Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 30-06-2021 15:19   Güncelleme : 06-07-2021 09:52

Ali Bulaç Yazdı: İslam barışına ilk adım: Haram aylar..

Ali Bulaç Yazdı: İslam barışına ilk adım: Haram aylar..

Ali Bulaç  Farklı Bakış'ta "İslam barışına ilk adım: Haram aylar"  başlıklı bir yazı kaleme aldı...

İşte o yazı: 

Küresel ölçeklerde barış idealini ahlaki bir amaç haline getirme gibi sorumluluklarımız var. Hangi din, bölge, kavim ve renkten olursa olsun vicdan ve akıl sahibi hanif ruhlu insanlar, askeri ve politik tahakkümleri ile hegomonyaları savaşlara, savaş kışkırtıcılarına dayalı küresel mütegallibe güçlere ve fakat belki de öncelikle kendi ülkelerinin müstebit ve ahlaksız güçlere (mele’ ve mütref) karşı ahlaki bir blok (iyilikten ve hukuktan beslenen sebebe dayalı asabiyet) oluşturmak suretiyle aralarında dayanışmak zorundadırlar (5/Maide, 2). İslam esenlik ve barış (silm ve selamet) dini olup yüce ahlaki erdemlere ve hukukun evrensel kurallarına teslimiyet dinidir. Dinin söz konusu iki ahlaki ve hukuki sabitesi mahalli, bölgesel ve küresel düzeyde İslam barışının (Pax İslama) ruhunu teşkil eder.

Kur’an-ı Kerim, Müslümanların öncülük edeceği kozmik, tarihi ve reel boyutları olan söz konusu barışın nasıl inşa edilebileceğini şöyle anlatır:

“Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah’ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesap (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takvâ sahipleriyle beraberdir. (Haram ayları) Ertelemek ancak inkârda bir artıştır. Bununla kâfirler şaşırtılıp-saptırılır. Allah’ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helâl, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah’ın haram kıldığını helâl kılmış oluyorlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine ‘çekici ve süslü’ gösterilmiştir. Allah, inkârcı bir topluluğa hidayet vermez.” (9/Tevbe, 36-37. Ayrıca bkz. 5/Maide, 2.)

Hz. İbrahim’den beri süren köklü bir geleneğe göre Araplar yılın dört ayını “haram/yasak aylar” sayarlardı. Savaş ve öldürmenin yasak olduğu haram aylar Zi’lka’de, Zi’lhicce, Muharrem ve Receptir (Şuhuru’l-muhareme). İlk üçü senenin 11, 12, ve birinci ayları iken, dördüncüsü Recep 7. Aydır.  Bu da “Mudarlıların recebi” olarak bilinirdi, sebebi ise Rabia bin Nizar soyundan gelenlerin Ramazan ayını haram ay kabul edip ona Receb demeleri, buna mukabil Mudarlıların bizzat Receb ayını haram kabul etmeleriydi. Bu ifade hadiste de “Cumade ile Şaban arasında Receb” (Buhari, Bed’ul-halk, 2) olarak geçer. Zi’lkade, Zi’lhicce ve Muharrem hac mevsimi olduğundan, yarımadanın her tarafından Kâbe’yi ziyarete gelenler için üç ay geniş bir zamandı. Receb ayı da muhtemelen ara ziyaret olan Umre için vaz’edilmişti.

Bu aylarda savaşmak büyük günah, işlenen zulüm daha büyük zulüm kabul edilirdi. Bu ayda vuku bulan savaşlara “ficar savaşları” denirdi.

Böyle olmakla beraber Araplar bu yasağa uymakta zorluk çekerlerdi, çünkü geçimlerinin önemli bölümünü savaş, yağma ve talan üzerine kurduklarından dört ay yağma yapmadan oturmak onlara zor geliyordu. Yağma dışında intikam duyguları veya kan davaları dolayısıyla da savaş yaparlardı. Haram aylarda savaşmak gerektiğinde bir hileye başvurur, adına “nesi’” denen uygulama ile savaşa cevaz bulurlardı. Araplar, her üç senede bir, araya bir ay katarak Muharrem olması gereken zamanı kutsallıktan çıkarıp bu seneye Nesi’ (Kabise yılı) der, böylece Muharrem’i Sefer’e ertelemiş olurlardı. Arapların dünyevi çıkar uğruna güneş yılına yönelmeleri Allah’ın hükmüne aykırıdır, çünkü Hacc’ın belirli aylarda eda edileceği hükmünü koyan Allah’tır. Kabise’yi Araplar bilmezdi, bunu Yahudi ve Hıristiyanlardan öğrenmişlerdi.

