KÜLTÜR-SANAT
Giriş Tarihi : 22-06-2021 15:32   Güncelleme : 26-06-2021 16:43

Talip Özçelik yazdı: Hz. Peygamber'in hayatına dair stratejik ve siyasi bir okuma.

Talip Özçelik yazdı:  Hz. Peygamber'in hayatına dair stratejik ve siyasi bir okuma.

İlk bahar kıştan hemen sonra canlanmanın, yaşamın güzelliğinin başlangıcını ifade eder. Wadah Khanfer kitabının adını "İlk Bahar" koyarken bunun için mi bu adı seçti bilmiyoruz. Ancak peygamberimizin ölü toprağı canlandıran bahar yağmuru gibi geldiğini, ölmüş olan insanlığın dirilmesini sağladığını düşündüğümüzde ve onun "rahmet-en lil alemin" olmasıyla kitabın başlığı arasındaki uyum-tecanüs yerinde olmuş.

Bizden bir önceki kuşak yağmurun yağmasına acaba bunun için mi rahmet yağıyor diyorlardı?

Wadah Khanfer'in , akademik başarılar bakımından  zengin biri olmasının  yanı sıra,pek çok coğrafyada gazetecilik yapmış olması da bakış açısının genişliğinde etkili olmuş diye  düşünüyorum.

İlkbahar kitabı klasik siyer kitaplarından oldukça farklı ve kullanılan alt başlık bu farkı ilk anda anlatmakta zaten.  

"Hz. Peygamber'in (sav) hayatına dair stratejik ve siyasi bir okuma."

Yazar öncelikle Hazreti Peygamber'in son elçi olarak gönderilmesinde iki temel esasa dikkat çekmekte.

Birincisi "insanoğlunun güzide bir olgunluk evresine ulaştığını, artık bu yöntemin insanlığın yükünü tam ve eksiksiz bir şekilde omuzlayabileceğini, yeni bir semavi vahye ihtiyaç duymaksızın kıyamete kadar yoluna devam edebileceğini bildiren ilahi bir mesajdır."

İkincisi insanlık küreselleşmeye doğru ilerlemektedir. Bu nedenle sadece belirli bir topluluğa-kavme hitaplarının yerine evrensel bir hitap şekline ihtiyaç duymaktadır.

Bunlara vurgu yaptıktan sonra yazar; "Hazreti Peygamber'in mesajı insanoğlunun olgunluk ve evrensellik döneminin artık başladığının bildirgesidir." cümlesi ile konuyu tamamlar.

Kitap boyunca peygamberimizin hayatındaki olayları yorumlarken bu iki hususa devamlı dikkat çeker ve bizler için örnek teşkil eden uygulamalarının yani sünnetinin nasıl evrensel bir ilke haline geldiğini başarılı bir şekilde ortaya koyar.

Mesajın evrenselliği ve uygulamaların örnekliği hedefini şu cümleyle belirginleştirir.

"Bu söylem insanlara kendisiyle etkileşim içinde olacakları eksiksiz bir din emaneti yükleyecek ve insanlar yeni peygamber gönderen semavi bir müdahaleye ihtiyaç duymadan bu din rehberliğinde yollarına devam edeceklerdir."

Peygamberimizin mesajındaki temel unsurun  "insanlığın ortak mirasını temsil ettiğini mesajın öncesi olmayan yeni bir keşif değil İnsanlığın onun verdiği mesajlara zaten aşina olduğunu insanların zihinlerinde ve kalıtsal hafızalarında bu mesajın zaten bulunduğunu ancak, zaman çıkar ve tutkuların molozları altında ezildiğini" anlatır. İnsanlık ailesinin sahip olduğu ortak güzelliklerin ve iyiliğin bu son mesajla temsil edildiğini belirtir.

"İslam'ın mesajını insanlık mirasından korkmaksızın önceki semavi mesajların vârisi olarak geldi."

Bu cümleler aynı zamanda şimdiye kadar ki İslami gelenekle aramıza duvar örmenin ne kadar yanlış olduğunu da bize anlatır.

