KÜLTÜR-SANAT
Giriş Tarihi : 21-07-2021 09:06   Güncelleme : 21-07-2021 09:06

Ahmet Hakan Çakıcı yazdı: Modern Müslümanın iTHAL derdi: Kur’an’ı Anlamak

Bir kitap değerlendirmesi, Tahsin Görgün: Anlam ve Yorum

Ahmet Hakan Çakıcı yazdı: Modern Müslümanın iTHAL derdi: Kur’an’ı Anlamak

Kitap özellikle ilahiyat çevreleri ve bu çevreleri takip edenlerin gündemlerine giren tarih felsefesi (analitik), tarihselcilik, hermeneutik, yapısalcılık gibi modern Kur’an okuma biçimlerinin üzerinde düşünüyor. Ve bunları Müslümanların geliştirdikleri yöntemler ve Müslüman aklının ürettiği yapılarla karşılaştırıyor. Konuyu takip edenlere ciddi bir derinlik sağlıyor. Ben çok faydalandım. İlgilisine tavsiye ederim.

ANLAM ve YORUM

1918’deki büyük mağlubiyetten sonra Müslüman toplumlar, aldıkları ağır yenilgi ile içine düştükleri zilletin müsebbibini aramış ve sebep olarak gücü ve iradeyi elinde bulunduran “Müslüman yöneticileri” görmüşlerdir. Ancak Müslüman yöneticilerin Müslümanlıkları, Müslüman bir toplumda problem olarak görülemezdi. Zira bu toplumda, İslam’ı problem olarak tanımlamak olurdu. Onun yerine, “Yenildik, çünkü atalarımız, İslam’ı doğru anlayamadı” formülü devreye sokuldu. Böylece “gelenek” suçlu ilan edilerek “problem” olarak tanımlanmış oldu. Böylece 1300 yıllık birikim baştan atılması, kurtulunması gereken bir sorun olarak görülmeye başlandı.

(Bunun bir başka sonucu da Müslümanların düşman tanımının değişmiş olmasıdır. Artık müşrik tanımı, Resul’e tabi olmayı reddeden, O’nun risaletini ve Ahireti inkâr eden İslam dışı unsurları değil; diğer geleneksel Müslüman cemaatleri işaret eden bir tanıma dönüşmüştür. Yani Müslümanların ‘düşman kıblesi’ değişmiş, birincil düşman olarak emperyalizmi ve sömürgecileri gösteren ibre, rakip Müslüman cemaatlere yönelmiştir. -AHÇ)

Geleneğin hurafe, bidat, işe yaramaz olarak tanımlanması ile Müslümanlar 1300 senedir hiç bilmedikleri yeni bir sorun ile daha karşı karşı karşıya kaldılar: “Kur’an’ı nasıl anlayacağız?”

Bu noktada çözüm Batı’ya gidip Batı‘da eğitim gören, Batılı düşünme biçimleri ile düşünmeyi öğrenen ve müsteşrikleri akın akın tercüme eden bir zümreden geldi. Onların üzerinden Batılı düşünce biçimleri Müslüman toplumun bünyesine de sirayet etmiş oldu.

Önce bu düşünce biçimlerinin Batı’daki kökenine işaret edelim.

HRİSTİYANLIK

Hristiyanlıkta Tanrı’ya inanmak; Tanrıdan gelen buyruğa, vahye, habere, kelama inanmak demek değildir. Hz İsa’nın Tanrı’nın Ayeti olduğuna inanmaktır. Hz İsa ise Eski Ahit’i yorumlamak için gelmiştir. Ancak yorum bir haber ya da metin değil, bizzat kendisidir. Bu anlamda Hz İsa ile takipçisinin kurduğu ilişki, Müslümanın Kur’an’ı Kerim ya da Hz Muhammed ile kurduğu ilişki gibi bir ilişki değildir. Zira İslam’da ortada Kur’an (anlam) ve anlamın yetkilendirilmiş yorumu (sünnet) varken, Hristiyanlıkta bunlar yoktur. Ortada sadece Hz İsa’dan yıllarca sonra yazılmış Hz İsa’nın hayatının yorumlarına dair “mitolojik hikâyeler” vardır. Hristiyanlıkta teoloji bu anlamda yorumun, yorumunun yorumlarından anlam çıkarma gayretidir.