Tefsircilere göre Arapları bu yönde hileli uygulamaya sürükleyen diğer bir sebep, hac mevsiminin kimi zaman kış, kimi zaman yakıcı yaz mevsimine denk gelmesiydi. Mekkeliler, mutedil mevsime denk gelsin de ticaretleri ve gelirleri artsın diye aylarda oynama yoluna saparlardı.

Güneş yılı ile ay yılı arasında 11 gün fark bulunduğundan, fazlalık bir aya baliğ olduğunda o yılı 13 ay sayarlardı ki, bu her üç yılda bir tekerrür eder, böylelikle ayların yeri değişmiş olurdu.

Ayet-i kerime bu uygulamanın geçerli/meşru bir işlem olmayıp bir hile olduğunu vurguladıktan sonra bundan uzak durulmasını emretmektedir. Söz konusu yasağın iki sebebi var: İlki, ayların sayısını 12 olarak tespit eden yüce Allah’tır. Güneş ve ayın kendi yörüngelerinde belli menziller izlemesi yılların sayısını ve hesabı bilmek içindir (10/Yunus, 5). Bu, antropolojinin iddia ettiğinin aksine yaratılıştan beri böyledir, muhtemelen Adem aleyhisselama böyle bildirilmiş ve nesilden nesle bize de 12 ay olarak intikal etmiştir. 12 ayın dördünü haram sayan yine Allah’tır, O’nun koyduğu bir yasağı çiğnemek O’na karşı gelmektir. Diğeri savaşların eksik olmadığı dünyamızda hiç değilse yılın üçte birini zorunlu barışla geçirmek beşeriyetin yararınadır.

Bu dosdoğru hesap-isabetli hüküm/din“dir (Eddinu’l-kayyim). Doğru hesap ayların 12 olarak düzenlenmesi, ilahi yasak ve haramlara tam riayet dinin yani hayat alanlarının, barış ve istikrarın korunması, ilahi hükümlerin ayakta tutulmasıyla mümkündür. Yasaklar çiğnendiği takdirde dirlik ve düzen bozulur. Bu yasakları ihlal etmeye kalkışanlar aslında kendi özvarlıklarına zulmetmiş olurlar, çünkü yapmamaları gereken bir şeyi yapmış olurlar. Haram aylarda savaş inkârda artıştır, geçici dünya hevesi ve süfli çıkarlar uğruna inkârcılar şaşırır, hileye başvurup yasakları çiğnerler, bununla da kendilerini aldatırlar. Helalleri haram, haramları helal kılmak, insanlara çekici gelse bile ağır bir suçtur, buna tevessül edenler hiçbir zaman iflah olmaz, doğru yolu bulamaz.

Hz. İbrahim, Hanif dinin bu en esaslı hükmüne hayat verdi. Belirtmek gerekir ki, haram aylar uygulamasını ilk başlatan Hz. İbrahim de değildir. Zira ayetin açıkça belirttiği üzere hem yaratılışın başlangıcında hem Allah’ın Kitabı’nda hüküm böyledir. Hz. İbrahim, nasıl Kâ’be’nin ilk banisi değilse, Hz. Adem’in ilk defa inşa ettiği bu Ev’in temellerini bulup oğlu İsmail aleyhisselam ile kadim temel üzerinde Ev’i inşa ettiyse, kanaatimize göre, zaman içinde unutulmuş, terkedilmiş haram aylar uygulamasını da tekrar hayata geçirmiş yani geleneği ona dönmek suretiyle ihya etmiş bulunmaktadır. Nitekim Veda Hutbesi’nde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Zaman döndü dolaştı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı andaki durumuna geldi. Sene 12 aydır, dördü haram ayıdır. Bunların üçü art arda gelir. Zi’lkade, Zi’lhicce, Muharrem. Receb ise tektir. Cumade ile Şa’ban arasındadır” (Buhari, Bed’ul halk, 2; Müslim, Kasame, 29; Müsned, V, 37.) Bu, bizim de aynı geleneği, ona dönüp, ihya edebileceğimiz, canlandırmamız gerektiğine ilişkin bir talimattır..

