MAKALE
Giriş Tarihi : 03-08-2021 06:40   Güncelleme : 08-08-2021 22:18

Mehmet Yavuz Ay Yazdı: Geçmişin Yanık İzleri

Mehmet Yavuz Ay Yazdı: Geçmişin Yanık İzleri

Geçmişin Yanık İzleri

 

Arkamız mağaralı devasa kayalıklar, önümüz derin uçurum; bir kağnı, bir traktörün ancak geçebildiği yolun kenarında, mağaralara iliştirilmiş toprak damlı kerpiç bir evde doğdum.

Hayatımın en güzel anları okula gittiğim günlerdi. Yedi sekiz yaşında ahırlar samanlıklar küçük omuzlarımda sırtımda kocaman bir yüktü.

Birkaç yıl sonra kuzu çobanı oluverdim . Un gibi olmuş tozlu yollarda, dağ bayır, dere tepe sarı sıcağın altında kuzuların peşinde koşturup durdum.

Rahmetli babam saf, temiz, içine kapanık, dünyanın dışında bir insandı. Çok konuşmazdı. Kayanın başına gider otururdu saatlerce. Çoluk çocuk geçim diye dertleri yoktu. Bu hale ne zaman nasıl geldi hiç bilemedim.

 Annemin, babamdan destek ve koruma göremediği için umutlarının solmuş olduğunu on yaşımda anlamaya başlamıştım.  Çaresizlik, sahipsizlik, varlık içinde yokluk; eş dost akrabanın da ilgisizliğini getirmişti. Babam gibi sessiz ve sakin adeta yokluğa gömüldü. Acıları içinde debelendi durdu ama hiç isyan etmedi. Küçük, uğultusuz, renksiz, güçsüz, yalnız ve kıymetsiz bir hayat boynuna dolandı. Önemsiz bir yaşamadır bu, çok iyi anlamaya başlamıştım.  Kimseden yeterince bir yakınlık görmedi. Kimseyi suçlamadı, şikâyetini içinde tuttu.

 

Evin en küçüğüyüm. Abla ve abilerimin, üzülmüş tespih taneleri gibi dağıldığını gördüm.  Mizaç olarak farklıyım  biraz. Gücümü aşmış sorunların yorgunluk ve şaşkınlığına karşın mücadele azmimi kaybetmemeye çalıştım. Günlerim gerili bir yay gibiydi. Bitkin düşsem de direndim durdum. Babam anneme kızdığında aralarına girerdim.

Ben hiç çocuk olmadım. Genç kız, nişanlı, evli barklı, anne  olmadım, olamadım..

Ne zaman uzaklara dalsam, yüreğim kabarır … Acılarımın üstü kapanmaz olur. Höykürür, fırtınaya döner, dibi görünmez çukurlara düşüyor gibi savrulurum… İyi bir huy değil biliyorum. Depreşen acılarım sele dönüşür, alır götürür hepten beni...

Genç yaşta ölümler gördüm. Başkalarının ölümleri değildi. Önce babam, küçük ağabeyim, annem… Yalnız, sessiz, yüreklerine düşen korları soğutacak bir dost bulamadan yaşadılar. Yaşadıkları gibi göçtüler toprağın üstünden…

Aklınız bu dünyaya uymuyorsa malınız mülkünüz yoksa ne kıymetiniz olabilir? Vazgeçilmiş olmanın derin sarsıntılarıyla yarı sersem, güçsüz, çaresiz; eksilerek gittiler. Kırık ve sessiz yaşadılar, öyle de öldüler.

Avunacak şeyler oluyordu bazen. “Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla dolu” dediler. Gariptir, o zamanlar anlamadığım kendime anlatamadığım  esintileri yeni yeni fark etmeye başladım…

İlçeye taşınmıştı annem. Gelini ve torunuyla oturuyordu. Bir gün beni çağırmıştı, kısık, yorgun ve telâşlı bir sesle… Gözlerinin ferinin sönmeye tuttuğunu gördüm. “Tut ellerimi, ovala” dedi. Elleri soğumaya başlamıştı. Kırık kalbi sağlam gitmeyecekmiş. Tekledi ve durdu…

“Anne hiç konuşmuyorsun, kahırlanmıyorsun” demiştim bir gün. “Acılarımı içime gömdüm” dedi…

Hayat kendisini anlatırken, isyan ettiğim kabullenemediğim çok şeyler, zihnimde yeniden inşa oluyor. Acıları gömemezseniz kuyunuz olurmuş. Öğretti hayat mektebi…