Hazreti Peygamber'in davranışlarını ve onun âlemlere örnek oluşunu anlatırken gerek içinde yaşadığı toplumu çok iyi tanımasının yanında bölgedeki etki güçleri/kabileleri iyi tanımasının yanı sıra Persler ve Romalılar gibi uluslararası güç odakları hakkında derin bir bilgiye sahip olduğunu vurgular.  

Kitap boyunca stratejik tavırlarını kararlarını konu ederken buna özellikle dikkat çeker.

"Kureyş ve Arapların yarımadada süregelen politik ve stratejik durumu hakkında tam bir farkındalığa sahip olan Hz Peygamber etrafındaki güç dengelerine de aynı şekilde vakıftı."

Bu cümleler bugünkü halimizin sebeplerine dair önemli ipuçlarını da içinde barındırıyor.    

Yaşadığımız bölge ve bu bölgenin küresel güçlerle siyasi, ekonomik, kültürel bağları, siyasi rejimleri ekonomik kültürel emperyalist  tahakküm ve benzeri konulardaki farkındalığın önemini de bizlere anlatmakta.

Hadis ve Siyer kitaplarında Hazreti Peygamber'in biyografisine dair pek çok malzeme bulunduğunu "bu bilgilerin incelenip güvenilirliklerinin tescillenmesi ve olayların birbirleriyle bağlantısının kurulması gerektiğine" özellikle vurgu yapar.

Kitabı yazarken Hazreti Peygamber'in biyografisinin stratejik tarafına değinen metinleri dört esasa uygun düşecek şekilde ele aldığını belirtir.

Birincisi,referans kaynağının ilki Kur'an'dır. Kur'an ayetlerinin uzun sırasına göre uygun olarak ve kendi bağlamında değerlendirmek Hz. Peygamber'in siretinde yer alan hadislerin anlaşılmasında oldukça kapsamlı ve kat'i bir bilgi kaynağı olacaktır.

İkinci esas siyer bilgilerini incelerken Persler, Romalılar, Habeşliler ve Himyeriler'in kaynaklarıyla mukayese edilmelidir.

Üçüncü referans kaynağı olarak yazarın ortaya koyduğu esas, aynı zamanda oldukça önemli bir kuralı da hatırlatmakta. Bu kural ne yazık ki günümüzde en çok içine düştüğümüz yanlışların başında gelmekte. "Bilgiyi bağlamı içerisinde, münferit olayları ise genel bağlamda ilişkilendirerek idrak etmek". Bunun önemini hem burada belirtir hem de kitapta olayları incelerken hatırlatır bu esasa ilişkin şöyle der;

"Üçüncü referans kaynağına gelince, münferit hadiseleri genel bağlamı içerisinde okumak şeklinde kendini gösterir. Bu yaklaşım siyaset biliminde sadece bilginin kendisine güvenmek-söz konusu bilgi doğru olsa bile- olayı ve sonuçlarını idrak etmeden kişiyi başarısızlığa sürükler şeklinde prensip haline getirilmiştir. O halde bilgi bağlamı olmaksızın idrak sağlayamaz. Bu nedenle "bilgiler çoğu kere gizli yalanlardır" sözünü kabul edilebilir buluyorum. Çünkü saik sebep ve kökleri ile ilgisi kesilmiş bir bilgi vakayı anlama da işe yaramaz, tam tersine idraki güçleştirir ve hedef şaşırtır.. Özellikle de bu bilgi kişiyi bir kabule yönlendiriyorsa daha fazla dikkat etmek gerekir."

"Dördüncü referans kaynağı ise stratejik olaya bütünsel bir perspektifle bakmak şeklinde tezahür eder. Zira bu süreçte siyasi olan, iktisadi, sosyal ve dini olanla iç içe geçer. Bölgesel olanla küresel olan etkileşim halinde bulunur. İşte bu nedenle Hazreti Peygamber'in stratejisinin içinde doğup geliştiği bağlamanın portresini çizmeye çalışıyoruz."

Klasik siyer kitaplarında sadece olaylar anlatılır. Olayların sebepleri sonuçları, sebepleri doğuran ortamlar, geçmişten tevarüs edilen gelenekle ilişkisi, sonuçların nelere sebep olup, doğuracağı stratejik etkiler ve benzeri konulara genellikle değinilmez.

