Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 24-08-2021 09:52   Güncelleme : 09-09-2021 13:11

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Gönüllü Köleliğin Konformizmi

Geçmişi tek yanlı ve tek boyutlu okumakta ısrar eden İslam toplumlarında, “şanlı tarih” söylemi Müslümanları gerçek tarihe yabancılaştırıyor. Tek yanlı, tek boyutlu bir tarih yorumu ile malûl bulunan toplumlar, tarih yapacak bir kültür üretemezler.

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Gönüllü Köleliğin Konformizmi

Üstad Atasoy Müftüoğlu İslami Analiz'de "Gönüllü Köleliğin Konformizmi"   başlıklı bir yazı kaleme aldı. 

İşte o yazı: 

Otoriter ve popülist toplumlar ve kültürlerde, doğru ile yanlış, gerçek ile sahte, iyi ile kötü, bilgi ile cehalet yan yana, iç içe bir bütünlük oluşturabiliyor, birlikte varolabiliyor. Bu tuhaf ve patalojik durum, ilgili toplumlardaki iktidar sahipleri için hiçbir sorun teşkil etmiyor. Bu tür toplumlarda iktidar sahiplerinin “hakikat” algılarıyla, muhalif-eleştirel unsurların “hakikat” algıları birbirinden bütünüyle farklı olabiliyor. Günümüzde, İslam toplumlarında karşı karşıya bulunduğumuz ağır-müzmin-derin sorunlarla yüzleşmememek için, kimi kesimler geçmişe sığınarak, kimi kesimler de moderniteye sığınarak bu sorunları örtbas etmeye çalışıyor. Bugünün sorunlarıyla bütün boyutlarıyla yüzleşme iradesine/sorumluluğuna sahip olmayanlar ütopyalara sığınıyor.

İslam toplumlarında aklı edilgin kılan gelenekler, her zaman ve her durumda, gönüllü köleliğin konformizmini tahkim ettiği için, bütün iktidarlar, bu konformizmi sınırsız bir biçimde istismar ediyor, toplumlar bu konformizm aracılığıyla psikolojik istismara tabi tutularak, muhafazakar kesimlerin gerçekliği değiştirilebiliyor. Gönüllü köleliğin konformizmi, bütün iktidarlara, ihtiyaç duyduklarında, ihtiyaçları ölçüsünde taraftar/yandaş/trol/aparatçik sağlayabiliyor. Gönüllü köleliğin konformizminin belirleyici olduğu toplumlarda ve kültürlerde, bu konformizm eleştirel düşüncelere, eleştirel düşünürlere hayat hakkı tanımıyor. Bu tür toplumlarda, bireysel ya da toplumsal edilginlik, konformizme, onursuzluğa ve teslimiyetçiliğe yol açtığı gibi, bütün özgürlük umutlarını da yok ediyor.

İslam dünyası toplumları, tarihin son beş yüzyılını eleştirel akla, eleştirel düşünceye yabancılaşarak geçirdikleri için, kendi varoluşsal sorunlarının derin nedenleri üzerinde çalışmaya cesaret edemiyor. Kendi varoluşsal sorunlarının nedenleri üzerinde çalışmaya ihtiyaç duymayan İslam toplumları ve kültürlerinin, insanlık sorunlarının çözümlenmesi konusunda hiçbir katkıda bulunmaları düşünülemez. İslam toplumlarında güç ve iktidar mücadelelerinin öne çıktığı günden beri ve bugün, fikir mücadeleleri, entelektüel bağımsızlık mücadeleleri yapılmıyor. Bu nedenle de toplumlarımızda, Türkiye’de de somut olarak görülebileceği üzere, ulus-devletçi, milliyetçi, mezhepçi bağnazlıklar-bencillikler sebebiyle, İslami bütün ve bütünlük adına konuşan, konuşabilen, konuşma ihtiyacı duyan, bu doğrultuda içerik üretebilen kadrolar yok. İslami bütün-bütünlük adına konuşan, konuşabilen, içerik üretebilen kadrolar olmadıkça, İslami bilgi-yorumun küresel meşruiyetini, otorite ve iktidarını gerçekleştirmek hiçbir şekilde mümkün olmayacak.

