Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 07-07-2021 15:16   Güncelleme : 15-07-2021 21:19

Atasoy Müftüoğlu İslam toplumlarında resmi gerçekliği, eleştirel değerlendiren çevreler, “vatan haini”, olarak etiketleniyor.

Aziz İslam, iktidar çıkarları adına araçsallaştırıldığı için, İslam toplumları-kültürleri hiçbir şekilde, karşı karşıya bulundukları seküler epistemolojik kuşatmayı, baskı ve kontrolü, seküler yorumun otoritesini aşmayı düşünmediler.

Atasoy Müftüoğlu İslam toplumlarında resmi gerçekliği, eleştirel değerlendiren çevreler, “vatan haini”, olarak etiketleniyor.

Üstad Atasoy Müftüoğlu İslami Analiz'de "Hiçliğe Doğru Sürüklenmek​​"   başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

Sömürgecilik, modern-seküler dünya görüşünü evrenselleştirir ve bütün dünyaya/toplumlara dayatırken, sömürgeleştirilenlerin dünya görüşlerini de yerel bir folklöre dönüştürerek, marjinalleştirerek, taşralılaştırarak, beyaz adamın haklarından, beyaz olmayanların yükümlülüklerinden oluşan bir dil-söylem oluşturdu. İdeolojik meşruiyet temelinde yapılandırılan bu dil-söylem yoluyla, küresel ölçekte derin-amansız bağımlılıklar gerçekleştirildi. Modern tarih boyunca, ırkçı ve ideolojik meşruiyet dışında, hiçbir meşruiyete ihtiyaç duyulmadı. Her sömürgecilik, sömürgeleştirilenleri her alanda edilgen bir konuma ve zihne mahkûm etti. Her tür edilgenlik, zihinsel-ruhsal parçalanmalara neden olduğu için, parçalar hiçbir şekilde radikal/bağımsız çözümlemeler yapamadılar, sömürgeci iradenin belirlediği statükonun dışına çıkmayı göze alamadılar.

İslam dünyası toplumları, sömürgeci iradenin zihin dünyasının belirlediği statükoyla bütünleştiği ve statükoyu içselleştirdiği için, muhafazakar-gelenekçi bir hayat-düşünce tarzına ikna edildi. Muhafazakar-gelenekçi dünya görüşü ilgili toplumları sıradanlaştırarak, edilgen kimlikler-kişilikler-tercihler oluşturdu. İslam toplumlarında bütün rejimler-iktidarlar, sözünü ettiğimiz edilgen kimlik-kişilik ve tercihleri sömürerek, ayrıcalıklarını, yolsuzluklarını, iktidarlarını sürdürdüler. Her dönemde, bugün de yaşandığı üzere, hamaset ve popülizm yoluyla kitleler insafsızca/fütursuzca şeyleştirildiler. Hamaset-popülizm söyleminin, hiçbir zaman gerçekleşmemiş zaferlerden-başarılardan söz ettiği her nasılsa hiç anlaşılamadı. Hamaset-popülizm yoluyla kitleselleştirme, toplumları aynılaştırarak kişiliksizleştirdi. Kitleselleştirilerek aynılaştırılan toplumlar-kültürler tarihsel-kültürel akışın dışında kaldılar.

İslam dünyası toplumlarında, iktidarlar, politik kadrolar, otoriter-popülist liderler, hangi konuda olursa olsun, meşruiyetlerini/haklılıklarını/yorumlarını, düşünceler-fikirler yoluyla değil, hukuk yoluyla değil, kendi politik çıkarları ve iradeleri yoluyla bu doğrultuda temellendirmeye çalışıyor. Aziz İslam aynı doğrultuda araçsallaştırılarak, şeyleştirilerek kullanışlı hale getiriliyor. Aziz İslam, iktidar çıkarları adına araçsallaştırıldığı için, İslam toplumları-kültürleri hiçbir şekilde, karşı karşıya bulundukları seküler epistemolojik kuşatmayı, baskı ve kontrolü, seküler yorumun otoritesini aşmayı düşünmediler. Çıkarlara dayalı iktidarlar, hiçbir varoluşsal meselesi olmayan kadrolarla birlikte, ahlaki-kültürel iktidarsızlıklar dönemini açtı. Bu nedenledir ki bugün, bu toplumlarda düşünce-kültür hayatı varoluşsal meselelerle, hayati meselelerle ilgilenmiyor. Düşünce-kültür-edebiyat hayatı, romantik-nostaljik-ütopik bir zeminde ayakta kalmaya çalışıyor. Yerleşik yapıların-zihniyetin dokunulmazlığı, yeni bir zihniyeti ve yeni yapıları imkansız kılıyor. Neo-otoriter yapılar toplumlarımızı enformatik kontrol toplumlarına dönüştürüyor. Genç kuşaklar, genç yığınlar halinde dijital köleliğe doğru sürükleniyor.