Bu mitolojik hikâyelerden Tanrının muradını ortaya çıkarmak ilk günden itibaren Hristiyanlığı hermeneutik bir problem ile iç içe olmak zorunda bırakmıştır. Zira Hristiyanlığın temel metinleri insanı yorumlamaya zorlar. Yorum içinde yorum gelişir. Her gelişen yorumla Anlamdan biraz daha uzaklaşılır. MESAJ hep belirsizdir. VAHİY ve TEMEL ilkeler yoktur. Din Bireysel tecrübeden ibarettir. Yani “kişisel dini tecrübe “TANRIDIR”. Tekrar edilemez, taklit edilemez, tebliğ edilemez.

Mitolojik anlatılardan Tanrının muradını ortaya çıkarmak ancak Tanrıya uzlet, dua, teşbih gibi ibadetlerle yaklaşabilen Numines’in1 yapabileceği bir şeydir. Ancak bu muhtevası belirsiz ya da muhtevası insanın dilediği şekilde düzenleyebildiği bir ortam demektir. Mesaj belirsizleşince İNSANA BAĞIMLI hale gelir. Böylece üzerinde anlaşılabilecek ahlak, ilke veya inanç kalmaz: dini ferde özgü kılar, mistik tecrübeye indirger.

Dikkat edilirse Hıristiyanlıktaki her Aziz veya Azizenin kendine has TECRÜBELERİ vardır. Bu Müslümanlardaki temel ilkeler çerçevesinde zuhur etmek zorunda olan, Şeytanın araya girme tehlikesi bulunan ve ancak Şeriatın gölgesinde olduğu sürece kabul edilebilecek bireysel (isterse ilham, keşf, rüya gibi yüksek iddialı olsun) tecrübelerden çok daha farklı bir durumdur. Bizzat kişinin kendisinde gördüğü olağanüstü halin ya da duygunun veya keşfin VAHİY ya da Tanrının Sesi olarak tanımlandığı bir durumduri.

Dikkat edilirse burada din, “Tanrının insanla” kurmuş olduğu değil, “İnsanın, Tanrı ile” kurduğu ilişki biçimine dönüşmüştür. Yani insanileşmiştir.

Ancak Kilisenin yenilgisi ile birlikte pozitivist dönemde kilisenin taleplerinin akıl dışılığı ortaya çıkınca, özellikle Hristiyan ilahiyat çevrelerinde HRİSTİYANLIĞA pozitivist dünyada YER açma gayreti ortaya çıktı. Zira Hristiyanlık ve Kilise, Batının hem kimliğini hem kültürünü tanımlar. Bu gayretler sonucu ortaya çıkan 3 ana ekolden bahsedebiliriz.

1 - Dil felsefesi-ANALİTİK (Anglasakson),

2- Hermeneutik (Almanya),

3- Yapısalcılık (Fransız)

ANALİTİK

(Konuyu özetlediğimiz ve çok dar bir şekilde tanımlamada bulunacağımız göz ardı edilmemelidir.-AHÇ)

Türkiye’de en yaygın Kur’an okuma yöntemidir. Özellikle 1987’den itibaren ilahiyat fakültelerinde ders olarak okutulan Mehmet Aydın Beyin Din Felsefesi kitabı ile yaygınlık kazanmıştır.

Asla, yani temeldeki anlama ulaşmak için TEK bir ANLAMLI ve KESİN bir yöntem arayışıdır. Bu yönteme göre, mitolojik gibi görünen öge aslında kendi döneminde anlaşılabilen bir fiziki olguya işaret etmektedir. Ancak bu dili bugün anlayabilmemiz için mitolojik dilin bugündeki sembolik karşılığını bulmamız gerekir. (Hz Musa’nın asası, aslında Hz. Musa’nın öğretisidir. Balığın karnına girdi, diye tanımlanan Hz Yunus, aslında yunus balığını simge edinen bir kavmin hapishanesine girmiştir. Hz. Süleyman’la konuşan hüd hüd kuşu ve karınca aslında bu sembolleri simge edinmiş toplumların bireyleridir. Hz. İsa babasız doğmamıştır: Kastedilen Hz İsa’nın kendisini atfedebileceği, soyunu sürdürebileceği bir “Doğru Öğretinin” ortada kalmamış olmasıdır vs.)