İslam dünyası toplumları ve kültürleriyle her alanda ortak bir dayanışma-üretkenlik-sorumluluk alışverişi yapılmadığı takdirde, yeni bir tarih inşa edilemeyeceğini bilmek-anlamak gerekir. Milliyet-mezhep karşıtlıklarını, rekabetlerini aşamadığımız takdirde, daha iyi bir gelecek bekleyemeyiz. Ulus- devlet ufku içerisinde kalarak, İslami bir tahayyül/tasavvur oluşturamayız. Hiçbir ulus-devlet, hiçbir gerekçeyle, İslam üzerinde bir tekel oluşturamayacağı gibi, hiçbir milliyet ve mezhep de İslam üzerinde tekel oluşturamaz. Tekel oluşturmak isteyenler, farklı etnik unsurları, farklı mezhep yorumlarını dışlayarak bunları yaparlar.

Günümüzde İslami bütün ve bütünlük adına konuşma, yazma, eylemde bulunma iradesine/cesaretine/birikimine/otoritesine sahip Müslüman entelektüel kadrolar, bilimsel ve siyasal kadrolar olmadığı halde, çok kaba, çok bağnaz vulgarizasyonlarla tahkim edilmiş, araçsallaştırılmış popülist taşralı dindarlıkları ve muhafazakarlıkları, ısrarla ve sistematik bir biçimde “siyasal İslamcılık” olarak etiketlemek art niyetli bir tavra işaret ediyor. Günümüzde vahiy ve tevhid, sosyal/toplumsal/kamusal hiçbir belirleyiciliği olmadığı için, ancak soyut inançlar olarak yaşatılabiliyor. Otoriter ve muhafazakar toplumlarda otoriterlik, farklı ufuklara, boyutlara, yorumlara hayat hakkı tanımazken, muhafazakarlıklar da yeniden düşünmeye, yeniden inşa’ya ve yeniden yorumlamaya, bağımsız ve eleştirel düşünceye hayat hakkı tanımıyor.

Geçmişi tek yanlı ve tek boyutlu okumakta ısrar eden İslam toplumlarında, “şanlı tarih” söylemi Müslümanları gerçek tarihe yabancılaştırıyor. Tek yanlı, tek boyutlu bir tarih yorumu ile malûl bulunan toplumlar, tarih yapacak bir kültür üretemezler. Tarih yapacak bir kültür için, tekrar eden akıl’dan, üreten/sorgulayan/araştıran, müzakere ve müşavere eden bir akla geçmek gerekir. Yeni bir başlangıç, ancak yeni bir zaman ve tarih bilinciyle mümkün olabilir. Teknoloji kapitalizmi bugünü belirleyen etkili bir ideoloji olarak yükseliyor. Ulus-devletler küresel teknoloji kapitalizminin sömürgeleri durumundalar. Dijital teknolojilerin sınırlandırılamayan, kontrol edilemeyen iktidarı karşısında, bütün kültürler savunmasız pasif bir konuma sürükleniyor. Zihinsel dünyamızı ve kamusal dünyayı bütünüyle istila eden dijital teknoloji, bundan böyle hayatlarımıza daha çok müdahale edecek. Akıllı nesnelere bağımlılığımız arttıkça, daha çok, daha yoğun bir gözetime açık hale geliyoruz. Varoluşlarımız, dijital varoluşlara dönüşüyor. Dijital gözetim sistemi, gözetim teknolojileri mahremiyetimizi koruma hakkımızı barbarca ihlal ediyor. Gözetim yoğunlaştıkça mahremiyet ihlalleri de o ölçüde yoğunlaşıyor.