İslami varoluşumuz, İslami bütünle ilgili, bütünlükle ilgili içtenlikli sorumluluklar aldığımızda başlar.

İçerisinde yaşadığımız dönemde milliyetçilikler, mezhepçilikler, yerli-milli yaklaşımlar, kabilecilikler, partizanlıklar vb. sebebiyle İslami bütüne/bütünlüğe karşı çok büyük bir sorumsuzluk ve kayıtsızlık sergileniyor. İslami bütüne karşı sorumsuz ve saygısız yapılanmalar sebebiyle, bugün, karşı karşıya bulunduğumuz rencide edici, alçaltıcı büyük meydan okumalarla hiçbir şekilde yüzleşemiyoruz. Bireysel-toplumsal-siyasal çıkara dayalı ufuklar sebebiyle, İslami bütünü içerisine alan dayanışmalar hiçbir şekilde gündeme getirilemiyor.

Bilinç-tefekkür-bilgelik-samimiyet-dostluk-merhamet-irfan-digerkamlık ikliminin, tekdüze/soğuk/gri/bayağı güncel politik popülizm dili/söylemi ve çıkarları tarafından kuşatıldığı toplumlarda yaşıyoruz. Propaganda, hamaset dili-söylemi aracılığıyla toplumlarımız standartlaştırılıyor, homojenleştiriliyor, bu yolla toplumsal çeşitlilikler-ortaklıklar yok ediliyor.

Tekno-ekonomik aşırılıkların, meydan okumaların, küstahlıkların, kesinsizliklerin belirleyici olduğu, toplumlarımızın anlam-değer dünyalarının altüst edildiği bir zamanda, bütün toplumlar, İslam toplumları da, maalesef soğuk çıkarcı aklın, gayri insanilikleriyle sınanıyor.

Koronavirüs küresel sağlık krizi, bütün modern-rasyonel-bilimsel mutlakları yıkarak, salgınların Ortaçağ’a özgü bir gerçeklik olmadığını açıkça ihtar etti. Koronavirüs küresel sağlık krizi bütün dünyada hayatı bütün boyutlarıyla felce uğrattı. Bu felç durumu, 16’ıncı yüzyıldan bu yana, dünyaya hakim olan Batılı bütün paradigmaları tartışılabilir hale getirdi. Kriz nedeniyle gerçekleştirilen kısıtlamalar, ihtiyacımız olmayan pek çok şeyin, hepimize nasıl zorunlu ihtiyaç olarak dayatıldığını öğretti. Bu vesile ile, bir tüketim zehirlenmesi yaşadığımızı da öğrenmiş olduk. Tüketim zehirlenmesi sorunuyla birlikte, kent kirliliği, ekolojik tehditler, gıda güvenliği sorunları, gıda’nın sanayileşmesi vb. gibi hayati sorunlar, dünyanın, insanlığın, yeni bir siyasal/ahlaki düşünceye, felsefeye, dünya görüşüne ihtiyacı olduğunu da hepimizin dikkatine sunuyor.

Günümüz dünyasında, kâr-çıkar-iktidar-tahakküm açlığı-şehveti, hiçbir şekilde sınırlandırılamıyor, kontrol edilemiyor, bastırılamıyor. Hangi alanda/toplumda olursa olsun, toplumsal yeniden yapılanma, ancak ilgili toplumların ahlâkileşmesiyle mümkün olabilir. Karşı karşıya bulunduğumuz somut yapısal sorunlarla ilgili olarak, eleştirel çözümlemeler-cevaplar ve içerik ürettiğimizde, gerçek umutlardan söz edebiliriz. Nasıl bir değişim istediğimizi, herkesten önce, kendi hayatımızda tecrübe etmeye başlayabilmeliyiz.

Resmi gerçeklikle, hakiki gerçekliği birbirine karıştırmamak gerekir. Resmi gerçekliğin sınırlarını ulus-devlet çıkarları belirler. Resmi gerçeklik büyük ölçüde klişelerle-duygusallıklarla ifade edilir. Hakiki gerçekliğin sınırlarını evrensel anlamda entelektüel bağımsızlık, entelektüel bütünlük ve tutarlılık belirleyebilir. Resmi gerçeklikle hesaplaşabilmek, resmi gerçekliğin sınırlarını aşarak düşünebilmek için, hakiki gerçekliğin bütün boyutlarına nüfuz edebilecek bir dikkat, ehliyet ve liyakat gerekir. Bugün, İslam toplumlarında resmi gerçekliği, eleştirel bir dikkatle/sorumlulukla değerlendiren çevreler, “vatan haini”, “din ve devlet düşmanı” olarak etiketleniyor. Geleneksel meşruiyet yapıları, eleştiriden muaf tutulan gelenekler, “hikmet-i hükümet” yaklaşımını sorgulanamaz kıldığı için, toplumlarımızda eleştirel müşavere/müzakere vb. yapılamıyor. Günümüzde İslam toplumlarında kitleler kabileci/partizan bağnazlıklar/çıkarlar ve ayrıcalıklar tarafından rehin alınabiliyor. Çoğunlukların önyargıları, azınlıkları, eleştirel-muhalif çevreleri itibarsızlaştırıyor.

