ANALİZ
Giriş Tarihi : 10-08-2021 06:54   Güncelleme : 19-08-2021 15:42

Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Milliyetçilik Üzerine

Yusuf Yavuzyılmaz Yazdı: Milliyetçilik Üzerine

Yusuf Yavuzyılmaz Farklı Bakış'ta "Milliyetçilik Üzerine"  başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı:

Din ve milliyetçilik arasındaki ilişki daima tartışma konusu olmuştur. Ayrıca değişik milliyetçi anlayışlar arasındaki sıralama ve meşruiyet tartışması da sorunludur. Türk milliyetçiliğini istisna edip, Ermeni, Arap, Fars ve Kürt milliyetçiliğini eleştirmek tutarlı ve ahlaki değildir. Milliyetçi düşünce kendi milliyetçiliğini meşru görürken, diğer halklara ait meşruiyetleri düşman olarak algılar.

Müslüman milletlerin parçalanmasına sadece Arap ve Fars milliyetçiliği değil, Türk milliyetçiliği de rol oynamıştır. Milliyetçilik imparatorlukların değil, ulus devletlerin ideolojisidir. Bu anlamda milliyetçilik Osmanlı devletini parçalayan bir ideoloji olmuştur. (Sırp, Yunan, Arap milliyetçiliği) Kürtlerin milliyetçiliği kendine özgü farklı dinamikleri olan bir istisna olabilir. Çünkü devletleşmiş, örgütlenmiş bir milliyetçilikleri yoktur. Milliyetçiliğin en sorunlu yanı bir devletin ideolojisi olmasıyla ortaya çıkar.

Özellikle milliyetçilik, İslam’ın temel kavramlarını dönüştürüp, semantik bir müdahale ile yeniden tanımlamış ve tanınmaz hale getirmiştir. Yeniden iman etmekten başka çare yok gibi. Arap, Türk, Kürt ve Persler birbirini düşman olarak algılıyorsa İslam inancının yerini başka ideolojiler almış demektir. Ulusalcılık ve milliyetçilik Müslümanların zihnini o kadar işgal etmiş ki, artık birbirlerini kardeş olarak göremiyorlar.

Türk demokrasisinin ve hukuk devletinin önündeki en büyük engel milliyetçi düşüncenin güvenlik ve devlet eksenli siyasetidir. Bu siyaset, beka ve devletçiliği öne çıkarır. Bireysel hak ve özgürlükler bu iki ilkenin doğrultusunda ihmal edilebilir sayılır. Bu düşüncenin daha büyük zaafı ise devletin bekası için hukukun ihmal edilebilirliğini öne çıkarması ve meşrulaştırmasıdır.

Tek parti dönemi İstiklal mahkemeleri uygulamaları ve Devlet Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesi kararlarına itirazı bu düşüncenin uzantısıdır. Ne yazık ki milliyetçilik Türk siyasal hayatını iktidar ve muhalefet anlamında domine etmiştir. Muhafazakâr milliyetçi MHP iktidarı, ulusalcı milliyetçi İP muhalefeti esir almıştır. Hukuk devleti ve temel hak ve özgürlüklerin önündeki en büyük engel budur. Aslında bu durum İslamcılık ve sosyal demokrasi fikrini ve oy veren seçmeni de milliyetçilik yönünde dönüştürmüştür. Türkiye’nin geleceği bu sarmalı kırmasına bağlıdır. Ancak bu kolay bir mücadele değildir. Bu zihniyeti besleyen tarihsel bir zihniyet vardır. Orta Asya otoriter devlet geleneği ile Hz. Muaviye’nin sistemleştirdiği itaate dayalı model hala Anadolu insanının zihniyetinde baskındır.

Kuşku yok ki, milliyetçiliğin en katı hali olan faşizm, insandaki güç arzusuna cevap veren bir ideolojidir. Diğerlerinden kuvvetli olma ihtiyacı, insana üstün bir kimlik oluşturma motivasyonunu sağlıyor. Bu motivasyon devlet ideolojisi haline geldiğinde ise çok daha sorunlu bir durum ortaya çıkıyor.

Cumhuriyetin ilk yılları, Avrupa menşeli ırk teorilerinden önemli ölçüde etkilenmenin olduğu yıllardır. Tek parti döneminde bürokratların bıyıklarını şekilleri bile bu etkilenmenin formel boyutunu gösteriyordu.

Faşizm bir düşünce biçimi olarak, etnik grupları hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutar. Bazen bu sıralama daha genel kavramlar üzerinden yapılır. Avrupa merkezci beyaz ırkın üstünlüğü teorisi buna en iyi örnektir. Bazen de aynı genel gurubun içinde daha küçük faşizmler üretilir. (Alman ırkının üstünlüğü gibi)

Milliyetçiliğin yükselişi dini aidiyetin zayıflaması başka kutsallıklar üretilme süreciyle eşdeğerdir. Bunlardan biride saf ırk üzerinden yürüyen kimlik inşasıdır. Bu inşa ait olduğu etnik grubun verili olarak bazı üstünlükler taşıdığı tezine dayanıyor.

Ak parti özellikle MHP ile ortaklık kurana kadar Türk siyasal hayatına yön veren devrim niteliğinde kararlara imza attı. Temel hak ve özgürlükler, askeri alandaki düzenlemeler, çözüm süreci, dini özgürlükler, bürokratik vesayet ile mücadele alanındaki değişim ve dönüşümlerdeki rolü yadsınamaz. Ancak MHP ile ortaklık yaptığından itibaren devletçi, milliyetçi bir ideolojik söyleme yaslanan Ak parti, değişimi özelliğini kaybetti ve muhafazakârlaştı.