En küçük ağabeyim de sessiz, sıkıntılı ama umutluydu… Akaryakıt istasyonlarında, sanayide çalıştı. Geceleri oralarda yattı kalktı. İzbe odalarda; ağır  mazot, yanmış yağ kokularının ciğere işlediği pis mekanlarda, kararmış ve karnı yarılmış kirli sünger yataklarda kıvrıldı durdu. Bir kedi gibi… Derme çatma masalara başını bırakarak… Rüzgârın, soğuğun, sıcağın tüm bedenine işlediğini tahmin edebiliyorum. Sanırım böbreklerini ilk oralarda kaybetmeye başladı. Gençlikten olsa gerek, sessiz  ve yalnız hayatı öldüğünde ses getirmişti… Hastaneye götürmeyen büyüklerimizin merhametsizliği kadar ilgili görünen ilgisizleri nereye koyacağımı hiç bilemedim…Yengem hamileydi. Üç ay sonra doğdu yetimimiz. Ertesi gün doğum yapmıştım. Rahmetlinin çocuğunda ve benim evladımda yaşıyor ismi. Büyüklerimiz, “yetimi yuvaya verin, gelini gönderin” demişlerdi. Etkilenmiştik. Cahilliğimiz, yol yordam bilmeyişimiz; bozkırın insaf ve merhamet yoksunu, hepimizi içine alan kuraklığında, yanlışlara biz de alet olduk.  

Hiçbirimiz çok şey istemedik. Biraz merhamet ilgi, azıcık sahiplenme güleryüz. Varlığımızı hissettirmelerini ne çok isterdim. Belki de çok şey istemişiz, bilemiyorum... İnsan farkına varılsın istiyor…

Öyle ya! Biz de insandık. Umudu ekmeğimize katık yapmak istiyorduk…

Genç yaşta evlendim. On sekizimde. Eşim biraz rahatsızdı. Düzenli bir işi olmadı.

Baskın karakterli, hanımağa bir kayınvalidem vardı. Mecburen birlikte oturduk. Hiç sevemedi, kabullenmedi. Hep geldiğim yeri kötüler, ailemi küçük görürdü. Bana talip olan kendisi değildi sanki. O eve bacadan girmedim ki. Tam yedi yıl, annemin yanında üç günden fazla kalamadım. Evladım oldu ama annelik yaptırmadı. Görümceme teslim etti yavrumu. Kucağıma alamadım, koklayamadım. Çok şeyi anlıyorum, kadının kadını ezmesini hiç anlamıyorum. Erkeklerden önce bizim, kadın sorunumuz var galiba… Gün geldi gücünü kaybetti, bilirken bilmez oldu, yatağa düştü. Zaman zaman, tepeden bakan gözlerinde buğulanma, nedamet izleri gördüm. Konuşamadı ve gitti…

“Geçmişe takılıp kalma!” diyorlar. Doğru ama insan geçmişiyle var. İnsan kendine bakmayı öğrendiğinde geçmişine bakmış olmuyor mu? Acısı, sızısı, kapanmayan yaraları çok olsa da insanı var eden geçmişi.

İnsan geçmişini hatırlamaktan korkar mı? Korkuyor, hatta ürperiyorum. Yaralarım kabuk bağlasa da içten içe kanıyor. İçim tuhaf oluyor, kör karanlık kuyulara yuvarlanıyorum.

Çocukluğumu yaşayamadım, genç kızlığımı, anneliğimi de. Yine de içimde direnecek bir yer vardı. Evime, aileme sahip çıktım. Hem anne hem baba oldum. Hayatın bütün yükü omuzlarımdaydı. Sert dalgalar arasında pişmeye başladım.

Manevî bir eğitim almadım. Kendime sorduğum anlar oldu: “Bize kim sahip çıkacak?” İsyanla tevekkül arasında gidip geldim. Geçmişe her dönüşümde gözlerim sel oldu. Yakınlarımdan medet umdum. Güneş doğmadı.

Kayınvalidem öldüğünde beş parasız kalmıştık . Mutfak tüpü bitmiş, alacak paramız yok. Kalmıştık orta yerde. Bir evin her şeyi olmak, erkeğin yükünü de omuzlamak, güçlüğü bir yana ruhen ve fiziken dengemi altüst etti. Kadın kadınlığını, erkek erkekliğini bilmeli sanırım. Güzel aile örnekleri, kardeş dayanışmaları, ilgili akrabalık ilişkileri görmeden yaşadım. Kısır, kurak, mala mülke dayanan; dedikodu ve hasetin yaygın olduğu bir atmosfer bizi de zehirledi. Bugün pişmanlık duyduğum şeyleri ben de yaptım.

Her yanım karanlık, havasız ve penceresiz. Hayata başka pencerelerden bakacak imkânım da olmadı. Yol gösterenim, elimden tutanım yok. Hüday-ı nabit büyümüşüz. Güneşler doğuyor güneşler batıyor. Benim güneşim nerede? Doğmadan battı mı?  İçimi kime dökerim, kim beni dinler, kim beni anlar? İnsan olmak ne ağır bir yükmüş. Fırtınalarımı dindirmek için mırıldanırım, yorgun düşene dek : ”Taş olsaydım erirdim, toprak idim dayandım.”