İslam dünyası, modern tarihi, ontolojik ve epistemolojik emperyalizme katlanarak, bu emperyalizmlerle uzlaşarak, bu emperyalizmlerin belirlediği sınırlar içerisinde gelecek arayarak geçirdiler, böylece modern zamanlar büyük ölçüde israf edilmiş oldu. Sözünü ettiğimiz edilgen-tabi konum bugün de sorumsuzca sürdürülüyor. İslam dünyasında, evrensel zihinlerle, evrensel bilinç ve yoğunlukla, evrensel entelektüel üretim Endülüs’ün düşüşüyle sona erdi. Osmanlılar hiçbir zaman Endülüs’te gerçekleştirildiği gibi, evrensel entelektüel zihinler ve içerik üretemediler. Endülüs’ün düşüşüyle başlayan büyük/derin kayıplar hiçbir şekilde telafi edilemedi. Görkemli-pahalı camiler inşa etmekle, evrensel zihinler-içerik üretmenin mümkün olmadığını, gerçek İslami özgürlüğün epistemik özgürlüğü inşa etmek suretiyle gerçekleştirilebileceğini bilmek, görmek, anlamak gerekiyor. Geçmişe hastalıklı özlemlerle değil, nitelikli, entelektüel çözümlerle nüfuz edilebilir.

Tamamlanmamış, olgunlaşmamış bilinçle, bilinç özgürlüğü gerçekleştirilemez, bilinç ülkesine ulaşılamaz.

Hamaset-popülizm-propaganda aracılığıyla sistematik bir biçimde sürdürülmekte olan bilinç katliamlarına acilen son vermediğimiz takdirde büyük bir hiçliğe sürüklenmekten ve savrulmaktan kurtulamayız.

Karşı karşıya bulunduğumuz yabancılaşmaları, bağımlılıkları, duygusallıkları, büyük çürümeyi, yenilenmek suretiyle aşabiliriz. Risk almaya cesaret edemeyenler, yenilenmeyi başaramazlar. İslam dünyası toplumlarına halen hakim olan, olmaya devam eden kemikleşmiş katı otoriter yorumlar sebebiyle, bu toplumlarda, Türkiye’de de görülebileceği üzere; geleneğin, Yunus Emre’nin, Mevlana’nın otorite ve meşruiyetleri, İslami otorite ve meşruiyetin önüne geçmiş bulunuyor.

Yerli-milli sınırlara-yaklaşımlara ve resmi normlara kapatılan İslam ülkeleri-kültürleri bugün hiçbir biçimde, bu sınırlar dışında etkisi-yankısı hissedilebilecek, entelektüel –kültürel müdahalelerde bulunamıyor.

Yerli-milli amaçlar doğrultusunda yapılandırılan bir kültürün, yerli-milli sınırlar dışında etki uyandırması, entelektüel-eleştirel müdahalelerde bulunması beklenemez. İslam toplumlarında Türkiye’de de yakından takip edilebileceği üzere, kamusal alanın, hamaset/popülizm/propaganda yoluyla, iktidarların çıkarları doğrultusunda sömürgeleştirilmesi, işgal edilmesi, bu konuda etkili müdahalelerde bulunabilecek eleştirel aydınlara, eleştirel yayınlara/örgütlenmelere, bilgi ve otoriteye geçit vermiyor. Kamusal alanın sömürgeleştirilmesi, antiemperyalist bilincin-etkinliklerin-hassasiyetlerin tükenişine de işaret ediyor.

Günümüzde, bütün toplumlarda olduğu gibi, İslam toplumlarında da, içerisinde yaşadığımız toplumda da popülist ikiyüzlülükler, popülist iyimserlikler ve popülist zihinler geleceğe yönelik belirsizlikleri derinleştiriyor. Bir bilinç ülkesinde, popülist ikiyüzlülüklere, popülist iyimserliklere, popülist zihinlere, satılık zihinlere hiçbir şekilde yer bulunamayacağını hatırlatmak gerekiyor.

Yerel sınırlar, taşralılığın sınırları, popülizmin sınırları; etkin, bağımsız, üretken, güçlü zihinler-yüreklerle aşılabilir. Kapsayıcı-kuşatıcı ufuklara, güçlü ve bağımsız zihinlerle ulaşılabilir. Edilgen, tek boyutlu, güçsüz zihinler insanları taşralı algılara ve hayatlara mahkum eder. İdeolojik-kültürel-politik kabileler ve kabileciliklerle, bu kabilelerin bencillikleri ve bağnazlıklarıyla, bu kabilelerin kullanageldikleri propaganda dili ve söylemiyle bir bilinç ülkesine gidilemez, hiçbir dayanışma ve ortaklık gerçekleştirilemez.