Mesela yıllar önce okuduğum merhum Mustafa Asım Köksal'ın İslam tarihi isimli oldukça hacimli kitabında içerik sadece hadis ve siyer kitaplarından yapılan nakillerden ibarettir, hatta bir olayla ilgili farklı rivayetlerinde tamamını alıntılar ve hiç yorum yoktur.

Kimi siyer kitapları ise Hazreti Peygamber'in hayatındaki olayları-savaşları kronolojik olarak anlatıp bırakır.

Burada ise yazar peygamberimizin kabileler arası ilişkileri, ticaret yollarını, bu yollar üzerinde Kureyş'in anlaşmalı veya ihtilaflı olduğu kabileleri, kabileler arası akrabalık ve yakınlıkları ya da kabilelerin imparatorluklarla ilişkilerini çok iyi bildiğini uzun uzadıya anlatmaktadır ve bunları anlatırken, olaylarla bu bilgilerin irtibatını da kurar. Kimi savaşların, anlaşmaların, ittifakların bu bilgiler doğrusunda yapılmasının olumlu neticelerini ortaya koyar.

Yazarın tüm bu anlattıklarından şunu anlıyoruz ki Hz. peygamber yaşadığı zamanı, dengeleri, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel ilişkileri çok iyi bilen bir stratejistti. Kararlarının ve uygulamalarının pek çoğunun arkasında onun bu bilgileri vardı.

Kitabın neredeyse omurgasını oluşturan "İ'LAF" kavramının, yeri geldikçe neye karşılık geldiğini açıklar. Kureyş Suresinde konu edilen ilaf kavramının neredeyse kitap boyunca uzunca bir şerhini yapar. Kureyş'in saygınlığı ve tüm Araplar üzerindeki otoritesinin aslında manevi anlamda dindarlığı öne çıkaran bir topluluk olmasından kaynaklanmadığını, Kureyş’in dindarlığının işlevsel bir dindarlık olduğunu, Kureyş'in çıkar denge ve menfaat üzerine kurulu bir kabile olduğunu belirtir.

"Dinden devşirilen çıkarlar ve sağlanan ayrıcalıklar dinin kendisi ile özdeşleşmişti" der.

Medine'ye hicret anlatırken sadece baskı altındaki Müslümanlara bir yurt aramak değil aynı zamanda Medine’deki Ensar’ın içinde yaşadığı koşullar, kültürel atmosfer, sosyal ve siyasi boşluk ve benzeri olguları da inceler ve şu cümleyi sarf eder.

"Mesajı için vatan arayışına giren bir peygamber ve yeni bir başlangıç için kendine lider arayan bir vatan."

Gerek hicretten önce gerekse hicretten sonra Hz Peygamber Kureyş'e aidiyetini hiçbir zaman inkar etmez. Kureyş'in tarif ettiği İbrahim'in Hanif mirasına sahip çıkar, kendisini ve yardımcılarını Kureyş saygınlığının ve  meşruiyetinin asli temsilcisi olarak sunar. Kureyş'i ilk baştaki İbrahim'i köklerine geri döndürür. Bunu yaparken dinin çıkarlara alet edilmesinin çok üstünde yüce bir ahlaki bilincin müjdesini vererek yapar.

Kitabın girişinde Hazreti Peygamber'in stratejik metodun ilkeleri bölümünde yazar, hem peygamberimizin hayatı boyunca izlediği stratejisinin ilkelerini anlatırken hem de Müslümanların örnek olması gereken dokuz ana ilkeyi tespit eder.

Bu gerek davette, gerekse uygulamada dokuz önemli sünnettir aynı zamanda. Bu ilkeler aslında sorumluk sahibi her insanın hayatı boyunca dikkat etmesi gereken ilkeler veya örnek alınması gereken sünnetler olarak da düşünebiliriz.

Hz.Peygamber'in stratejik metodunun ilkeleri:

1-Birinci ilke, metodunun ıslah ve ahlak temelli olmasıdır. Güzel ahlakı kemaline eriştirir ve iyiliği emreder. İnsanlığın tevarüs ettiği iyiliklerden kendini ayrı görmez. Tam tersi kendisini bu mirasın vârisi olarak görür bunun için Hılfül Füdul'da yer alır onu över, emin bir insandır.

