ANALİZ
Giriş Tarihi : 13-08-2021 05:44   Güncelleme : 19-08-2021 15:41

Ümit Aktaş Yazdı: Ak Partinin 20. Yılı

Ümit Aktaş Yazdı: Ak Partinin 20. Yılı

Ümit Aktaş Farklı Bakış'ta "Ak Partinin 20. Yılı" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

1979’da İran’da İslamî bir Cumhuriyet kurulduğunda bu, “cumhuriyet” açısından Türkiye’yi izleyen ama İslamîlik açısından ise Türkiye’nin izleyeceği bir yol açmıştı. Buna karşı ABD merkezli tedbirler 12 Eylül’ü, akabinde ise Fetullahçılarla işbirliğiyle yürütülen süreci sağa ve Batı’ya çekme çabalarını getirmişti. Bunun izlerini o yıllardaki aydın cinayetlerinde olduğu kadar, spekülatif İslamcı örgüt kurgulanmalarında da görmek mümkün. 28 Şubat ise geleceğin iktidarını belirleyecek olan, kendileriyle anlaşılabilir bir gençleştirme ameliyesiydi.

Necmeddin Erbakan kuşağının iktidardan uzaklaştırılması, her şeyden önce İran’la yakınlaşmayı ve D-8’i önlemeye matuf iken, giderek Türkiye’yi yalnızlaştırma çabalarına da girişilecekti. Esasına bakılırsa İslamcı dinamizmin motive ettiği bir yenileşmenin kaçınılamazlığı ortadaydı. Erbakan’ın Batı karşısında örgütlemeye çalıştığı D-8’in önlenme çabası ise, ABD-AB hegemonyasının karşılarında bir İslam Birliği görmek istememeleri açısından oldukça anlaşılabilirdi.

Ancak Millî Görüş’ün yanına çektiği muhafazakâr kitle kadar Millî Görüş ekibi de gelecek hakkında nesnel ve makul tezler üretebilmiş değildi. 1970’lerden itibaren başlayan parlamenter sistem içerisindeki mücadelenin siyasal anlamı fiilî bir İslamî mücadele olduğu kadar, fiilî bir demokratik mücadeleydi de. Burada demokrasinin teorik analizine girecek değilim. Ama Kemalist Cumhuriyetin belirlediği meclis yapısı içerisinde, Türkiye İşçi Partisini saymaz isek, ilk kez demokratik temsil kabiliyetini haiz bir parti bulunmaktaydı. Ne var ki bu parti, ne kendisini atfettiği İslamîlik, ne de fiilen üstlendiği demokratiklik hakkında enine boyuna müzakereler gerçekleştirebilmişti. Siyasala dair yegâne söylem ise, esasında içi boş bir retorik olan “hilafet” ve “Osmanlılık” söylemleriydi. Dolayısıyla Erbakan kuşağı kadar genel anlamda Millî Görüş hareketini zaafa düşüren, yeni ve gerçekçi bir siyasal dili İslamîlikle buluşturabilecek çabalardan yoksun olmalarıydı.

Oysa demokrasi, temelinde oydaşmaya dayandığından, İslam’ın şura sistemine hilafet kisvesine bürünmüş padişahlıktan daha yakın bir yönetim biçimidir. Temel sorun ise bağlamsaldır. Yani demokrasinin Batı menşeli olması. Ne var ki bu itirazı ileri sürenler, Muaviye’den sonra uygulanmaz olan İslam’ın şura sistemine dair hiçbir sorgulama içerisinde de değildirler. Zira toplumsal olarak içselleştirilmiş olan Muaviye sonrası otokratizmi, tarikatlardan cemaatlere varıncaya dek bildik yegâne yönetim ve hatta örgütlenme biçimidir. Peygamber (as)’in uygulamakta olduğu danışarak iş görme ve sorunları birlikte müzakere etme biçimi, yani herhangi bir meselenin “tâbilere” danışılması ise ancak bir kendini bilmezlik olarak mütalaa edilir.  Dolayısıyla bu içselleştirilmiş örfün sistem içi işleyişi de ister istemez Cumhuriyet’in başlangıcında cari olan otokrasiye kayacaktır. Yüz yıllık Cumhuriyet tarihinde de görece demokratik diyebileceğimiz yıllar ise, birkaç seçim dönemini geçmemektedir.