Modern tarih büyük ölçüde gayriinsanileştirici ideolojilerin tayin edici olduğu bir tarihtir.

Modern ilerleme ideolojisi bütün dünyanın çölleşmesine neden olacak şekilde ilerliyor. Modern bilim de totaliter bir bilim zihniyeti oluşturuyor, büyük ölçüde askerileşerek gayriinsanileştirme ideolojilerine yardım ediyor. Modernizmin emperyalizmi, emperyalizmin de modernizmi içeren bir bütünlük teşkil ettiğini, bilgi/dil/edebiyat/sanat ve kültürün emperyalist bir karakter taşıdığını görmek, bilmek ve anlamak gerekiyor. Modern dil-ideoloji bir yanda, “özgürlük” şiarını dokunulmaz kılarken, bir diğer yanda da emperyalist tahakküm/hegemonya ve barbarlık politikaları üretmeye devam ederek, Müslüman halkların bütün özgürlüklerini katlediyor.

Bütün dünyaya, dünya sistemine ve insanlığa olağanüstü altüst oluşlar, baskılar, çaresizlikler, belirsizlikler, umutsuzluklar yaşatan koronavirüs küresel sağlık krizi, ahlak’tan, bilgelik’ten yoksun, küstah/kibirli ve sorumsuz modern emperyalist dünyaya, ahlaksız ihtiraslarının yerini, tevazunun alması gerektiğini hatırlatıyor. Bugün, dünya sisteminin, bu sisteme sınırlarının farkında olması gerektiğini hatırlatacak, öğretecek küresel bir bilgeliğe, barbarlık asasına dönüşen ideolojik akıl yerine ahlaki akla ihtiyacı var.

İslam dünyası toplumları ve kültürleri maruz kaldıkları utanç verici, yüz kızartıcı yenilgiler, bağımlılıklar ve bencilliklerin nedenleri üzerinde sorumlu çalışmalar yapmak suretiyle umuda giden yolları açabilirler.

Bunun için, önce, politik çıkarlar adına, iktidar çıkarları adına tarihin sömürgeleştirilmesine kesinlikle son verilmesi gerekir. İnsanların ve toplumların üzerinde uyuşturucu etkisi bırakan bir tarih anlayışı yerine, gerçek tarihe eleştirel açıdan nüfuz etmeye çalışmak hayati önemi olan bir konudur. Politik çıkarlar doğrultusunda kurgulanan tarih’le, gerçek tarih arasında uçurumlar olduğunu hatırlamak-hatırlatmak, her milliyetçiliğin, her mezhepçiliğin tek yanlılık ve bağnazlıkla malûl olduğunu hatırlamak-hatırlatmak gerekir.

Etnik-kabileci-mezhepçi baskılara, önyargılara, tek yanlı yorumlara maruz kaldığı halde, bu kısıtlamaları aşma iradesi, çabası ve sorumluluğu taşımayan bir düşünce, İslam düşüncesi olarak tanımlanamaz. Bir diğer yanda, halen seküler epistemolojinin ağır ve derin baskısı altında bulunan İslami bilgi ve yorum, bu baskıları aşmadığı takdirde, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde özgürleşemez, bağımsız bir varoluş ve etki sahibi olamaz. Seküler epistemolojinin ağır ve derin baskısını aşamayan ve bağımsız bir varoluş sahibi olamayan İslam toplumları ve kültürleri, sömürgeleştirilen bilincimizi geri alıncaya kadar, maruz kaldıkları konformizmlerle hesaplaşamazlar.

