişlerdi ancak Emevi yönetimi bu kişilerin ceplerini doldurunca kararlarından vazgeçip karşı tarafa geçiverdiler. Fakat hak dava için yola çıkan Hz. Hüseyin geri dönmedi, arkadaşları ile birlikte yürümeye devam etti. Hz. Hüseyin’i Kerbela’da sıkıştıran düşman güçleri kendilerine vaat edilen imkânlara ulaşabilmek için Peygamberin ehlibeytine her türlü zulmü reva görüyor ve onların gücünü kırmak istiyorlardı.

İmam Hüseyin ve yol arkadaşları, Muharrem ayının ilk günü Kerbela’da tutsak edildiler, Fırat Nehri’ne yakın oldukları halde sudan mahrum bırakıldılar, Hz. Hüseyin ve yakınları Kerbela’nın kavurucu sıcağında açlığa, susuzluğa ve yalnızlığa terk edildiler, yollar kapatıldı, onların çıkışlarına ve geri dönüşlerine izin verilmedi.

Hz. Hüseyin ve yakınları zalimlere boyun eğmeyi reddetmiş ve görevlerinin hakkı savunmak olduğuna kuvvetle iman etmişlerdi. Kerbela’da sıkıştırıldıklarında karşılarında Irak Valisi Ubeydullah bin Ziyad’ın görevlendirdiği öncü süvari birliğinin kumandanı Hür bin Yezid vardı. Hz. Hüseyin bu kişiye dönüp, kendisini Kufelilerin davet ettiğini ancak sözlerinden caydıklarını dolayısıyla geriye dönebileceğini söylüyordu. Gördükleri ve duydukları karşısında Hür’ün zihni bulansa da görevinde sadık kalmaya özen gösterdi. Nitekim kendisi Irak Valisi Ubeydullah bin Ziyad tarafından İmam Hüseyin’in Kufe’ye girişini engellemek için görevlendirilmiş bir kumandandı fakat şimdi aklı karışmış ve ne yapacağını bilemez hale gelmişti.

Resulullahın torununu bu şekilde görmek vicdanında derin bir sızıya dönüşmüştü Hür’ün, Sad bin Ömer’e yaklaştı, “Hüseyin’in geri dönüşüne niçin izin vermiyorsunuz?” dedi. Sad bin Ömer, “Ben de istemem ama bunu Ubeydullah’a kabul ettiremeyiz” deyince Hür duyguları ile aklı arasında gidip geldi ve Hz. Hüseyin’in namazdan sonra yaptığı konuşmayı dinlerken iç dünyasında büyük depremler yaşıyordu ve kararlarını gözden geçirme ihtiyacı hissetti. Vali Ubeydullah kendisinden Hz. Hüseyin ve arkadaşlarının müstahkem noktalara sığınmalarına engel olunmasını ve su ile irtibatlarının kesilmesini emretmişti. Nasıl olurdu da Resulullahın torunu susuzluğa, açlığa ve şiddete maruz bırakılırdı!

Hür, vicdanının sesine kulak vermiş ve yaşanan zulmü bütün çıplaklığı ile görmüştü. Saltanatın büyüsüne kapılan ve lüks, şatafat, eğlence, israf, gösteriş, torpilcilik, kibir ve Allah’ın haram kıldığı bütün fiilleri hayat tarzı haline getirenlerin yüzlerindeki karanlığı ve bu karanlığı delip geçen ışığı gördü Hür, sonra tövbe ile Allah’a sığındı. Pişmandı, Resullahın mesajını taşıyan Hz. Hüseyin’e karşı durmuştu, yüreğindeki sızıyı bütün benliğinde hissetti, acı ile yutkundu ve Allah’tan af diledi. Ne acıdır ki, sahabenin çocukları, torunları ve kendisine vaatte bulunan Kufeli halk Resulullahın torunu Hüseyin’i ve yol arkadaşlarını katletmek için bekliyorlardı. Hür, bütün cesaretini topladı ve ayaklarına vurulan kelepçeleri çıkarıp attı, kulaklarında yankılanan sesi susturdu, başının üzerinde dönen karanlığı elinin tersiyle itti, mademki ölüm bir kere gelecekti o da Allah için olsundu kararını verdi ve safını değiştirdi. Birkaç saatlik süre onun dönüşünü ve kurtuluşunu sağlamıştı ve kendisine vaat edilen bütün dünyevi imkânları, kan kokan mevkileri, şaşalı hayatları elinin tersiyle itti ve şehadeti, cenneti tercih etti. Hür, artık gerçekten hürdü, “Bedenimi parça parça etseler de asla geri dönmem” dedi ve savaşmaya karar verdi.