Erdoğan’la başlayan Ak Parti iktidarı da, Erbakan kuşağı gibi, otoriteye müdahil olabilecek eğilimlerin tasfiyesi ile doğal bir biçimde reisliğe, yani otokrasiye doğru evrilecektir. Kuşkusuz ki AKP iktidarının başlangıcında oldukça olumlu adımlar atılmıştı. Temsilin yaygınlığı kadar parti tüzüğü de, demokratik bir esası gözetmekteydi. Ancak herkesin gözlerinin önünde otokrasiye doğru ağır ağır işleyen süreç ne doğru düzgün eleştirilecek, ne de buna karşı bir tavır alınacak; eleştirel tavır alanlar ise süreç içerisinde çeşitli bahanelerle elenecektir. Gerek partinin yönetim mekanizmaları, gerekse sivil toplum kuruluşları (cemaatler, sendikalar, odalar vb.) kutuplaşmacı bir siyaset mantığının tarafları olarak, her çatışma ânında, hukuk ve adalet yerine, iktidarı, çıkarları, gücü ve kimliği korumayı esas alınca, süreç usul usul otokrasinin anayasallaştırıldığı bir sonuca, yani günümüze doğru evrilecekti.

Kitle manipülasyonuna yönelik bazı sembolik tutumlar dışında, İslamî bir iddiası olmayan, sadece sağcı-muhafazakâr kitleler ve iğdişleştirilmiş cemaatler açısından uygun bir siyasal figür olan Erdoğan, üzerinden İslamcılığın da hesaba çekildiği çoklu bir hedefe dönüştürülürken, iktidar gücünü, kendisinden sonrası için herhangi bir endişe taşımayan bir hoyratlıkta kullanmaktadır. Oysa demokrasi açısından olduğu kadar İslam açısından da iktidar, doğrudan herhangi bir kişi tarafından doldurulamayacak bir yerdir. Zira orası esas olarak halka (topluma) aittir ve şura tam da bu nedenle esasa ait bir siyasal ilkedir. Allah’ın vasfı olan Hakikat’in değil de halk’ın temsiliyeti ise, temsilin mümkün olduğu kadar toplumsala yayılmasını gerektirir. Oysa günümüzde yapılmakta olan tam da tersini ortaya koymakta: Tüm tahakkümün adeta tanrısal bir temsil kabiliyetine sahip olduğu varsayılan otoriteye aitleştirilmesine.

Dolayısıyla, Slavoj Zizek’in Claude Lefoort’tan naklettiği “İktidar mevkii ile onu geçici olarak dolduranlar arasındaki mesafeyi her ne pahasına olursa olsun korumak gerekir.” (Komünizm Fikri, Derleme, Metis Y. s. 256) Demokrasinin en büyük gücü ise iktidardaki bu boşluğu sıradan oyların belirlemesiyle, dolayısıyla muktedirin gücünü geçicileştirmesiyle doldurmaktır. Burada halk da seçilen de konumlarının geçiciliklerinin farkında(olmalı)dır. Ama ne var ki bazı durumlarda bu geçici durumlar kalıcılaştırılmaya çalışılmakta ve bundan da ister istemez bir kriz doğmaktadır. Sadece demokrasi krizi değil, dinî ve siyasî düşünceyi de altüst eden bir Hakikat iddiası; yani tanrısallaşma ve ebedileşme. Zira egemen kendisinde tanrısal bir güç vehmettiği gibi, halk da dayatılan bu koşul karşısında tuhaf bir nihilizme gömülmektedir. Bu yüzden bazı demokratik ülkelerde egemenin iktidar süreci yaklaşık on yılla sınırlandırılmıştır. Zira Platon’un da zikrettiği bu on yıl, başarılı bir iktidar sürecinin sınırı olduğu kadar, yozlaşmanın da başlangıcıdır.

Ak Parti ise kendisini biçimsel bir misyondan ziyade kimi üretimlerin şaşaasına dayandırmakta: Gökdelenler, yollar, köprüler, saraylar ve camiler gibi maddi üretimler. Bir de İHA’lar var tabi. Manevi üretimler ise tv dizilerinde jeneriği verilen, Selçuklu, Osmanlı fütuhatının yankılarıdır. Ne maddi ne de manevi bir açılıma tekabül eden, hatta başlangıçta iç ve dış dünyada oluşturulan hegemonik etkenliği bile elden kaçıran bu “fütuhatlar” ise daha çok bir halkla ilişkiler faaliyeti olarak temayüz etmektedir. Hatta onun da ötesindeki asıl işlevi, Erdoğan’ın iktidarını haklı ve ebedi kılmak için tarihten dersler çıkarmak, dahası tarihi günümüzden yola çıkarak yeniden kurgulamaktır. Buradan türeyen toplumsal gerçeklik ise tüm bu kurgulara aldırışsız, bütçenin en büyük payının eğitimi için sarf edildiği ama bunun cari karşılığı olan işsizliğinin sağladığı boş vaktini olumlu bir biçimde nasıl doldurabileceğini bilemeyen bir gençliktir.