Ata “Andolsun Allah’a, insanların Harem bölgesinde haram aylarda kendileriyle savaşılmadığı sürece savaşmaları helal değildir” demiştir. Hz. İbrahim’den sonra uygulama yüzyıllarca sürdü, Araplar azgınlıkları dolayısıyla yasakları çiğnemek üzere hilelere başvurdularsa da, son dini tebliğ olan İslamiyet’le hüküm ve tatbikat ilk haline dönmüş oldu.

Allah’a ortak koşanlar eğer bu yasağı çiğneyip saldıracak olurlarsa, meşru ve zorunlu savunma hakkını kullanmak üzere onlara karşı topluca savaşılır (2/Bakara, 190-192). Çünkü her nerede ve ne olursa olsun, saldırgana mukavemet etmemek onun hayat hakkına son vermesine fırsat verir. Nitekim Allah’ın Elçisi, hiç istemediği halde saldırıya zorlandığı için haram aylarda Hevazin ve Sakif oğullarına karşı savaş açmak durumunda kalmıştır. Onlar topluca saldırıyorsa onlara topluca saldırılır, içlerinden bir grup saldırıyorsa saldıran grupla savaşılır. Burada gözetilecek husus takvadır. Yani hile yapmak üzere değil, gerçekten meşru savunma hakkını kullanmak üzere savaşmalı, savaşırken hukuki çerçeve, kurallar çiğnenmemeli, orantısız güç kullanılmamalı, sivillere zarar vermemeli, bu konuda Allah’tan korkup sakınmalıdır. Allah, bu kurallara riayet edenlerle beraberdir, onların yâr ve yardımcısıdır. (Bkz, 2/Bakara, 194, 217; 5/Maide, 2, 97; 9/5.)

Bazı tarihselcilere göre, haram aylar hükmü kadim bir Arap geleneğidir ve sadece onlara seslenmektedir, diğer insan toplulukları bunu bilmez. Bu yanlıştır. Maide (5) suresi 2. ayet söz konusu aylarda savaşın mutlak ifade formunda ve kesin olarak yasak olduğunu belirtmektedir. Tevbe suresinin bu ayeti de, açıkça söz konusu hükmün “Göklerin ve yerin yaratıldığı günde konulduğunu” belirtir. Allah katında ve bilinci kendi asli mihverinde olan insanların nezdinde bu hüküm yürürlüktedir. İslam’da da bazı fakihler –mesela Evzai- sadece savaş değil, hem Haram aylarda hem Haram Bölgesi’nde işlenen cinayetlerde cezanın ağırlaştırıldığını söyler.

Hurum“un derin anlamı üzerinde düşünüldüğünde kelimenin hem yasağı, hem saygı ve ihtiramı içerdiği görülür. Bu aylarda işlenen suç ve günahlar çok daha ağır olduğu gibi yapılan iyilik ve güzelliklerin sevabı da daha çoktur. Hiç kuşkusuz İslam bakış açısından zaman dilimleri birbirinden farksızdır, ne varlık âleminde profan (kutsal dışı) bir mekân/alan vardır ne zaman dilimi. Yüce Allah varlık âlemini “Kün (Ol)!” emriyle yarattığına göre, âlem Nefesü’r-rahman’dır, Yaratıcısı’nın kudret eli altındadır. Salt profan –dolayısıyla din-dışı, kutsal olmayan- nasıl mekân/alan veya zaman olabilir? Allah ve Resûlü’nün Mekke ve Medine’de –Kudüs’teki Mescid-i Aksa (Beyt-i Makdis) de buna dâhildir- haram bölgeleri daha çok hürmet edilmesi gereken yerler olarak belirlemeleri söz konusu mekânlara ilave değer, şeref ve üstünlük sağlamak içindir. Günlerden iki bayram (Ramazan ve Kurban) ve Cuma; aylardan Ramazan; gecelerden Kadir Gecesi; Hac’da Arafe günü ve Arafat ve Müzdelife de böyledir. Bu zaman ve mekânlarda sanki kutsal kesafet kazanmış, tecelliler daha açık hale gelmiştir. Bu mekân ve zamanlarda yapılan itaat ve ibadetlerin sevabı daha fazla, işlenen suç ve günahların cezası çok daha ağırdır.