Dijital köleleştirme ve sömürü çağında, insani varoluş, bütünüyle niceliklere indirgendiği ve hesaplanabilir hayatlar yaşadığımız için, içsel tefekküre/arınmaya ve bilgeliklere yabancılaşıyoruz. Dijital köleleştirme ve sömürü çağında bütün bilme, algılama ve yorumlama biçimleri, insanları teknolojik nesneler haline getirmeye çalışıyor. Küstah ve kibirli modernleşme, küresel ısınma-iklim krizi gibi telafisi mümkün olmayan ağır sorunlar üretmiş, dünyayı ve tabiatı yaşanamaz hale getirmişti. Şimdi de, dijital modernleşme, kalplerimizi, düşünce ve tefekkür hayatımızı yok etmeye çalışıyor. Modern ilerleme ideolojisi bugün her alanda yalnızca dehşet ve korku üretiyor. Bugünün dünyasında hiç kimse, modern ya da geleneksel kültürler, dönüştürücü bir değişimi gündeme getirmiyor. Günümüzde, küresel dünya düzeni için “büyük veri”nin çok büyük bir imkan olduğunu görmek/anlamak hayati önemi olan bir konudur. Büyük veri bugün bütün toplumların ve kültürlerin nabzını tutuyor ve bir biçimde ilgili toplumları yönlendiriyor, biçimlendirmeye çalışıyor.

Büyük Veri kapitalizminin ve teknolojisinin belirleyici olduğu günümüzde, hiçbir alanda, düşünsel, kültürel, siyasal, ekonomik alanlarda bağımsızlıklarını tamamlayamayan İslam dünyası toplumları, maruz kaldıkları edilginlik/bağımlılık ve teslimiyetçilikler, güçsüzlük ve yetersizlikler sebebiyle komplo teorilerini konuşarak/tartışarak günü kurtarmaya çalışıyorlar. Komplo teorilerini konuşmak-tartışmak sorunları ve çözümleri hep ertelemek anlamına geliyor.

İslam dünyası toplumlarında, dini ve politik popülizm uyuşturucuları aracılığıyla oluşturulan, inşa edilen halklar, kendi varlıklarının, varoluşlarının ve sorumluluklarının farkında değiller. Bu halklar, varoluşlarının farkın ve bilincinde olmadıkları için, efendilerini putlaştıran-kutsallaştıran kölelere dönüşmüşlerdir. Efendilerine hayranlık duyan gönüllü köleler, bugün, ulus-devlet sınırlarını koruyup kollamakla yükümlü olan efendilerini ya “mehdi “ olarak, ya da  “ümmet lideri “ olarak tebcil ediyor. Köleliği normal bir durum olarak içselleştiren halklar-toplumlar, özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu bilmiyor, bu nedenle de özgürlüğe ihtiyaç duymuyor.

Entelektüel mücadele, entelektüel sorgulama ve yüzleşmeler, ancak, İslami bütünü ve bütünlüğü temsil iradesine sahip toplumlarda yapılabilir. Konformist bir halk ve kültür entelektüel mücadeleye bütünüyle yabancıdır. Bu nedenledir ki, bu halklara, politik iktidarlar, popülist ve pragmatist gündemi kolaylıkla dayatabiliyor, ilgili toplumları resmi gerçeklik doğrultusunda sömürgeleştirebiliyor. İslami entelektüel hayatın evrensel insanlık ufkuna ulaşarak, insanlığı etkileme gücüne sahip olabilmesi için, kabileci/milliyetçi/mezhepçi tek yanlılıkları, yerli-milli partizanlıkları aşabilmeleri gerekir. İslami düşünce-kültür-ilahiyat hayatı, günümüzde, kültürel statükoyla bütünleşerek, bu statükoya mahkum olduğu için, küresel sorunlarla ilgili küresel tartışmalara ve küresel düzlemde halen devam etmekte olan kültür savaşlarına katılamıyor. Halen yoğun bir biçimde sürdürülmekte olan kültür savaşlarının ideolojik mahiyeti ile ilgili sorgulamalar yapabilecek kültürel otoritelere ne yazık ki sahip değiliz. Bu nedenledir ki, günümüzde İslam toplumlarında düşünce ve kültür hayatı, konformist tekdüzelikler sebebiyle içerisinde yaşadığı tarihsel dönemin sorunları/beklentileri doğrultusunda içerik üretemiyor.