Oysaki bir demokratikleşme ilişkisi kadar şuraya dayanan bir iktidar ilişkisi de, iktidar çevresinde oluşturulan bir himaye ilişkisi (clientalizm) yerine, ortaklaşa bir faillik ilişkisi, toplumun geleceğine ortak bir katkı, katılım, sorumluluk ve etkenleşme ilişkisi olmalıydı; sürüleşme yerine sorumlulaşma, ilahi ve toplumsal emaneti birlikte üstlenme ilişkisi. Aksine bir gidiş ise toplumu bu sorumlululaşma siyasetinden uzaklaştırarak, bunun yarattığı boşluğun ya da çatlakların, mafyatik ve çıkarsal ağlarla doldurulmasından başka bir seçenek olmayacaktır.

Aslına bakılırsa Fetullahçılar kadar diğer tarikat ve cemaatlerin zihniyeti ve örgütlenme biçimi de popülerleştirilmiş bu geleneksel otokrasiden çok da farklı değildir. Eleştiriden yoksun bu cemaatsel ya da siyasal biçim, itaatle sadakatin sentezlendiği bir stratejiyle, muarızlarının karşısında, vasat tiplerin çoğaltıldığı bir niceliğin avantajıyla çıkar. Bu ise biçimselleştirilmiş bir demokrasinin, yani salt nicelliğin belirleyici olduğu popülerliğin en büyük silahıdır.

Toplumsallığın tarihsel süreç içerisinde oluşturulmuş olan bu tür bir örgütlenme biçimi, sadece Türkiye’de değil, tüm İslam âleminde de otokratik mekanizmaların dışında bir anlayışı gerçekleştirememektedir. Öyle ki nice umutlarla ortaya çıkan ve binlerce diktatörlük karşıtının (özgürlük mücahidinin) ölümüne yol açan Arap Baharı sürecinde de, ayakta kalabilen yegâne ülke olan Tunus’un demokrasi, yani otokrasiden çıkış çabasının önü, Arap oligarşisinin de baskıları ve katkılarıyla kesilerek, ortaya bir misale bile dönüşemeyen bir tarihsel hezimet bıraktı. Her deneyimin tortulandığı tarihsel bilincin galebe çalacağı tanrısal bir lütuftan umut kesilmese de (çoğu kez bu toplumsal bir kriz olarak zuhur edecektir), bu bekleyiş zalimlerin iktidar şımarıklıklarının hoyratlığına maruz kalmak gibi bir maliyeti de haizdir. Ki bu maliyetin en büyük bedeli, kölelik şartlarının içselleştirildiği bir umutsuzluğa gömülmek olsa gerek. Kaldı ki İran ve Türkiye deneyimleri, İslam dünyası için olumlu birer misal olmaktan giderek bir karamsarlığa doğru savrulunan bir sürece dönüşmüş bulunmakta; bu ise Arap diktatörlüklerinin bile itibar kazandığı bir düşkırıklığına da yol açmakta.

Ve hatta Türkiye’nin ulusalcı otokrasi heveslileri de, bunun üzerinden giderek, İslamcılıkla yaftaladıkları Ak Parti iktidarının sonuna doğru bir umuda kapılmaktalar. Bu umut ise demokratik bir tahayyüle değil, ulusalcı bir zorbalığa, Kemalist tarihin kanlı bilançolarına hasrete, rövanşist bir “sıra bizde” mantığına dayanmakta. Tüm muhaliflerin susturulduğu, İstiklal Mahkemelerinin ve idam sehpalarının kurulduğu, Kürtlerin ve diğer etnik unsurların gaz bombalarıyla itlaf edildiği günlere duyulan bu hasretin örnekleri ise Hitler ve Stalin gibi tipler.

Oysaki toplumumuzun ihtiyacı olan, bu tip (ulusalcı-muhafazakâr, dindar-seküler…) kutuplaşma mekanizmalarını aşarak, farklılıkların cepheleşmeden sürdürebileceği bir uzlaşma biçimini bulabilmek. Bu ise tüm yönetimsel süreçlerin ve aygıtların bir tek kişiye bağlandığı otokratik mekanizmalar içerisinde gerçekleşemeyecektir. Tam aksine tüm örgütlenmelerin mümkün olduğunca toplumsala yayıldığı, siyasal ve yönetsel süreçlere katılımın çoğaltıldığı, giderek vahşileşen ölçeklerdeki bir şehirleşme kaosundan çıkılarak üretimsel ve tüketimsel alanların coğrafyaya olduğunca homojen bir biçimde yayıldığı örgütlenmelere, dahası toplumla ve tabiatla barışık bir tevazuya ihtiyaç duyulmakta.