2-İkinci ilke, metodunun yok edici bir mahiyete sahip olmamasıdır. İnsanlara verdiği mesajla dünyayı değiştirdi ama hiçbir intikam duygusuna sahip olmadı. Otorite ve servet tekeli oluşturmadan insanların konumlarını yükseltmeyi, onurlarını korumayı ve cahili prangalardan özgürleştirmeye amaçladı. Düşmanlık eden arap kabilelerinin yok edilmesini değil İnsanlığa yapılan davet yükünü birlikte omuzlamayı arzuladı.

3-Üçüncü ilke hüküm ve vermede hiç aceleci davranmadı. Bunun yerine uzunca etkileşim içerisine girerek zekice bir değişim stratejisi uyguladı.

4-Dördüncü ilkesi, derin bir iyimserliğe sahip olmak ve mevcut durumun darlığı ve detaylarında boğulmak yerine geleceğin genişliğini öngörebilmekti.

5-Beşinci ilkesi, kendisinin düşmanlarının çizdiği alanda sınırlamak yerine atılganlık ve gözüpekliğe dayanan bir strateji izlemesiydi. Kureyş'in daveti kesin bir dille yalanladıkları ortaya çıktıktan sonra "artık Kureyş'in sınırlarının ötesini düşünmeye başlamıştı." Taif ve Medine girişimleri bunun neticesidir. Hicretten sonraki aldığı pek çok karar sonrası uygulama da bu doğrultudadır.

6-Altıncı ilke, "iç cephede oluşacak bölünme ve parçalanma ya asla izin vermemesiydi" Bu sebeple münafıkların isimlerini bile aşikar etmedi.

7-Yedinci ilke düşmanlarını topyekün karşısına almamaya gayret etmesi şeklinde ortaya çıkar, düşmanlarının birliklerini dağıtmaya gayret ederdi.

8-Sekizinci ilke stratejisinin esnek ve çok yönlü olması, yerine ve zamanına göre hem sert hem de yumuşak güç kullanmasıydı. Hudeybiye Anlaşması ve ertesi sene Mekke'ye umre ziyareti ve davranışlarıyla Mekke’yi fetihten önce ahlaken fethetmesi bunun örneklerindendir.

"Askeri ve diplomatik gayretlerine bir yandan da yumuşak güç eşlik ediyordu."

"Şairler Medine'nin resmi sözcüleri şeklinde vazife icra ediyorlardı olaylarla etkileşim içine giriyorlar, yarımadadaki kamuoyuna düşünceler, konumlar, tavırlar konusunda bilgi akışını sağlıyorlardı."

8-Dokuzuncu ilke objektif bir metodoloji takip etmesidir. Bu metodoloji sürekli olarak öncelikleri gözetmeyi, güç dengelerini hassas bir şekilde değerlendirmeyi, işlerin sonunu iyi hesap etmeyi, her bir olaya objektif yaklaşarak duygu ve heyecan içerisinde kalmamayı gerektiriyordu. Yerine göre oldukça yumuşak davranır, sert davranması gerektiğinde ise tamamen tavizsiz olurdu.

Kitabın son bölümü olan "iyilik gelecekte bekliyor" kısmı ise birkaç kez okunup üzerinde çokça düşünmesi gereken bir bölüm ve aynı zamanda üzerinde çokça tartışılması gereken bir bölüm.  

Son bölümden çok güzel bulduğumuz bazı cümleleri paylaşarak yazıyı sonlandırıyoruz.

"Çoğumuz epistemik bir kriz yaşıyoruz. Yöntem olarak geçmişte olanı benimsiyor ve güzel buluyoruz, pratikte ise şimdi yaşıyor ve sevimsiz buluyoruz sonra geleceğe uzanıyor ve onu ürpertici görüyoruz. Bu denklem hayalperest veya ne yapacağını bilmeyen nesillerden başka bir şey üretmiyor."                           

"Bu kitapta hazreti Peygamber'in biyografisinin politik ve stratejik yönlerini odaklanmaya çalıştık ancak o güzel geçmişte yaşamak veya eylem ve tutumları kutsamak için değil aksine günümüz gerçekliği için yeni bir politik ve stratejik bilinç inşasında bize yardımcı olacak bir bilgi metodolojisi ve entegre sistem inşa etmek için bu noktaya odaklandık."

