MAKALE
Giriş Tarihi : 28-08-2021 15:16   Güncelleme : 28-08-2021 15:16

Boğaziçi üniversitesinde okuyan Müslüman bir kadınım.

Boğaziçi üniversitesinde okuyan Müslüman bir kadınım.

Kendimi huzurlu hissettiğim anları düşünüyorum. Aklıma ne kendime ne de yanımdakine açıklama yapmadığım, şartsız kabul gördüğüm anlar geliyor. Cümlelerim benden bağımsız değerlendirilmiyor. Müslümanın ama, kadınım ama, şuyum ama dememe gerek kalmıyor. Aklıma sadece beni anlamak isteyenlerce dinlendiğim konfor alanlarım geliyor.

Boğaziçi üniversitesinde okuyan Müslüman bir kadınım. Seçtiğim ve seçmediğim, çok fazla kimliğim var. Bazen bu kadar isimle ne yapacağımı şaşırıyorum çünkü bazılarına sahip olduğumun farkında bile değilim. Kriz anlarında bir başkası tarafından adlandırılınca öğreniveriyorum. Sonrası açıklamalar, kendini anlatmalar ve makbul olmak adına atılan binbir takla. Sadece kendi adımla anılmam mümkün olabilir mi, bunu düşünüyorum. 

Senenin başında okulumuza yanlış bir yöntemle, liyakatsiz bir rektör atandı. Müslüman olmayan bir okul arkadaşımla muhtemelen aynı derecede sinirlendiğim bu olay karşısında gösterdiğim ilk tepkinin mahcubiyet olması sonradan beni uzun uzun düşündürdü. Bir açıklama yapmak zorunda hissetmiştim. Hayır bakın ben onlardan değilim, anlamına gelen Müslümanım ama ile başlayan cümleler kurmalıymışım gibi hissetmiştim. En kötüsü de bir süre ne yaptığımın hiç farkında değildim. Çabalıyordum. Mevcut siyasi partili olmadığımı, yapılan haksızlıklara en az “onlar” kadar karşı olduğumu hatta dinimin bütün bu ahlaksızlıklardan münezzeh olduğunu anlatmaya çabalıyordum. Ta ki bu çabamın sadece kendi özümden gelen bir istekle değil de çoğunluğun azınlığa karşı kullandığı görünmez yaptırımlar dolayısıyla var olduğunu görene kadar… Bir parçası olmaya çalıştığım toplumda beyaz bayrak sallamadan var olamayacağımı öğrenene kadar…

Oysa “normal” insanların bir beyaz bayrak göstermek zorunlulukları yoktu, bir tehdit teşkil etmezlerdi. Siyasi fikirlerini beyan etmek, politik doğrucu olmak, durdukları zemini sürekli sorgulamak onların boynunun borcu değildi. Çünkü doğalında doğru olan onlardı. Bense eksik varlığımı kanıtlar sunarak onarmalıydım. Ne arkadaşlarım, hocalarım yaptıkları psikolojik şiddetin farkındaydılar, ne ben hissettiğim huzursuzluğun bir psikolojik şiddet olduğunun farkındaydım. Mesela arkadaşlarım benim “Şu konuda ne düşünüyorsun, şu bakan bunu demiş fikrin ne?” gibi soruları kötü niyetle sormuyorlardı. Ama ben onlara ne düşündüklerini sormazken, benden sürekli kendimi açıklamamın beklenmesi de masum değildi. Varlığımın doğal halinin bir tehdit teşkil etmesi ile alakalıydı.

Özgürlük, demokrasi, fikri hürriyet ve daha birçok kavram bu süreçte anlam kaybına uğradı. Çünkü her ifademi karşımdakiler kimliklerimden süzerek algılıyordu. Bir gün uyandığımda cümle kuramadığımı hissettim. Benden cümle bekleyen tüm mecralardan da kayboldum. Her gün yetişmem gereken twitter hashtagleri kendime olan saygımı zedeliyordu, çünkü sadece kendim istediğim için yapmıyordum. Oto sansürün bir türüydü bu yaptığım biliyordum, ama mercek altında olmaktan daha iyidir diye düşünmüştüm. Çünkü ben bir cümle kurduğumda geçmişimle aidiyetlerimle bugüne kadar inşa ettiklerimle kuruyordum. Ama kriz anlarında insanlar makbul görünenin ötesini anlamak için uğraşmıyor; etiketlerle algılıyordu. Mesela çok kolay bir şekilde “siyasal İslamcı” oluyordunuz. Ya da “başörtülü ama onlar gibi değil” biri oluveriyordunuz. Ben ise sadece kendi ismimle anılmak istiyordum. Devlet halk nezdinde teveccüh gören normları arkasına alarak “marjinal” Boğaziçi öğrencisini cezalandırıyordu, Boğaziçi de kendi makbul normlarıyla kendi baskısını kuruyordu. Günün sonunda bir yanlışa karşı çıkmanın sadece bir yolu kalmış oluyordu elinizde. Bense kendi ismimle, kendimce karşı durmak istiyordum. Bu süreç, Müslüman bir kadın olarak birey olmanın, yalnız durabilmenin ne kadar zor olduğunu gösterdi. Bir cemaatiniz yoksa ama aynı zamanda “aydın” prototipine de sığmıyorsanız; hiçbir şeyi toptan doğru ya da yanlış diye isimlendirmiyorsanız kendini açıklama ceremesinde kaybolabilirdiniz.

Bu düşüncelerimi Müslüman kadın arkadaşlarımla paylaştıkça bunun bireysel bir sorundan ziyade hepimizin paylaştığı ve şimdi başlamayan ortak bir ağrı olduğunun farkına vardık. Kimi “Homofobik değilim..” diye cümleye başlamadan dinlenmediğini anlattı, kimi okuldaki ana akım herhangi bir fikre karşı çıkmanın “Akplisin yani!” tepkisine sebep olduğunu. Özgürlük bu olamazdı. Kim olduğumuzun bilinmediği ilk tanışma safhasında sıfırdan kendimizi inşa edemiyorduk, var olan kalıbı yıkıp tekrardan var olmamız gerekiyordu.

Boğaziçi olayları ilk sancılı sürecini atlattıktan sonra bile bu konu benim içimde dert olarak kalmıştı. Yeni biriyle tanışma fikri bir gerilim oluşturuyor, “birbirini anlayan iki insan” olana kadar geçecek o sancılı süreç gözümü korkutuyordu. Derslerde mevcut rejime muhalif olduğumu belirttikten sonra hocalarımın bana karşı değişen davranışları, sınıf arkadaşlarımın sevecenliğinin artması beni mutlu etmiyordu, çünkü muhalif duruşum onlar için değildi, onlara rağmendi. Derdim bir kesimi ve onların tutumlarını topa tutmak değil, sadece fark etmeden aldığımız cephelerin başkasında yarattığı yaralara değinebilmek… Bu süreç benim de fark etmeden kendini açıklattırdığım insanların var olabileceğini düşündürttü. Bir de herkesin kendini inşa etmesine izin vermem gerektiğini. Bu yazıyı dahi okuyup “Siyasal İslamcılar mağduriyete doymuyor.” diyecek insanlar olacak biliyorum. Ama artık kendimi sadece açıklamak istediğimde açıklayacağımı da biliyorum. Vicdanlı bir duruş kimseye ipotekli değil ve kimse vicdanını ispat etmek zorunda da değil. Herkesin sadece ismiyle var olabilmesi dileğimle…

Not: Bu yazı bu siteden (http://recel-blog.com/kendini-aciklamak-ve-beyaz-bayraklar/) alıntıdır...