Burada din, özel alana çekilir ve “BANA göre/Sana göre” zırhına sarılarak pozitivizme karşı KORUNMAYA alınmış olur. BANA göre ifadesi “Hristiyanlığın bireysel bir iç deneyim” olması hasebi ile itiraz göremez.

Tahsin bey, yorumun bireysel bir tercihe dönüşmesi ile buyruk gücü kalmayan Tanrının, yerine otorite/buyruk bildirme makamının “Butler’la –Şuura/ KANT’la Ahlaka /Ross’la Vazife’ye” işaret etmeye başladığının altını çizer.

Bireyselleşmiş yorumların birbirlerinden farklılığı nedeniyle üzerinde uzlaşılabilecek ahlaki ya da ilkesel bütünlük elde edilemeyeceğinden, bu yöntemin neticesi olarak DİN, toplumsal hayatı ihya ve ilka iddiasından vazgeçer. Böylece Pozitivist hayatta bireysel DİNE yer açılmış olurken, kamusal hayattan dine el çektirilmiş olur.

Üstelik ortaya çıkan birçok Akılcılaştırılmış anlamın doğruluğunu onaylayacak ya da bunların birini işaret edecek MAKAM yoktur. Kişi BİREYSEL tercihini kendisi yapar. Yani onay makamı/Tanrı kişinin kendisi olur.

Ancak burada tek sorun dinin kişisel bir iç tecrübeye indirgenmesi, bireyselleşmesi, kamusal alandan çekilmesi ve Otorite Kaynağının insanileşmesi değildir: Tüm anlatıların akılcı bir zemine indirgenmesi de sorundur. Zira insanlar Tanrıya, ateşin içinden İbrahim’i, denizin içinden Musa’yı alabilsin diye iman ederler. İnsanın aklı ile sınırlı, insanın yapıp edebileceklerinin dışına çıkamayacak bir tanrı ne işe yarar? İnsanlar akılcı, rasyonalist, matematiksel anlatılara değil, onlara Doğru ile Yanlışı ayırt edebilecek bir temyiz kudreti ve ufuk veren hikâyelere iman ederler.

HERMENEUTik (Etmitologisirung- Mitolojiden arındırma)

Efsanenin dili modern insana yabancı ve anlaşılmazdır. Modern insan, aldığı eğitim ve modern teknolojinin etkisi ile efsaneyi anlayamaz ve inanamaz hale gelmiştir. Bu nedenle ilk günden beri bütün Hristiyan teolojisinin hermeneutik bir tarafı vardır. Zira bütün Hristiyanlık tartışmaları, efsane ve mitolojilerin anlaşılması üzerindedir. (Müslüman toplumlardaki hadis ve sünnet tartışmaları gibi. Ancak Müslümanların üzerinde tartıştıkları gerçek bir zemin vardır.)

Geçmiş kendini şimdi de tekrar ederek değil, farklılaştırarak ifade eder. Böylece tarihsellik dediğimiz hadise ortaya çıkar. Eğer kelimelerin tarihteki anlamları bulunabilir ve onların bugüne yansımaları çözülebilirse geçmiş de anlaşılabilecektir. Ve eğer geçmiş anlaşılabilirse bugünü anlamak da mümkün olabilecektir. Aslında hedef geçmişin çözülmesi ile bugüne hâkimiyet kurabilecek zemini elde edebilmektir.

Geçmiş şimdi de canlandırılarak anlaşılmaya çalışılır. Ancak bu, hiç kolay bir şey değildir. Zira ANLAM her şeyle bağlantılı, organik bir yapıdır. Anlamın, muhatabın yaşı, iklim ve hava şartları ile bile değişmesi mümkündür. Yani yerel şartların tamamen etkisi altındadır ve sürekli değişebilir.