Ak Parti’ye karşı toptan bir ret doğru değil. Geldiği nokta itibarıyla fabrika ayarlarına dönüş giderek zorlaşmakta hatta imkânsız hale gelmektedir. Ak Partiye yönelik itirazların ve eleştirilerin kaynağı büyük ölçüde bu noktadır. Değişimin motoru olan Ak Parti ile değişimin önünde engel olan Ak parti arasındaki farklılık, Ak Partinin geleceğini belirleyecek.

Milliyetçi düşüncenin dayanaklarından biri de asalet düşüncesidir. Asalet sonradan kazanılan ahlaki bir değerdir. Bu yüzden hiçbir halk/ kavim/ etnisite doğuştan asalet sahibi değildir. Zaten asalet halklar için bir değer değil, insanlar için bir değerdir. Örneğin Peygamber içinden çıktı diye Arapların asaleti söz konusu değildir. Nitekim Hz. Peygamber ve arkadaşlarının en büyük düşmanları müşrik Araplardı.

Atatürk, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ortaya çıkan fikir akımları olan Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık ve Batıcılıktan, İslamcılık ve Osmanlıcılığı dışarıda bırakmış, Türkçülük ve Batıcılığı benimsemiştir. Bu yüzden, yeni dönemin etkin kişileri de Türkçü ve Batıcı isimler olmuştur. İslamcı Mehmet Akif elenmiş, Türkçü ve Batıcı Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp öne çıkmıştır.

Atatürk, bütün dinlere (Tabi ki İslam’a da) pozitivist aydınlanmacı bir anlayışla bakıyordu. Bu anlayışa göre din bilimin gelişmediği dönemlerde korkudan doğan bir sistemdi. Bilim ilerledikçe korkular ortadan kalkacağından din gerileyecek ve kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bu tezin en önemli savunucusu Auguste Comte’tur.

Atatürk, liberal, İslamcı, Komünist ve dindar değildi. Onun hayali Türk ulusalcılığı etrafında, bilimin rehber alındığı; dinin devlet bürokrasisi ve kurumlarından (Eğitim, hukuk, ekonomi) tamamen, özel hayattan ise olabildiğince uzak tutulduğu aydınlanmacı bir ulus devlet inşa etmekti.

Cumhuriyet tarihini akıl ve mantık açısından ele alıp analitik değerlendirmek gerekir. Özellikle Tek parti dönemine yapılan her eleştiriyi “Cumhuriyet düşmanı” ve “gericilik/yobazlık” üzerinden değerlendirmek doğru değil. Ulusalcı Kemalist kesimin Cumhuriyet tarihi ve özellikle Tek Parti döneminden “Asrı Saadet” üretme ve idealleştirme anlayışı ideolojik bir yaklaşımdır.

Muhafazakârlık, tarihten gelen toplumsal değerlere sıkı sıkı bağlanmayı hedeflediği için yenileşme ve dönüşüme, milliyetçilik ise çoğulcu bir toplumsal yapıya en büyük engeldir. Bu iki ideolojinin sentezi olan Muhafazakâr milliyetçilikten ise özenle uzak durulmalıdır. Hz. Peygamberin en çok mücadele ettiği Arap cahiliyesi (Muhafazakârlık) ve Arap kavmiyetçiliğidir. Muhafazakârlık, toplumsal, tarihsel, kültürel değerleri öne çıkararak dinin önünde en büyük engele dönüşür. Milliyetçiliğin beslediği yabancı karşıtlığı ise İslam’ın temel öğretisine taban tabana zıttır.

Milliyetçilik yönünden en tutarlı eleştirileri yapan düşünür Mehmet Akif Ersoy’dur. İstiklal Marşı yazarı milliyet derken İslam’ı (Hani milliyetin İslam idi?) anlıyor ve ona sımsıkı sarılmayı öneriyordu. Kavimler arasındaki üstünlük düşüncesini asla kabul etmiyor ve kavmiyet düşüncesini Peygamberin yasakladığını savunuyordu. Türklük, Kürtlük, Araplık gibi Kavmiyetçiliği de reddediyordu. Kendisinin Arnavut olduğunu ancak Arnavut milliyetçisi olmadığını belirliyor. Buradaki kritik soru şu: Mehmet Akif kavmiyet derken hangi düşünce sistemini kast ediyor ve eleştiriyordu? Mehmet Akif’in temel eseri Safahat’ı okursak bunun cevabını da buluyoruz. Mehmet Akif kavmiyetçilik derken, Ziya Gökalp’ın savunduğu Türk milliyetçiliğini(Turancılık) kast ediyordu. En iyisi Mehmet Akif’i kendi dilinden tanımaktır. Bakın İstiklal Marşımızın yazarı Arnavut Mehmet Akif bu konulara nasıl bakıyor?

 

“Hani milliyetin İslam idi Kavmiyet ne?

Sarılıp sımsıkı dursaydın ya Milliyetine.

Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

Arabın Türk’e; Lazın Çerkez’e, yahut Kürd’e,

Acemin Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!

Müslümanlıkta “anasır” mı olurmuş ne gezer,

Fikri kavmiyeti telin ediyor peygamber.

Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan,

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü,

Dinle Peygamber-i zişanın ilahi sözünü.

Türk Arapsız yaşamaz, Kim ki yaşar der delidir.

Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

Veriniz başbaşa zira sonu hüsranı mübin,

Ne hükümet kalıyor ortada, billahi ne din.

Bunu benden duyunuz, ben ki bir Arnavut’um

Başka bir şey diyemem… işte perişan yurdum.”