Razi önemli bir hususa işaret eder: İnsanların karakteri haksızlık yapmaya, bozgunculuk çıkarmaya yatkındır, insan fıtri olarak kötülüğe (de) eğilimlidir ve çoğu zaman çeşitli iç ve dış etkiler altında kendini kötülük yapmaktan alıkoyamaz. İnsan çok daha dikkatli bir bilinç halinde kötülüklerden, haksızlık ve çirkin davranışlardan kaçınsın diye, yüce Allah bazı zamanlara ve bazı mekânlara daha çok hürmet gösterilmesini emretmiştir. Söz konusu zamanlarda ve mekânlarda kötülükleri terketmek önemlidir, diğer zamanlar için ya kötülüklerin kendisinden vazgeçilir veya en azından nitelik ve nicelik olarak azaltılır. Bileşik kaplar misali zarar ve kötülük uzaklaştırıldığında fayda ve iyilik artar. Yasaklardan kaçınıldığında, belki de zaman içinde iyilikler kötülüklerin, güzellikler çirkinliklerin, doğruluklar yanlışlıkların ve herkesin maslahatına uygun olarak fayda zararın yerini alır. Buna işaret etmek üzere “Def’i mefasid celb-i menafiden evladır” denmiştir. (Mecelle Madde: 30.)

Savaş ve çatışmaların arttığı, kitlesel ve sivil katliamların yaygınlaştığı, milyonlarca insanın mülteci durumuna düştüğü, siyasette şiddet ve terörün sonuç alıcı yöntem olarak kullanıldığı zamanımızda Müslümanlar dünya barışına bir katkı olarak haram aylar” fikrini ve uygulamasını öne çıkarmak suretiyle, hiç değilse beşeriyetin yılın üçte birinde savaş, katliam ve terörden uzak yaşayabilmesi için ortak sorumluluklar ve duyarlılıklar geliştirebilirler. Haram aylar, yaratılışın başlangıcına uzanan bir derinliğe sahip ise, beşeriyetin kolektif vicdanında karşılıkları var demektir. Yahudiler, Hıristiyanlar ile Müslümanların ortak atası İbrahim aleyhisselamın kolektif hafızada yeniden canlandırdığı bu yasaklara bugün de pekâlâ uymak mümkündür, insanlığın buna büyük ihtiyacı vardır. Ama elbette herkesten önce Müslümanların birbirlerine karşı bu aylarda kötülük yapmamaları, bunun için ihtilaf ve çatışmalara müdahil olacak kararlı izleme komiteleri ve yaptırım gücü olan kurum ve kuruluşlar ihdas etmeleri beklenir ki, söz konusu müdahalenin genel çerçevesi Hucurat sûresinde (49/9) çizilmiş bulunmaktadır.

Yazık ki zamanımızda Müslümanlar bu ayların hürmetini bilerek veya bilmeyerek ihlal etmekte, böylelikle hakkındaki hüküm hayli ağır olan “ficar savaşları“nda olduğu gibi birbirlerini öldürmektedirler (5/Maide, 2). Durumun böyle olması Müslümanların tamamını sorumluluktan kurtarmaz. Eğer beşeriyete özgürlüğü, adaleti, ahlakı ve ihtiramı (ma’ruf) yüce bir ideal olarak götürme durumunda olup baskıya, zulme, çürümeye ve saygısızlığa (münker) karşı direnmekle yükümlü Müslümanlar (3/Âl-i İmran, 110) bunu yapmıyorlarsa, içlerinde bir topluluk (3/Âl-i İmran, 104) bu görevi yerine getirmekle yükümlüdür. “Haram aylar” Medine Sözleşmesi kitabımda anlatmaya çalıştığım (2. Bsm., Çıra y. İstanbul-2020, s. 633-863), İslam barışı (Pax İslama) teşebbüsünün ilk adımı olabilir.