Ricouer “Yorumlamak aynı zamanda değiştirmek demektir” der. Her yorumla birlikte tarih, bize, bizim fikrimize biraz daha fazla benzer. Metin ilk anda kişiye yabancıdır. Sonra onu kendi malı yapar. Aslında kişi tarihte bir anlam arayışında iken kendisini incelemekte, kendisinde olanı fark etmektedir. Bu nedenle Heidegger “Tarihi anlayan ile tarihte anlaşılmaya çalışılan aslında aynı kişidir. Dilde yapılacak inceleme, kişinin ötekisi üzerinden kendisini tanımasını, tahlil etmesi sonucunu verir” der. Paul Ricoeur buna itiraz eder: “Farklı yöntemlerle farklı zamanlarda farklı yorumlarla “çok farklı” sonuçlara ulaşılır” der. Ama o zaman da, “Aynı şey hakkında farklı yöntemlerle farklı sonuçlara ulaşıyorsak ulaştığımız sonuçlara nasıl güveneceğiz?” sorusu ortaya çıkar. Bu bizi çok katmanlılığa götürür. Çok katmanlılıkta ise birçok şeyi açıklanırken birçok şeyin gizleneceği anlamına da gelir. Yani durum rüya yorumlamaktan farksızdır.

Burada da bir otorite problemi vardır. Bulduğumuzun doğru olduğuna, Hz İsa’nın ya da Hz Muhammed’in getirdiği metin ile bizim yorumumuzun aynı olduğuna, onların hedefi, amacı, niyeti ile bizim hedefimizin, amacımızın, niyetimizin örtüştüğüne kim onay verecektir? Buna kişinin “BEN” diye cevap vermesi onu aslında VAHYİN kaynağı yani TANRI pozisyonuna götürecektir. Bu geçmişteki metni bugün yeniden yazmak, kişisel olarak yeniden tanzim etmek olmayacak mıdır?

Üstelik insan bilmediği bir duyguyu ya da anlamadığı, hissetmediği bir fikri araştıramaz. O, ancak kendinde olan, tanıdığı bir şeyi tarihte arayabilir. Bu nedenle aslında tarihte aradığımızı iddia ettiğimiz şeyin gerçekte orada olup olmadığı, onu oraya bizim taşıyıp taşımadığımız yani anlam diye karşımıza çıkanın bir kurgu olup olmadığı da belli değildir.

YAPISALCILIK

Özellikle Fransız sömürgeciliğinin hâkim olduğu Müslüman dünyada çok etkili olmuş bir yöntemdir. Cabiri’nin “Arap Ahlakının Aklı” isimli eseri bu okuma biçimine verilebilecek en tanınmış örneklerinden biridir. Yapısalcılık, kültürde anlamı ortaya çıkaran alt birimler arasındaki ilişkileri inceler. Yapısalcılığın ana konusu anlamlarla yüklü nesneler değil, nesnelere anlam yükleyen insandır. Bu nedenle yapısalcılık anlamı, tespit etmeye çalışmaz: Anlamların nesnelere yüklenişini ve bu anlamlılığı var eden akdi incelemeye çalışır. Buna göre konuşanın kastı, niyeti, ettiği cümle önemli, değildir: Onu tayin eden, ona konuşma imkânı veren arkada duran yapılardır. Bir örnek vermek gerekirse karı kocanın birbirlerine ne söyledikleri ile değil onları bir arada tutan dengeleri anlamakla ilgilenir. Bunu da bir objeyi onun nasıl işlediğini anlayacak şekilde önce parçalara ayırıp, ardından yeniden inşa (rekontrüksiyon) ederek yapar. Asıl nesneyi alır, kopyalar, onu temsil edecek şekilde bugünde yeniden kurar.

Sorun şudur: Okuyucu bu anlama faaliyetini “kendine” müracaat ederek yapmak zorundadır. Bu nedenle okuyucu keşif mi yapıyor yoksa kendisi mi kurguluyor belli değildir.

Başka bir sorun, metni en küçük parçalarına kadar parçalayıp yeniden toplamak, aslında yeni bir şey toplamak da anlamına gelebilir. Dağıttığımız şey bir sarayken geriye topladığımızda ortaya bir mutfak çıkmış olabilir. Bu ufacık hata muhtemelen fark edilmeyecektir. Zira ortaya çıkan şeyin taklit ettiğimiz şey olup olmadığını söyleyebilecek bir otorite yoktur.

Yine din, bireyselleşmiş, içsel bir duyguya indirgenmiş, kişisel bir alana çekilmiş, kamuda görünmez olmuştur.