İmam Hüseyin’in yanına geldiğinde taşımakta zorlandığı ağır bir yükten kurtulmuş gibiydi ancak yüreğindeki sızıyı tövbe ile iyileştirebilirdi, ellerini açtı, “Allah’ım ben Resulullahın torununun kalbine korku düşürdüm beni af et, beni bağışla” diye tövbe etti. Hür ilk adımı atan, ilk şehadete koşan kişi olmak için izin istedi sonra Kufe ordusuna döndü, “Ey Kufe halkı, Resulullahın torununu davet ettiniz sonra da onu terk ettiniz, ona bağlı kalacağınıza dair söz verdiniz sonra da kılıcınızı çekip, Allah’ın arzında ona yer vermediniz. Nasranîlerin, Mecusilerin, Yahudilerin içtiği Fırat’ın suyunu Resulullahın torunundan ve ailesinden esirgediniz, Resulullahın manevi mirasına ihanet ettiniz” diye haykırdı ve tarafını aşikâr etti. Hür, “Vallahi kendimi cennetle cehennem arasında bir seçim yapmak zorunda görüyorum, Allaha and olsun beni parça parça edip ateşe atacak olsalar da cennetten gayrısını seçmeyeceğim” deyip  hamle yaptı ve şehadete ulaşıncaya kadar savaştı. Hz. Hüseyin, Hür’ün cansız bedenine baktı, “Ey Hür gerçekten adını koydukları gibi dünya ve ahirette hürsün” dedi. Hür hakkın tarafını seçti ve o savaşın kazananları arasında önemli bir yere sahip oldu.

Kitlelerin bilincini uyandırarak tarihe yön veren dava adamları sarsılmaz inançları ve cesaretleri ile hafızalarımızda önemli bir yere sahiptirler. Ancak bu kişiler tarihin yönünü değiştirecek eylemlerini gerçekleştirirken, onların yanında yer alan ve destek veren kahramanların da elde edilen kazanımlarda paylarının olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim Hz. Hüseyin’in kıyamını ve onurlu tavrını anlamaya çalışırken onunla birlikte hareket eden yakınlarını ve ona elçilik yapan Müslim bin Akil’in çabasını da doğru okumak ve hatırda tutmak gerekir.

Hatırlayacağınız üzere Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmeyi reddedip, ortamın boğucu atmosferinden uzaklaşmış ve Mekke’ye hicret etmişti. Fakat Mekke’ye geldikten bir süre sonra Emevi hükümetinin kokuşmuş sisteminden rahatsızlık duyan Kufeli halk kendisine mektuplar göndererek biat ettiklerini bildirip davet etmişlerdi. Hz. Hüseyin eline geçen binlerce mektubu tek tek değerlendirdiğinde omuzlarındaki yükün ağırlığını hissetmiş, şerri yayan bu sisteme karşı çıkmaya ve toplumun ruhunu uyandırmaya karar vermişti. Hz. Hüseyin samimiyetinden şüphe duymadığı kuzeni ile görüşerek, kendisine mektup yazanlara, “Müslim bin Akil’i size gönderiyorum eğer önde gelenlerinizin düşünceleri de aynı yönde ise kısa zamanda yola çıkacağım” ifadesini içeren bir mektup göndermişti. Müslim, Hz. Hüseyin’in mesajını iletmek üzere Kufe’ye varıp, Hz. Hüseyin’in mektubunu okuduğunda insanlar ağlamaya başladılar ve 18 bin kişi biat etti. Müslim, halkın durumunu bildiren bir mektup yazıp Hz. Hüseyin’in Kufe’ye gelmesinin uygun olduğunu belirtti. Fakat biat haberi kısa sürede yayılmış, Yezid’in kulağına kadar gitmişti. Bu durumdan çok fazla rahatsız olan Yezid Kufe’nin yönetimini Basra Valisi Ubeydullah b Ziyad’a devretti.

Hz. Hüseyin’e elçilik yapan Müslim bin Akil bu kaos ve kargaşa ortamında insanların hakikatle buluşmaları için çaba gösteriyor ve çalışmalarını gizli tutmaya çalışıyordu. Fakat şehrin yeni valisi Müslim’in izini sürmüş ve onu evinde barındıran Hani b Urve adındaki kişiyi hapsedip, ağır işkencelere maruz bırakmıştı ve olayın akabinde bu kişi katledilmişti. Müslim kendisine biat eden Küfe halkından bu kişiye yardımcı olmalarını istediğinde ise Ubeydullah b. Ziyad onları tehdit ve çeşitli vaatlerle etki altına almış ve Hz. Hüseyin’in destekçileri yalnızlığa terk edilmişti. Müslim bin Akil’in yanında olacaklarını söyleyen kişiler bir anda dağılmış sadece otuz kişi kalmıştı. Müslim otuz kişi ile birlikte Ebvap denen yere doğru yol almaya başlamış ancak yanındakiler bir bir ayrılmış ve kendisi tek başına kalmıştı.

Hz. Hüseyin, yol arkadaşları ile birlikte ağır bedeller ödemekteydi. Nitekim Müslim’in yanında yer alan Kufeliler bir anda dağılmış ve onu yalnızlığa terk etmişlerdi ve zalim yöneticilerin hedefinde olan Müslim, barınacak bir yere ihtiyaç duymaktaydı fakat kimse buna cesaret edemiyordu. Hak yoldan sapan ya da sapanlarla beraber hareket edenlerin karşısında tek başına kalmıştı Müslim bin Akil ve geceyi geçirmek için yaşlı bir kadının evine sığındı ne var ki, akşam vakti yaşlı kadının oğlu eve geldiğinde onu gördü ve ihbar etti. Hz. Hüseyin’in elçisi dava insanı Müslim bin Akil tutuklanmış ve Ubeydullah bin Ziyad’ın emriyle hükümet binasının üstüne çıkarılıp aşağı atılarak şehit edilmişti.

Müslim bin Akil inandığı davanın bekası için bedel ödemeyi göze almıştı ki, Rabbim onu şehitlikle ödüllendirdi ve mesajını kendisinden sonraki nesillere ulaştırabilmesi için seçti. Allah ondan razı olsun.