Her sağlıklı yöntem için epistemolojik bir yetkinlik yüce bir hedef ve uyumlu bir sistem gerekir bu kitapta ışık tutmaya çalıştığınız şey tam olarak budur."

"Siyasi ve stratejik ilişkilerde çatışmaya değil yönlendirici mücadeleye dayalı yeni bir yaklaşım sunmuş ve çatışmaya alternatif olarak mücadele kavramını getirmişti. İkisi arasındaki fark, mücadelenin düşmanı yıkan veya varlığın ortadan kaldıran bir dönüşüm olmayıp aksine bir etkileşim baskıya maruz bırakmak suretiyle ve düşmana hayra ortak olacağız cihada yönlendirme şeklinde kendini göstermesidir. Çatışmaysa sıfır sonuçludur."

“Bugünün dünyasında yaşadığımız gerçeklik, politik ve stratejik eylemin derinlemesine düşünmesini gerektirmektedir. İslam toplumu onlarca yıl boyunca bozulan stratejik ve bazıları da  epistemolojik bir takım krizlerden geçmiştir. En iyi ve en doğru çözüm kişinin bilgi metodolojisinin yenilenmiş gerçeklikle uyumlu olması, ikilem ve şizofreni  içermeyen birleşik bir bilgi modeli sunabilecek vizyona sahip olmasıdır. Söz konusu vizyon, mevcut durum hakkında derin bir farkındalığı ve ideal olana ilişkin yenilenen bir anlayışa sahip olmayı gerektirir. Buna ise sadece taklidin esaretinden özgürleşmiş ve sorunun zamanın değişmesinde değil zihinlerin tembelliğinde olduğuna inanan akıl sahip olabilir. Bu durum dışında gelecekten korkmak için hiçbir neden yoktur.

“Eğer geleceği reddeder ve kapılarımızı ona kapatırsak biz eski üzerinde çalışıp onu yeniden canlandırmaya çalışırken gelecek bizi aniden yakalar ve ona karşı koyamayız. Değişimden korkanlar, latif ve pak olan eski zamandan kalma kutsal bir miras taşıdığı düşüncesiyle geleneksel kavramları özümsemeye devam ederler onların düşüncesine göre sorun bizzat zamanın kendisindedir. Bu perspektiften bakıldığında zamanı ve insanları suçlamak gelecekten nefret etmek ve onun yüklenmiş olduğu yozlaşma hakkında karamsar davranma  kaçınılmazdır."

"Gelecekte en çok ihtiyaç duyacağımız şey, kendini durağanlık ve taklit ile  korumaya alan korkulu benlik değil, hayata anlam ve misyon kazandıran ahlaki varoluşsal gayelerden uzaklaşmadan insana istikrar ve gönül rahatlığı veren kendinden emin dengeli benliktir."

"Sonuç olarak gerçeklik ve düşünce arasındaki mesafe genişledi, şimdi düşünce ve gerçeklik arasında hendeklerimiz var boşluklarımız var. Bu yüzden meclislerimizde okullarımızda ve programlarımızda bizi tevarüs edilen polemikleri tartışırken görürsün oysa gerçekliğimize, yaşantımıza ve uğraşlarımıza baktığında bu tartışmalar, fikirler, görüşler ve tasavvurlarla mutlaka tutarlı olmayan gerçekler ve gereksinimlerle meşgul olduğumuza tanık olursun."

"Bu sorun küreseldir ve insan zihninin gerçeği daha hızlı bir şekilde iyileştirmesi veya açıklaması ya da bu gerçekle başa çıkabilmek için onu aşması gerekir. Ancak tevarüs edilen geleneksel sistem düşünce ve gerçeklikle uğraşırken zamanın korkutucu hızı ona meydan okumaktadır."

"Eskiyi iyi biliriz onu tarih kitaplarında okuyup bellemişizdir. Yeniye gelince ona dair ne bir farkındalığımız ne de anlayışımız vardır bu nedenle odak noktamız gayeler ve değerler olmalı ve gerçekliğimizi bu akıcı yeni ile başa çıkacak ahlak sistemleri ile beslememiz gerekmektedir."

hertaraf