Dikkat edilirse bu yöntemlerle “Anlamı” arayabilmek için öncelikle ANLAM’ın (Kur’an’ın) ve Yorumunun (Resulüllah’ın sünnetinin) hiç olmadığını kabul etmemiz gerekecektir. Üstelik anlamı tespit edecek otoritenin biz olabilmemiz ancak Rabbin ya da Resul’ünün bizim üzerimizde bir otorite olduğunun da reddi ile mümkün olabilir. Zira Rabbin onayladığı tek otorite Hz Resul’ün referans noktası olduğu bir anlama faaliyeti kişiye, gönlünce (hevalarınca) dolanabileceği bir yorum vaadisi vermez.

KUR’AN

Elmalılı Hamdi Yazır dini, “zevi’l ukulü hüsn’ü ihtiyarları ile bizzat hayırlara sevk eden bir vaz’ı ilahidir” diye tanımlıyor. (Din, akıl sahiplerini kendi iradeleri ile “kendindeki hayırlara” sevk eden ilahi vaz”dır.)

İlahi vaz’dır. Yani bireysel tercihlerin, kişisel beğenilerin, şahsi tecrübelerin hülasası olan içsel ilhamlarla düzenlenebilecek bir metin değildir. Eğer böyle telakki edilirse bu, Kur’an’ı diğer metinler gibi bir metne dönüştürür. Hâlbuki Kutsal kitap iradeyi “Tanrıya” teslim eder. Eğer metinin kendi iradesi yoksa ve bize bir şey dayatmıyor, zorlamıyor ve ısrarcı olmuyorsa muhatabına şekil veremez. Muhatabını zorlama gücü olmayan bir metne muhatabı şekil verir. Yani yorum da anlamda (aslında Tanrı’ da) yorumcunun kendisidir.

ANLAM BAHSİ

Baba çocuğuna “Ateşin yanına gitme! Yanmayasın” dediğinde çocuk, “Anladım baba!” der. Ancak anlamamıştır. Az sonra yandığında, baba “İşte, şimdi anladın” der. Çünkü anlamak “tedbiri” değiştirir. Celaleddin-i Rumi meseleyi, “Tuz, eğer çorbaya girmişse; ne tuz eski tuzdur, ne de çorba eski çorba” diyerek izaha çalışır. Eğer bilgi amele dönüşmüşse (tuz çorbaya girmişse) çorbanın tadı gibi kişinin hali ve tedbiri de değişir. Bu arada tuz da eski tuz değildir. Yani bilgi, kişinin gözünde değişime uğramış, bilgiye bakış değişmiştir. Eğer tuz çorbaya gösterilmiş ve geri çekilmişse, yani bilgi, kişi tarafından “işitilmiş” ama amele dönüşmemişse; ne çorbanın tadı değişir ne de tuzun durumu. (Ne tedbir değişir, ne de bilgiye bakış.)

Anlama, ancak bilgi ve amelin bir araya geldiği yerde güvenilebilir. Kişinin görüşü her ne olursa olsun, işin içine girdikten, amele döküldükten sonra MANA değişir. İşitmek anlamak değildir. (Bu noktada geleneğin “Kur’an’ı anlayamazsınız!” derken, “Kur’an’ı işitemezsiniz!” demediğini, bu yöntem ile “Kur’an’ı HAL edinemez hayata geçiremezsiniz” diye itiraz ettiğini düşünmek gerektiği kanaatindeyiz.) Çünkü akıl konuyu her yönü ile ihata edebilme becerisinden yoksundur.

Mesela kitap okuyarak basit bir bisiklet sürme, araba sürme ya da yüzme eylemi gerçekleştirilemez. Her ne kadar kişi METİN okuyarak konu hakkında bazı bilgiler edinmiş olsa da edindiği bilgilerin pratikte karşılığının olup olmadığı varsa da doğru olup olmadığı, eyleme dönüşünce değişip değişmeyeceği belli değildir. Zaten saf bilgi amele de dönüşemez.

Bu nedenle ameli olmayan ilim sahipleri, Müslüman Toplumlarda Âlim olarak kabul edilmez.