Günler birbirinin kopyası halinde geçer, kuyumun içinde ışık görünmezken, büyük bir şehirde yaşayan akrabam aradı. Oğlum üniversiteyi kazanmış  ne yapacağımızı bilemiyorduk. Destek vereceğini söyledi. Elimizden tuttu. Oğlum son sınıfa geldi.

Desteği bursun ötesine geçmiş, evimizin yükünü alacak, inanamadığım bir noktaya gelmişti. İçimin yangınına su olmuştu. Beni muhatap kabul etmesi, telefonda uzun uzun dinlemesi, ruhuma huzur verdi. Uzun zamandır ilk kez varlığım dikkate alınıyor. Kendimi değerli hissediyorum. Ne zaman başımız sıkışsa yanımızda oldu.

Gergin, acımasız, yalnız geçen yıllara,  bedenim artık dayanamadı. Hastalandım. Bahar bekleme ümitlerim yeşermeye yüz tutarken, ölümün ayak seslerini duymaya başladım. Ameliyat, üç ayda bir kontroller… Tahlil, ultrason, tomografi… Onkoloji servisi yeni adresim oldu. Her kontrol ölümün ne denli yakın olduğunu öğretti bana.

O ağabeyim hastalığımda da desteğini esirgemedi. Cepte yok, üst baş perişan; komşu şehirdeki hastaneye gidişlerim azap olmaktan çıktı.

Yine bir gün  aradı. “Sizin orada ev fiyatlarına bir bak “ dedi. Büyük bir hayretle, “Aman abi, böyle bir yükün altına girmek çok zordur. Kendini bizim için sıkıntıya sokma” dedim. Israrla bakmamı söyledi. Başlangıçta düşündüğümüz fiyatlar iki katına çıkmıştı. Sonradan anlattı. Akraba çevresinden destek alamamış. Kendi arkadaş  çevresiyle elele vererek yola çıkmış. Ne olduğunu nasıl sonuçlandığını tam bilmiyorum. Şimdi beni ayrı bir heyecan, farklı bir korku sarmaya başladı. İnanamıyorum. Böyle bir gelişme olabilir mi? Evimiz olacağına inanabilir miyim? Rüya mı bu?

Telefonda, “Ev parası tamam, geliyorum “ diyor. Korkularım ev ararken hatalar yapmama sebep oluyor. Çok rahatsız olduğunu sonra sonra anlıyorum. Bıkıp usanmadan kırmadan yanlışlarımı anlatıyor. Kuyumda hayata dair yeni pencereler açıyor. İşte o zaman anlıyorum ne az şey bildiğimi…Çok konuşmaya alışmışım, ikaz ediyor, sabırlı bir eda ile “Az konuş, az uyu, az ye” diyor.

Son baktığımız eve istenen rakam beni ayrı bir karamsarlığa sürüklüyor. Son derece rahat duruyor. Ağzından çıkacak sözlere odaklanıyorum. Titriyorum, tonlarca yükün altında gibi yere yığılmak üzereyim… “Tamam, hayırlı olsun” diyor. Ayağa fırlıyorum. “Abi ne olur müsaade et “ diyorum ama beklemeksizin boynuna sarılıyor, ağlıyorum. İçimde biriken kirler, acılar gözyaşlarımla akıp gidiyor sanki.

Burada bitmedi. Güzel sürprizler yapmaya devam ediyor. Bir hanımefendi beyaz eşyaları almış. Bir beyefendi eşya desteğinde bulunacakmış. Oğlumuza ev aldığı gün, genç odası aldı. Tahmini mümkün olmayan destekler yağdı. Korkuyorum, başım dönüyor.

İlk kez bir bayram yaşıyoruz desem abartı olmaz. Eşim, oğlum ve ben, ilk kez hediyeler alıyoruz.  Tahmin edemeyeceğimiz şeyler. Ayrıntısı inanılmaz uzun…

 Hiç kitap olmayan evimize epey miktarda kitap bile gönderdi. Ellerim kitap tutmayı, okumayı öğrenecekmiş: “Can Feda Hz. Fatıma”…

Bilmediğim ne çok şey varmış. Bilmediğini bilmek nasıl bir şeymiş. Boşa yaşamışım, yaşamışız. Kararmış kalbim temizleniyor. Nefes almaya başlıyorum. Rabbime sonsuz şükürler ediyorum.

 Öğreniyor ve tecrübe ediniyorum; fakirlik veya zenginlik sürekli değilmiş. Bizi kuyudan çıkaranlara dualar ediyorum. İsimlerinden tablo yapıp müstesna bir yere asacağım.

 İsmen, ömrüm oldukça dua edeceğim...

“Kim demiş dünya kötülerle dolu diye. Dünyayı ayakta tutan aktif iyiler ve iyiliklermiş.”

Hertaraf.com