İslam düşünce sisteminde 3 tür bilgi kaynağı vardır:

1- Makulat (5 duyu organından gelen bilgi)
2- Beş duyu organından geleni yorumlayan: Akıl veya Nazar
3- Aklın teslim olması gereken İlahi buyruk (Sadık Haber). Bu İslam toplumlarına has bir bilgi kaynağıdır.

Batı düşünce biçimi 3. Kaynağı ne bilir ne de kabul eder. Bu nedenle Batılı bilgi metodolojilerinin olduğu gibi İslam düşünce modeline eklenmesi mümkün değildir. (Sadık Haberi reddetmediğimiz sürece.)

Sadık Haber öncelikle Kur’an’ı Kerimdir. Ancak Kur’an’ı Kerim, herkese indirilmemiştir. Toplu şekilde, bir seferde de indirilmemiştir. Ana metnin yorumlanmaya ve izaha ihtiyacı vardır.

Kur’an’ı RESULÜN ANLAYIŞ şekli “NORMATİF” hakikattir.

Burada vurgulanması gerekir ki; “Kur’an RESULE indirilmiştir” herhangi birine veya bizim şahsımıza değil. Mübeyyin (beyan eden, açıklayan, meydana koyan) Hz Resül’dür. Bu, Kur’an’ın birincil ve NORM koyan, temel yorumunun RESULE ait olduğuna işarettir. Bu noktada vahyin mesela “Ebu Cehil’e” indirilmemesi onun vahyi daha ilk anda kendi zanları, menfaati, egosu, beklentileri, çıkarları, zaafları, kirlenmişlikleri ile bozmasına/çarpıtmasına müsaade edilmemesi olarak anlaşılabilir. Bu zaaflar pekala bizim için de geçerli olabilir. Onaylanmış TEK yorum Hz Muhammedin yorumudur.

Dikkat edilmesi gerekir ki; mesela Ebu Cehil’in Hz Muhammed’e dönüp “Ben senin Faiz yorumuna katılmıyorum. Bence Kur’an’da geçen Riba kelimesinin 7. anlamı tercih edilmeli ve faiz farklı bir şekilde anlaşılmalıdır” demesi sadece Resul’ün yorumuna itiraz değil, ana metnin değiştirilmesi girişimi de olacaktır. Bu fark edilirse, Ebu Cehil’in Hz. Resul’ün yorumuna tabi olmadan “Kur’an’ı kabul ediyorum” demesinin, kabul edilebilecek bir şey olmadığı da fark edilecektir. Bu nedenle, Resulün yorumunu ihmal ederek “Kur’an’ı keyfi te’vili küfür” sayılmıştır. Bu, Kur’an’la kurulacak bağda Hz. Resulün önemini fark eden bir tavırdır. Dikkat edilmelidir ki, keyfiliğe en az tahammülü olan metin Kur’an’dır. Çünkü keyfi yorum, “ana yorumu/Hz Resulün yorumunu” dikkate almaz. Hâlbuki METİN’le oynama hakkı kimseye verilmemiştir.

Ancak burada şöyle bir soru karşımıza çıkar: Aradan 1400 sene geçtikten sonra Resulüllah’a ya da nebevi yoruma tabi olmak nasıl mümkün olacaktır?

Burada müsaadenizle bir fıkra girelim:

Bir üniversitede dört öğrenci imtihanın sonunda kapıyı çalıp içeri girerler. Özür dileyip izin isterler. Hoca, “Makul bir gerekçe gösterebilirseniz sorun yok” der. Öğrencilerden biri sağına soluna bakınıp, “Hocam biz gelirken aynı araba ile geliyorduk. Yolda lastik patladı” deyince, Hoca, “Tamam bu meşru bir gerekçe. Buyurun oturun. Sizi imtihan edelim” der. Sonra “İlk sorum şu: Arabanın hangi lastiği patladı?”

Bu fıkranın üzerine oturduğu mantık 4 kişinin aynı anda, aynı yalanı söyleyemeyecekleri üzerine kuruludur. Eğer herkes aynı lastiği işaret ederse orada gerçekten bir patlak lastik vardır, ön kabulünü taşır.

İslam dünyası Hz peygamberin vefatından 30 yıl sonra birçok gruba ayrılmasına rağmen eğer tüm gruplar bize bir tek harfi bile farklı olamayan aynı metni “Kur’an” diye işaret ediyorlarsa o, “Resule inen metin” demektir. Eğer tüm gruplar 5 vakit ve tüm vakitleri aynı zamanlarda düzenleyip aynı metinle (Fatiha) namaz kılıyorlarsa, orucu 30 gün ve ille de ramazan ayında tutuyorlarsa, tarihte gerçekten patlamış bir lastik var demektir. Hepsi içki, faiz, kumar, zina ve eşcinselliğin haramlığından bahsediyorlarsa veya tesettürü aynı şekilde izah ediyorlarsa Hz Resul’ün bu konulardaki yorumu yaşayan sünnet çerçevesinde devam ediyor, demektir.

Bu SADIK Haberdir (Tevatür). Zira çıkarları, menfaatleri, fikirleri, zamanları, beklentileri, ümitleri, karakterleri, coğrafyaları, devletleri birbirlerinden farklı milyarlarca insanın aynı yalanı üretmiş olduklarını düşünmek abestir.

Bu noktada İcma, daha önce karşılaşılmamış ya da çözüm getirilmemiş bir soruna dönem âlimlerinin bir çözüm üzerinde ittifak etmeleri değil, soruna getirilen çözümün TEVATÜR’e yani yaşayan Sünnete bağlanmış olduğu anlamına gelir. Mesela dönemin tüm âlimleri “faizin haramlığının kaldırılması konusunda biz ittifak ettik” demiş olsalar dahi bu tevatür’e uymayacağı için İCMA olarak kabul edilmeyecektir.

(Dikkat edilirse YORUMUNU Resulüllah ile ya da yaşayan sünnet ile tashih etme gereği duymayan, kendi fikrini Tanrının fikri ile aynı gören (Tanrının düşünme kapasitesine sahip olduğunu vehmeden), Kur’an’ın kendisine indirildiğini ve metni dilediğince Yor’abileceğini düşünen “tevatürden” bağını koparmış anlayış Kur’an’da 1400 senedir görülememiş bir sürü acayiplikler görebilme ve anlayabilme yeteneği de kazanmış oldu. -AHÇ)

MENAR tefsirine kadar, Müslümanlar tefsirde bu yöntem üzerinden Kur’an’a yaklaşıp kendi zamanlarını “ASIL METNİ bozmama DİKKATİ ile” anlamın içine taşımışlardır. Menar Tefsiri ile yenilmişlik ve bozgun psikolojisinin tefsirin içine girdiğini görüyoruz. Bu dönemden sonra tefsirdeki felsefi derinlik sapma olarak düşünülmüş, gelenek ihmal edilmiştir. Ortaya çıkan boşluk dışardan ithal modellerle doldurulmuş, bütünlük kaybolmuş, parçacı anlam arayışları öne çıkmıştır. Ne yazık ki, bu süreç okuyucu ile metin arasına mesafe koymuş, kişi VARLIK kaynağını, VARLIK gerekçesini inşa eden (semiğna ve eteğna) bir metinle değil, bilgi edineceği, anlamaya çalışacağı bir metinle karşı karşıya kalmıştır. Mesafenin artması ile metinle irtibat kopmuş, HALİ bürünme derdindense metni bilme derdi asıl hale gelmiştir. Hâlbuki KUR’AN Müslümanın bilgi kaynağı değil, VARLIK kaynağıdır.

(Kişi İslam’ın temel ilkelerinden (Allah’a iman, oruç, namaz, zekât, hac, öldürme, yalan söyleme, iftira atma, faiz yeme, vs. ’den anlamasa da sorumludur. “Ya Rabbim! Ben bunların emrediliş gerekçesini anlamadım”, demesi onu sorumluluktan hali kılmaz. Üstelik Kur’an’ın mesela yalan söyleme, faiz yeme, dedikodu yapma emirlerini işitip itaat etmeyen birine Kur’an’dan daha fazlasını yorumlamanın ya da yorumlatmanın getireceği fayda da belli değildir. -AHÇ)

Dikkatlerden kaçmamalıdır ki; gelenekte Kur’an’ı anlamak, Kur’an’ı yaşamak, Kur’an’ı nakletmek aynı şeydir. Birbirlerinden ayrılamazlar.

Bu noktada, “İslam tarihi boyunca her şey Kur’an’a uygun olmamıştır” diye itiraz edilip bir sürü örnek getirilebilir. Ancak fark edilmelidir ki; bunlar İslam toplumlarında yanlış olarak değerlendirilirler. O yanlışlar olmasaydı, zıddı tanımlamak dolayısı ile doğruyu tanımlamak ve bilmek de mümkün olmayacaktır. Yani o yanlışlar ancak İslam Toplumlarında fark edilebilecek yanlışlardır. O yanlışlıklar görülebildiği sürece İslam ya da Müslümanlar çevrede dolanıyor, demektir.

Bu ve benzeri nedenlerle, öncü Müslümanların kanaatine göre peygamberi anlamadan Kur’an’ı anlamak mümkün değildir, diye kabul edilmiştir. Peygamberi anlamak ise ancak, O’nun TOPLUM üzerindeki tesirini anlamak ile mümkündür.

Sonuç

Batı, mitolojik bir anlatı çerçevesinde kendini inşa eden Kilisenin baskısı altında kalan iki temel bilgi kaynağına (“beş duyu” ve onlardan geleni işleyen “Akla”) yer açmak için sekülerizmle, Kilise’den/Tanrıdan soyutlanmış özgür bir alan var etti. Sekülerizmin güçlenmesi ile de toplumda DİN problem haline geldi. Batı’nın öncü metinleri anlama gayreti, bu çatışmayı ve problemi çözmek içindi.

Ancak ilk andan itibaren ne akılla ne de 5 duyu ile sorunu olmamış olan Müslüman toplumlarda bu çatışma hiç var olmadı. Ta ki sömürgecilikle Müslüman toplumlara Sekülerizm dayatılana kadar. Dayatılan sekülerizm, doğası gereği dini problem olarak tanımlayıp, onu bireysel alana hapsetmeye ve kamu alanında hükümsüz kılmaya kalkınca Müslüman toplumlarda da din problem haline geldi. Yani süreç Müslüman toplumlarda ters yönde işledi.

(Süreç sadece sekülerleşme açısından tersine işlemedi: Batı Hristiyanlıkla çatışarak kendini var etti. Doğu ise İSLAMLA olduğu zamanlarda kendini VAR etti. Doğu, dinini kaybettikçe VAR’lığını ve kimliğini de kaybetti. -AHÇ)

Sömürgeciliğin güncellenmiş versiyonu olan GLOBALLEŞME süreciyle Kur’an’ın anlaşılması farklı bir zemine taşınmıştır. Bu dönemde Müslümanların içine doğdukları kökleri Hz Muhammedin sünnetine dayanan hayat tarzı kökünden sarsılmış, Kur’an’ın yaşanan hayatla irtibatı zarar görmüş ve Kur’an bir “hitap” veya bir “bilgi kaynağı” pozisyonuna düşürülmüştür.

Soru Hayatidir: Anlama ve yorumlama çabalarımız Kur’an’ın hayatla arasına konulan uçurumu açıyor mu yoksa derinleştiriyor mu? Sömürge psikolojisini, kültürel ve ekonomik emperyalizmi meşrulaştırıyor mu, yoksa ona karşı bir direnç mi inşa ediyor? (Sizin de dikkatinizi çekmiyor mu? Kur’an’a getirilen yeni yorumların(?) Batı ile aramızdaki bir problemlerin tam da Batının istediği şekilde çözülmesini teklif ediyor olmaları. Batıda üretilen süreçlerle tam uyumlu olmaları vs.-AHÇ)

Şu an içinde bulunduğumuz sömürge şartlarının dikte ettiği “kimliksiz” tavırları aşmak için sömürge şartlarının neticelerini fark edebilmeliyiz. Bunları çözümleyebilmeli ve yapı söküme uğratabilmeliyiz.

Not: Konuyu daha geniş tartıştığımız videomuzun kaydı https://www.youtube.com/watch?v=7aCpZ4Wf_H8 adresindedir.

Bizdeki hikmet ve ilim buna yetti. Allah doğrusunu bilir.

1 Numines: Numines; nurlanmış, ihtiram ve huşu uyandıran; mantıkla anlaşılmaz; esrarlı.

i Sami Gül’e ikazı için teşekkür ederim.

Hertaraf